indir1_15 indir2_8 indir3_3

Not: Buradaki bilgiler Diyanet İşleri Başkanlığının fetvalarından derlenmiştir.

1-Yarışmalarda elde edilecek ödülleri almak caiz midir?

İki veya daha fazla kişinin aralarında doğrudan veya dolaylı olarak anlaşmak sureti ile bir tarafın kazanacağı, diğer tarafın kaybedeceği şansa dayalı her türlü oyun kumar kapsamında olup haramdır.

Kendi aralarında yarışacak kimselerden kazananın, üçüncü kişi tarafından vaat edilen ödülü alması ile kaybedenin bir zarara girmemesi esasına dayalı meşru içerikli yarışmalara katılmak ve buradan kazanılacak ödülleri almak ise caizdir (Bilgi yarışmaları, alış-veriş merkezleri çekilişleri… vb) (Kasani, Bedaiü’s-sanai’, VI, 206).

2-Mesleği gereği sürekli olarak yolcu olan kişi namaz ve oruç ibadetlerini nasıl yerine getirebilir?

Dinen yolcu konumunda bulunan kimseler farz namazları kısaltarak kılarlar. Yolculuk hali Ramazan orucunun ertelenmesi için de bir ruhsat sebebidir. Sebep devam ettiği sürece ruhsatlar da devam eder. Sürekli seferilik mazereti bulunan kişiler, Ramazan oruçlarını mümkün olduğunca tutmaya çalışmalıdır. Fakat buna güç yetiremezlerse mazeretleri ortadan kalkınca, zamanında tutamadıkları Ramazan oruçlarını kaza ederler.

3-Doğum kontrolü ve kürtaj caiz midir?

Hap kullanmak, deri altına hormon düzenleyici yerleştirmek, kondom kullanmak, azil (geri çekilmek) gibi yöntemlerle hamileliğin önlenmesi sağlığa zararlı olmadığı sürece dinen bir sakınca yoktur. Annenin hayatı söz konusu olmadıkça, hamilelik gerçekleştikten sonra hangi aşamada olursa olsun kürtaj ve benzeri yöntemlerle çocuğun alınması caiz değildir. Maddi veya sosyal endişelerle ceninin hayatiyetinin sona erdirmek hayat hakkına tecavüzdür. Allah (C.C) “Fakirlik endişesi ile çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Enam suresi 6/151)” buyurmaktadır.

4-Bulunan eşya ile ilgili izlenecek yöntem nedir?

Bulunduğu yerde bırakıldığı takdirde telef olmasından korkulan bir şeyi sahibine vermek üzere almak vacip; telef olmayacak şeyleri almak mübahtır.  Bir kimse bulduğunu alırken, onu sahibine teslim etmek üzere aldığına çevresindekileri şahit tutar. Bulunan eşyanın sahibi çıkar ve onun kendisine ait olduğunu ispat ederse eşyayı ona teslim eder.(Kasani, Bedaiü’s-sanai’, VIII, 327-328).

5-Eşlerin Farklı Fıkhi Mezheplere Mensup Olması Evliliğe Engel Teşkil Eder Mi?

Evlilik, karı-kocaya birlikte yaşama hakkı tanıyan, taraflara karşılıklı hak ve sorumluluklar yükleyen bir akittir.

Evlilikte; taraflar, icap ve kabul, şahitler, mehir gibi kendine özgü unsur ve şartlar bulunmaktadır. Bu gibi şartlarda bir eksiklik yoksa mezhep farklılığı evlenmeye mani değildir. İki farklı mezhepteki insan evlenebilir ve evlilik hayatı boyunca farklı mezheplere bağlı olarak evliliklerine devam edebilirler.

Ancak evlilik hayatı ölüme kadar devam eden bir birliktelik ve hayatı paylaşma olduğu için eşlerden biri, dini bir zorunluluk olmamakla beraber aile hayatında daha uyumlu olmak ve mezhep farklılığından kaynaklanan bir takım problemleri aşmak için diğerinin mezhebine geçebilir.

6-Gayrimeşru cinsel ilişkiye girmiş olan kimseler daha sonra nikah kıyarak evlenseler, daha önceki günahları affolunur mu?

Dinimizde zina çok büyük bir günahtır. Kuran-ı Kerim’de “Zinaya yaklaşmayın çünkü o bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur (İsra 17/32)” buyrulmuştur. İslam yalnız zinayı değil, zinaya sevk ve davet eden yolları da yasaklamıştır. Kişi vaktiyle zina ettiği ya da şehvetle dokunduğu bir kadınla nikaha engel başka bir mani bulunmadıkça evlenebilir. Bununla birlikte zina edilen kişiyle evlenmek işlenen zinadan doğan günahı ortadan kaldırmaz. Ayrıca pişmanlık duymak ve tövbe etmek gerekir.

Allah  (C.C) mümin kimsenin bütün günahlarının affedilebileceğini bildirmektedir. Bu itibarla her ne şekilde olursa olsun zina yapan kimsenin pişman olup Allah’a tövbe istiğfar edip O’ndan af dilemesi gerekir. Ayrıca namaz kılmak, oruç tutmak ve sadaka vermek gibi ilave ibadetlerde ve iyi davranışlarda bulunması günahın bağışlanmasına vesile olur. Nitekim yüce Allah Kuran’da: “İyilikler, kötülükleri (günahları) giderir (Hud 11/114)” buyurmuştur.

7-

8-

9

10-

11-

12-

13-

14-

15-Allah’a iman yükümlülüğü

“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.” (Yûsuf, 12/105) Her sabah ufkumuzda doğan güneş, rahmet kaynağının habercisi bulutlar, bahar çiçeklerinin rengârenk tebessümleri, soframızdaki bir zeytin tanesi, bir bardak süt, dünya, yıldızlar ve uçsuz bucaksız kâinat sonsuz Rahmet sahibinin habercisidirler. Çünkü kâinat, en küçükten en büyüğe kadar bütün varlıklarıyla birlik içinde düzenlenmiş ve yaratılmıştır. Ve tek bir Yaratıcının varlığına şahitlik ederler.

İnsanın, Yaratıcının varlığına şahitliği ise imandır. Allah’a iman, Allah’ın varlığını, birliğini; her şeyi yaratan, yaşatan, rızık veren ve besleyip büyütenin yalnız Allah olduğunu; O’ndan başka ibadete layık bulunmadığını ve sadece O’na ibadet edilmesi gerektiğini; O’nun ezelî ve ebedî olduğunu, bütün kemal sıfatlarla muttasıf ve noksan sıfatlardan münezzeh bulunduğunu bilip inanmayı gerektirir. Allah’a böylesi bir iman, mü’mini Allah tarafından bir rahmet ve lütfa kavuşturacak ve doğru bir yola iletecektir (Nisâ, 4/175).


16-Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet ne anlam ifade eder?

Kelime-i tevhit; “Allah’tan başka ilah yoktur, Hz. Muhammed (s.a.s.) O’nun elçisidir.” anlamına gelen “Lâilâhe illallah Muhammedun resûlullah” sözüdür. İslam’ın özü ve esası bu kelimedir. Kelime-i Tevhidi kabul insanın kalbiyle; “En büyük O´dur, O´ndan başka büyüklüğe ortak olacak kimse yoktur.” demek ve buna iman etmektir. Kelime-i tevhit; O´nun büyüklüğünü kabul etmekle beraber günlük yaşantımızda karşılaşacağımız tüm problemlerde ve tüm ibadetlerimizde O´nun hükmüne teslim olmak ve O’ndan yardım istemek anlamına da gelmektedir.
Kelime-i şehadet; “Şehadet ederim ki Allah´tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki, Muhammed (s.a.s.) O’nun kulu ve peygamberidir.” anlamına gelen; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resuluhû” sözüdür. Müslüman olmanın en temel esası olan Kelime-i tevhit ve Kelime-i şehadetin anlamları bilinmeli, sık sık tekrar edilmeli, günlük hayatta pratiğe dökerek muhafaza edilmelidir. Hülasa Kelime-i tevhit ve Kelime-i şehadet; Allah tarafından Hazret-i Muhammed (s.a.s.)´e gelen Kur´an-ı Kerim´deki emirlere göre hayatı düzene sokmak, emredilenleri yerine getirmek ve men ettiklerinden sakınmaktır.


17-Yalan yere şahitlik yapanlar için dinimizin görüşü nedir?

Adaletin gerçekleşmesi ve hakkın ortaya çıkması büyük ölçüde şahitlerin doğru bir şekilde şahitlik yapmalarına bağlıdır. Kur’an’da mü’minler anlatılırken; “Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.” (Furkân, 25/72) buyurulmaktadır. Bu sebeple İslam’da adaleti gerçekleştirmek için şahitlik görevini yerine getirmek emredilmiş, zulmü gidermek için şahitlikten kaçınmak veya ‘yalancı şahitlik’ ise yasaklanmıştır. Kur’an’da, “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine
de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.” (Nisâ, 4/135) buyrularak kişinin aleyhine olsa bile şahitlik yaparken adalet ve doğruluktan şaşmaması emredilmiştir. Peygamberimiz (s.a.s.); “Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk insanı iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Yalandan kaçının. Zira yalan insanı kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür…” (İbn Mace, Mukaddime, 7) buyurmaktadır. İslam’a göre yalan söylemek kesinlikle haram olduğu için; “yalancı şahitlik yapan” hem haram işlemiş, hem de karşı tarafın “kul” hakkını ihlal ederek iki yönlü günaha girmiş olur.


18-Mucizeye rağmen inkara devam edenler

Allah’a inanmayanlar çoğu zaman peygamberlerden mucizeler göstermelerini istemişlerdir. Ancak mucizeyi apaçık gördükten sonra da inanmama hâlleri devam etmiştir. Bazı ayet-i kerimelerde onların mucize gelse de iman etmeyecekleri bildirilmiştir. Çünkü onlar iman etme isteklerinde samimi değillerdir, mucize göstermesini de sadece peygamberi zor durumda bırakmak için istemektedirler. En’âm sûresi 109-111. ayet-i kerimeleri arasında onların bu durumundan bahsedilmektedir. Muhtemelen o dönemdeki Müslümanlar iyi niyetleri sebebiyle inkârcıların mucize istemekte samimi olduklarını düşün
düklerinden, Resulullah’tan bu isteklere olumlu karşılık vermesini beklemişlerdi. Oysa her şeyi bilen Allah Teâlâ onların niyetlerinin iyi olmadığını biliyordu. Onlar eğriyi doğru, doğruyu eğri gördüklerinden mucize geldikten sonra da inanmamakta ısrar etmeye devam etmişlerdir. En’âm sûresi 111. ayet-i kerimede melekler indirilse de, ölüler onlarla konuşsa da, daha başka türlü mucizeler önlerine serilse de Allah dilemedikçe iman etmeyecekleri anlatılmaktadır. Allah’ın dilemesi; müşriklerin, iman etmeyenlerin seçme imkânının ellerinden alındığı şeklinde değil, onların vazgeçmeye hiçbir şekilde yanaşmadıkları inatçı tutumlarına bağlanmalıdır.


Bir Hikaye: “Bilgi ve Belge”

Sıcak bir yaz gününde bilgenin biri masmavi gölün başında oturmaktadır. Dikkatini susuz bir köpeğin göle kadar gelip, tam su içecekken kaçması çeker. Köpek susamıştır, ancak göle geldiğinde suda kendi aksini görüp korkmaktadır. Bu yüzden suyu içemeden kaçıp gitmektedir. Birkaç kere tekrarlanır bu sahneler, bilge de aynı dikkatle izler köpeği. Derken köpek son seferinde yaklaştığında gölün kenarındaki çamurda kayıp suya düşer. Göle düşmesiyle beraber aksi de ortadan kaybolur. Bunun üzerine zavallı köpek korkmadan kana kana suyu içer.
Köpeğin bu hâlini gören bilgenin aklından şu düşünceler geçer: Bir insanın hayalleri ve yapmak istedikleri arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkular ve endişelerdir. Eğer insan bu korkularını aşabilirse isteklerini elde edebilir. Sonra bilge biraz daha düşününce, aslında öğrendiği şeyin bundan farklı olduğu kanaatine varır. Köpekten asıl öğrendiği şey; insanın, bilge bile olsa bir köpekten dahi öğrenebileceği bir şeylerin olduğu gerçeğidir.


19-Çalışmak üzere bir şehire giden fakat ailesini oraya götürmeyen kimse namazlarını seferi mi yoksa mukim olarak mı kılar?

Bir kişinin doğup büyüdüğü veya çalışıp geçimini sağladığı, çoluk çocuğu ile yerleştiği ve sürekli kalmaya niyet ettiği yere vatan-ı aslî denir. Vatan-ı aslî, ancak başka bir yeri vatan-ı aslî edinmekle değişir. Kişi başka bir yere göç edip eşini ve çocuklarını buraya naklederek yerleşirse burası vatan-ı aslîsi olur. Önceki vatanı, vatan-ı aslî olmaktan çıkar. Daha sonra buraya (eski vatanına) misafir olarak gelirse dört rekâtlı farz namazları iki rekât olarak kılar. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) ve
arkadaşları Mekke’yi terk edip Medine’ye yerleştikten sonra Mekke’ye gittiklerinde 4 rekâtlı farz namazları iki rekat olarak kılmışlardır (Muvatta, Kasru’s-salâtî, 6). Bir kimsenin doğduğu, evlendiği, içinde yerleşmeye karar verdiği yeri terk etmeyi düşünmeyerek; öğrencilik, işçilik, memurluk ve askerlik gibi sebeplerle uzunca bir zaman oturduğu veya yolculuğa çıkıp en az on beş gün veya daha fazla kalmaya niyet ettiği yerler ise ikamet vatanıdır. İkamet vatanında namazlar mukim olarak kılınır. Bu gibi bir yerde 15 günden az kalacaksa, namazlarını iki rekat kılar (Haddad, el-Cevheratü’n-neyyire, I, 342).


20-Anne babasının yaşadığı beldeye giden kişi seferi olur mu?

İnsanın doğup büyüdüğü veya evlenip içinde yaşamak istediği ya da içinde sürekli olarak barınmayı kastettiği yere aslî vatan (vatan-ı aslî) denir. Yetişkin bir kimse doğup büyüdüğü ya da sürekli yaşamak üzere temelli yerleştiği aslî vatanını terk eder ve her hangi bir sebeple sürekli yaşamak üzere bir başka yere yerleşirse burası onun aslî vatanı olur ve eski aslî vatanının hükmü
ortadan kalkar. Eski aslî vatanında anne-babasının veya yetişkin çocuklarının bulunması durumu değiştirmez. Tercih edilen görüş budur (İbn Âbidîn, Reddu’l-muhtâr, I, 532). Buna göre bir kimse sürekli yaşamakta olduğu vatanından ayrılıp, ziyaret vb. amaçlarla 90 km. ve daha uzak yerde yerleşik olan anne-babasının yanına giderse seferilik hükümlerine tabi olur. Dolayısıyla gittiği yerde 15 günden daha az kalmaya niyet ettiği takdirde seferi olur (Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 79).


21-Ticaret malının zekâtı nasıl hesaplanır?

Kâr amacıyla alınıp satılan mallara “ticaret malları” denir. 80,18 gr. altın değerinde ticaret malına sahip olan kişinin, bu malın elde edilmesinin üzerinden bir yıl geçmesi hâlinde, kırkta bir (% 2,5) oranında zekâtını vermesi gerekir. Zekât, diğer şartlar yanında, hakikaten veya hükmen elde mevcut bulunup üzerinden bir yıl geçen maldan verilir. İleride sağlanması muhtemel artışlar zekâtın hesaplanmasında dikkate alınmaz. Ticaret malları için de aynı ilke geçerlidir. Bu itibarla, ticaret malının zekâtı verilirken, satıldığı takdirde elde edilecek kâr dikkate alınmadan, malın zekâta tabi olduğu/zekâtın verileceği tarihteki maliyet değeri esas alınır.

22-İş/üretim makineleri için zekât vermek gerekir mi?

Aynını satıp ticaret yapmak için değil, üretim yaparak gelir elde etme amacı ile satın alınmış olan makineler, akar/gelir sağlayan gayr-i menkuller gibi kabul edilirler. Bunların çalıştırılmalarıyla elde edilen gelirden, aslî ihtiyaçlar ve borçlar çıkarıldıktan sonra kalan kısım nisap miktarına ulaşıp, üzerinden de tam bir sene geçtiği takdirde %2,5 oranında zekâta tabi olur (Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî ve Edilletuhû, II, 865).


23-Erkekler cuma namazından çıkmadan bayanlar öğle namazını kılabilir mi?

Kadınlar ve kendilerine cuma namazı farz olmayan hasta ve benzeri kimseler vakit girdikten sonra, imam cuma namazını bitirmeden önce kendi evlerinde öğle namazını kılarlarsa bu namaz geçerli olur. Kendilerine cuma namazı farz olmayan bu gruptakilerin şehirde veya şehir hükmünde olan bir yerde öğle namazında cemaat yapmaları da mekruhtur; kendi başlarına kılmalıdırlar.
Kendisine cuma namazı farz olan bir kimse ise, özürsüz olarak cumaya gitmez ve imam cuma namazını bitirmeden önce kendi evinde o günkü öğle namazını kılarsa Hanefîlere göre bu namaz geçerlidir, fakat cumaya gitmediği için günahkâr olur. Diğer üç mezhebe ve Hanefîlerden İmam Züfer’e göre ise kıldığı öğle namazı geçersizdir. Cuma namazı kılındıktan sonra tekrar kılmalıdır (Mergînânî, Hidâye, I, 90-91).


24-Namaz hangi hâllerde bozulabilir?

Namazı, mazeretsiz bozmak haramdır. Ancak bazı durumlarda namazı bozmak vacip, bazen mubah, bazen de müstehap olur. Canı tehlikeye düşen bir insanın yardım istemesi hâlinde ona yardım etmek maksadıyla namazı bozmak vacip olur. Bir malın telef olmasını, çalınmasını önlemek gayesiyle namazı bozmak mubahtır. Tek başına namaz kılan bir kişinin, cemaatle namaz kılmanın faziletini kazanmak için namazı keserek farza yetişmesi ise müstehaptır (İbn Âbidîn, Haşiyetü Reddi’l-muhtar, II, 52-53).

25-Hükmî kirlilik/hades ve hükmî temizlik/hadesten taharet ne demektir?

Hades, abdestsizlik veya cünüplük sebebiyle insanda meydana geldiği var sayılan kirlilik hâlidir. Hades, büyük hades ve küçük hades olmak üzere ikiye ayrılır. Cünüplük, hayız ve nifas gibi hükmî kirlilikler büyük hades, abdest gerektiren hükmî kirlilik de küçük hadestir (Merğînânî, el-Hidâye, 1/16). Büyük hükmî kirlilikten gusülle, küçük hükmî kirlilikten de abdestle temizlenilir. Suyun bulunmaması veya su bulunduğu hâlde kullanma imkânının olmaması hâlinde her ikisinden temizlenme yolu ise teyemmümdür (Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’, 1/165)


26-Adak kurbanının bedeli para olarak fakire verilebilir mi?

Adak, kişinin ibadet niteliğindeki bir şeyi yapacağına dair Allah’a söz vererek üzerine borç kılması anlamına geldiğinden, bu borçtan kurtulması için adağını yerine getirmesi gerekir. Belirlenerek adanan şey aynen yerine getirilmedikçe adak yükümlülüğü düşmez. Bundan dolayı kurban keseceğine dair adakta bulanan kişi, ancak kurban kesmek suretiyle adağını yerine getirmiş olur. Bu itibarla, adak kurbanını kesmek yerine, parasını fakirlere vermek ya da aynî yardımda bulunmakla bu adak yerine getirilmiş olmaz.

27-Duaların sonunda söylenen “Âmin” sözü ne anlama gelir; bunun dinî dayanağı nedir?

Âmin, “kabul buyur” demektir. Dualardan sonra “Âmin” deme uygulaması sünnetle sabit olmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.); “İmam ‘Âmin’ dediği vakit siz de ‘Âmin’ deyiniz. Zira kimin Âmin’ demesi, meleklerin ‘Âmin’ demesine denk gelirse, o kişinin geçmiş günahları affolunur.” (Buhârî, Ezan, 111-112) buyurmuştur. Namazda Fatiha sûresi okunduktan sonra “Âmin” demek (İbn Mâce, İkâme, 14) de sünnettir.


28-Dinsiz, ateist kimselerle evlenmek caiz midir?

İslam dini Müslümanların evlenip yuva kurmalarına büyük önem verir. Dinimizde geçerli bir evliliğin yapılabilmesi, o evlilikte birtakım unsur ve şartların bir araya gelmesi ile mümkün olur. Bu anlamda en önemli ilke de evlenecekler arasında din açısından evlenme engelinin bulunmamasıdır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Müslüman hanımlar kâfirlere helal değillerdir. Kâfirler de Müslüman hanımlara helal olmazlar.” (Mümtehine, 60/ 10) Ayet-i kerimenin açık ifadesine göre Müslümanların, ateist (Allah’a iman etmeyen kişi) ve müşriklerle (Allah’a
ortak koşanlarla) evlenmeleri caiz değildir. Kur’an’da: “İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Allah’a ortak koşan kadın hoşunuza gitse de, mü’min bir cariye Allah’a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle kadınlarınızı evlendirmeyin. Allah’a ortak koşan hür erkek hoşunuza gitse de, iman eden bir köle, Allah’a ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/221) buyurulmaktadır. Özetle Müslüman bir kadının dinsiz, ateist bir erkekle evlenmesi caiz olmadığı gibi, Müslüman bir erkeğin de böyle bir kadınla evlenmesi caiz değildir.


29-Mehir hakkında bilgi verir misiniz?

Erkeğin evlenirken eşine verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para veya başka bir mala mehir denir. Kur’an-ı Kerim’de, evlenen erkeğin kadına mehir vermek zorunda olduğu ve bunu zorla geri almasının caiz olmadığı bildirilmiştir (Bakara, 2/237; Nisâ, 4/4, 20, 24, 25; Mâide, 5/5). Mehir nikâh anında belirlenmişse buna mehr-i müsemmâ, nikâh esnasında belirlenmemişse mehr-i misil denir. Mehr-i misil, evlenen kadının akrabaları arasında her bakımdan kendi konumunda olan kadına verilen mehir demektir.
Mehir, ödenme zamanına göre mehr-i muaccel ve mehr-i müeccel olmak üzere ikiye ayrılır. Mehr-i muaccel, peşin olarak ödenen mehirdir. Mehr-i müeccel ise, ödenmesi sonraya bırakılan mehirdir. Bu mehrin ödenmesi için herhangi bir zaman belirlenmişse, bu tarih geldiğinde kadın mehre hak sahibi olur. Bir vakit belirlenmemişse, nikâhın sona ermesiyle mehir muacceliyet kazanır ve ödenmesi gerekir. Başka bir deyişle, boşanma hâlinde kocanın bu mehri ödemesi gerekir; ölüm hâlinde de, bırakmış olduğu terikeden ödenir.


30-Gelin, kayınvalidesi ya da kayınpederine bakmak zorunda mıdır?

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de kendisine ibadeti emrettikten hemen sonra anne ve babaya iyilikte bulunmayı emretmiş (İsrâ, 17/23), Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, Allah katında en iyi amel nedir, sorusuna: “Vaktinde kılınan namaz, anne ve babaya iyilik etmek ve Allah yolunda savaşmaktır.” (Müslim, İman, 36) diye cevap vermiştir. Bu yüzden anne ve babaya itaat etmek, onlara iyilikte bulunmak dinimizdeki en önemli konulardan biridir. Anne ve babanın emir ve isteklerini, Allah’a itaatsizlik olmadıkça yerine getirmek çocukların görevidir. Kayınvalide ve kayınpedere gerekli saygı gösterilmelidir.
Bakıma muhtaç hâle gelmişlerse, öncelikle onlara bakmakla kendi çocukları yükümlü olurlar. Gelin, kayınvalidesi ve kayınpederine bakmakla doğrudan yükümlü değildir. Ancak, kayınvalide ve kayınpederin kendilerine bakacak yakınları bulunmazsa ya da bulunduğu hâlde bakacak durumda değillerse, doğal ihtiyaçlarının karşılanmasında kayınvalidesi ve kayınpederine yardımcı olması da gelinin ahlaki bir görevidir. Ayrıca eşlerin birbirlerinin anne-babasına saygı göstermesi, bakıma muhtaç olduklarında kendileriyle ilgilenmesi mutlu ve huzurlu bir aile yuvasının devamına hizmet eden ahlaki meziyetlerdendir.


31-Çocuk aldırmanın kefareti var mıdır?

Ana rahmindeki ceninin, annenin hayatını doğrudan etkileyecek bir tıbbî zaruret olmadan aldırılması veya kasıtlı olarak düşürülmesi ya da müessir bir fiil, tehdit veya korkutma ile düşmesi durumunda gurre adı verilen bir tazminat ödenir. Gurrenin 1/20 diyet, yani 5 deve veya 50 dînar (212,5 gr. altın) olduğu kabul edilmiştir (Ebû Dâvûd, Diyât). Ceninin düşmesine neden olan kişinin, ceninin annesi, babası veya başka bir kişi olması arasında fark yoktur.


32-Zekât ve sadaka-i fıtır kimlere verilmez?

Aşağıda sayılanlar fakir bile olsalar onlara zekât ve fitre verilmez: 1) Ana, baba, büyük ana ve büyük babalara, 2) Oğul, oğlun çocukları, kız, kızın çocukları ve bunlardan doğan çocuklara, 3) Müslüman olmayanlara, 4) Kendi eşine, 5) Zengine yani aslî ihtiyaçları dışında nisap miktarı mala sahip olan kişiye, 6) Babası zengin olan ergen olmamış çocuğa (Merğinânî, el-Hidâye, I, 122).


33-“İstibrâ” ve “istincâ” ne demektir ve nasıl yapılır?

Küçük abdest bozduktan sonra idrar yolunda kalabilecek idrar damla ve sızıntılarının tamamen kesilmesi için bir süre bekleme, bundan sonra vücuttaki idrar sızıntılarını temizleme işlemine fıkıh dilinde “istibrâ” denilir. Özellikle erkekler açısından istibrâ önemlidir. Şayet özür hali söz konusu değilse vücuttan idrar sızıntısı olduğu sürece abdest geçerli olmaz. Bunun için de idrarın vücuttan iyice çıkmasını beklemek, bu amaçla biraz hareket etmek, yürümek veya öksürmek gerekir. İdrar sızıntısının
kesilmesi, insanların tabiatına göre değişiklik gösterebilir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, I, 558). Literatürde “istincâ” terimiyle ifade edilen temizlik ise, büyük abdest bozulduktan sonra dışkı ve idrar yollarında yapılacak temizliktir. Aslolan bu temizliğin su ile yapılmasıdır. Su bulunmadığı takdirde bu temizlik tuvalet kâğıdı, bez vb. uygun temizlik araçlarıyla yapılabilir. Temizlik sol elle yapılmalı, suyun ve diğer temizlik araçlarının kullanımında israftan kaçınılmalı, fakat temizliğin titizlikle yapılmasından da taviz verilmemelidir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, I, 558-559)


34-Vesvese hakkında bilgi verir misiniz?

Vesvese, şeytanın kalbe bir takım kötü düşünceler koyması, kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terk edilmesi ya da eksik yapılması için insanı kışkırtması ve aklını çelmesi demektir. Kur’an’da vesvesecinin şerrinden Allah’a sığınılması emredilmiş (Nâs, 114/1-6), Hz. Peygamber (s.a.s.) de mü’minlere vesvese ile hareket etmemelerini tavsiye etmiş, vesvesenin dinî-hukuki bir hüküm doğurmayacağını bildirmiştir (Buhârî, Talâk, 11). İslam âlimleri hastalık hâline gelen vesveseden kurtulmanın yollarını şöyle sıralamışlardır: a) Samimiyet içinde Allah’ı anmak, vesvese ve şeytandan Allah’a sığınmak, b) Kişinin
kalbinin onaylamadığı düşüncelerin kendi inançları olmadığını bilmek ve kötümserlikten kurtulmak, c) İsteği dışında içinden geçen düşüncelerin kendi inanç ve düşünceleri olmadığını bilip endişe ve korkudan uzak durmak, d) Yılanın aynadaki yansımasının insana zarar vermediği gibi, iradesi dışında hayaline gelen sahnelerin kalbine zarar vermeyeceğini bilmek, e) Dinin “kolaylık” olduğunu, Allah’ın kulları için zorluk değil kolaylık dilediğini düşünerek ameli hayatını yürütmek, f) İçinden geçen olumsuz düşünce yahut sahnelere önem vermemek, önem verdikçe rahatsızlığın artacağını dikkate almak.


35-Kazâ ve kadere iman ne demektir?

Kader ve kazâya iman yüce Allah’ın ilim, irade, kudret ve tekvîn sıfatlarına inanmak demektir. Bir başka deyişle bu sıfatlara inanan kimse, kader ve kazâya da inanmış olur. Bu durumda kader ve kazâya inanmak demek, kevni olaylar dışında hayır ve şer, iyi ve kötü, acı ve tatlı, canlı ve cansız, faydalı ve faydasız her ne varsa hepsinin Allah’ın bilmesi, kulun dilemesine bağlı olarak bunların Allah’ın kudreti ve yaratması ile olduğuna, Allah’tan başka yaratıcı bulunmadığına inanmak demektir. Esasen dünyada
meydana gelmiş ve gelecek olan her şey, Allah’ın ilmi, dilemesi, takdiri ve yaratması ile olur. Her şeyin bir kaderi vardır.


36-Adak kurbanı ne zaman kesilmelidir?

Bir şarta bağlı olarak yapılan adakların, şartın gerçekleşmesi hâlinde ilk fırsatta yerine getirilmesi gerekir. Şarta bağlı olmayan adaklar ise herhangi bir vakitte yerine getirilebilir. Kurban kesmeyi adayan kişi bu adağını dilediği zaman gerçekleştirebilir. Mutlaka kurban bayramı günlerinde yapılması şart değildir (İbn Âbidîn, Reddu’l-Muhtâr, III, 67, 71).


37-Kader ve kazâya inanmak iman esası mıdır?

Kader ve kazâ, iman esaslarından söz eden ayetlerde (Bakara, 2/177, 285; Nisa, 4/136) zikredilmemiştir. Ancak her şeyin Allah’ın takdirine bağlı bulunduğuna işaret eden ayetlerin yanı sıra, ilahî ilmin olmuş ve olacak tüm varlık ve olayları kuşattığını belirten ayetlerde bu esas vurgulanmıştır. Bu ayetlerin bir kısmı şunlardır: “O’nun katında her şey bir ölçü (miktar) iledir.” (Ra’d, 13/8); “Her şeyi yaratıp ona bir nizam veren ve mukadderatını tayin eden Allah
yüceler yücesidir.” (Furkân, 25/2); “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez.” (Tevbe, 9/51). Hz. Peygamber (s.a.s.) de Cibrîl hadisi diye bilinen hadiste açıklandığı gibi, “kadere imanı” iman esasları arasında saymıştır. Bu hadiste geçtiğine göre Cebrail (a.s.) Peygamberimize (s.a.s.), “İman nedir?” diye sormuş, o da, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kadere inanmandır.” cevabını vermiştir (Müslim, İman, 1).


38-İnsanın hayatta iken çocukları arasında ayrım yaparak birine veya bazılarına mal varlığının tamamını veya bir kısmını bağışlaması caiz midir?

Esasen kişinin sağlığında kendi malında istediği şekilde tasarruf etme hakkı vardır. Bu tasarrufu hukuken geçerlidir. Ancak hükmü konusunda İslam âlimleri arasında farklı görüşler vardır. Konu ile ilgili tartışmalar şu hadisin farklı anlama ve yorumlanmasına dayanır. Hz. Peygamber (s.a.s.), malının bir bölümünü bir oğluna vermek isteyip, kendisini şahit tutmak isteyen Nu’mân b. Beşîr adındaki sahabîye diğer çocuklarına da mal verip vermediğini sor
muş, vermediğini öğrenince ona şahit olmamış, çocukları arasında adaletle davranmasını (Buhârî, Hibe, 12) istemiştir. İslam bilginlerinin çoğuna göre babanın hayatında iken çocuklarına mal vermesi durumunda eşit davranması müstehab, ayırım yapması mekruhtur. Bir kısım fakihlere göre ise babanın mal verirken evlatları arasında eşit davranması vacip (farz)tir. Ebeveynin mal verirken çocukları arasında eşit davranması dinin ruhuna daha uygundur. Ayrıca çocuklar arasında ayırım yapmak, onların hem ebeveyne hem de birbirlerine karşı buğz etmelerine, aralarına soğukluk hatta düşmanlık girmesine sebep olur.


39-Sigara içmenin hükmü nedir?

Dinimiz, kişinin kendisine ve çevresindekilere zarar vermesini ve başkalarını rahatsız etmesini yasaklamış, israfı da kesin olarak haram kılmıştır. Bazı âlimler; sağlığa zararlı oluşunu, başkalarını rahatsız ettiğini ve israfı dikkate alarak sigaranın tahrimen mekruh/harama yakın mekruh olduğunu söylemişlerdir (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, II, 97-98). Kendi kendimizi tehlikeye atmama, zararı giderme, sağlığı koruma yönündeki nassları esas alan birçok çağdaş âlim, sigaranın haram olacağı görüşündedir.


40-Âdetli kadınların cenazenin yanında bulunmaları ve kabir ziyareti yapmaları caiz midir?

Âdetli olsun veya olmasın kadınların cenazenin yanında durmaları, açıp yüzüne bakmaları ve kabir ziyaretinde bulunmaları, tercih edilen görüşe göre caizdir (İbn Nüceym, el-Bahru’r-Râik, II, 210).


41-Birden fazla cenaze için tek bir namaz kılınabilir mi?

Birden fazla cenaze hazır olduğunda bunların namazlarını ayrı ayrı kılmak daha uygun ise de, hepsi için tek bir namaz kılmak da yeterlidir (Serahsî, el-Mebsût, II, 65).


42-Cenaze namazı ayakkabı ile kılınabilir mi?

Bütün namazlarda olduğu gibi cenaze namazında da namaza mani olan pisliklerin giderilmesi (necasetten taharet) şarttır. Buna göre, cenaze namazı kılacak kimsenin ayakkabılarında namaza engel bir pislik yoksa, namazını ayakkabıları ile kılmasında dinen bir sakınca bulunmamaktadır. Nitekim Resûlullah (s.a.s.), ayakkabıları ile cenaze namazına durmuş, Cebrail’in ayakkabılarına pislik bulaşmış olduğunu haber vermesi üzerine onları çıkarmıştır (Ebû Dâvûd, Salat, 91).


43-Ön saf boş iken arkada saf tutmak caiz midir?

Cemaat ile kılınan namazlarda safların tertip ve düzenine riayet edilmesi namazın adabındandır. Hz. Peygamber (s.a.s.), namaza başlamadan önce safların düzgün ve sık olmasına dikkat etmiş, saflar arasında boşluk bırakılmaması hususunda muhtelif vesilelerle ashabını uyarmıştır (Müslim, Salat, 28). Buna göre cemaat ile kılınan namazlarda ön safta boşluk varken caminin gerisinde imama uyulması uygun değildir. Bununla birlikte mazeretleri sebebiyle saf haricinde imama uyan kimselerin namazları sahihtir.


44-Kader inancı ile sorumluluk nasıl bağdaştırılabilir? İnsanın imtihan edilmesi ile kader arasındaki ilişki nedir?

Sorumlu tutulma; insanın irade sahibi, yani kendisine irade verilmiş bir varlık olarak inanç ve amellerinden sorguya çekilmesidir. Buna göre kader ve sorumlu tutulma birbirine aykırı değildir. Allah adildir, kimseye zulmetmez. Eğer Allah insana irade vermiş olmasaydı, inanmamış yahut kötülükler içinde hayat yaşamış insanları cezalandırmaması gerekirdi. Daha açık ifade etmek gerekirse, insanın sorumlu kılınması tamamen kendisine verilen irade sebebiyledir. Hiç kimse irade sahibi olduğunu inkâr etmi
yorsa, sorumlu olduğunu da inkâr edemez, etmemelidir. Nitekim Allah insanı, iradesi dâhilinde olmayan şeylerden sorumlu kılmayacaktır. Söz gelimi insanın cinsiyeti, doğduğu yer, doğum tarihi vb. hususlar sorumluluk dâhilinde değildir.


45-Namaz ibadeti Peygamberimizden (s.a.s.) önce de var mıydı?

Kur’an’da Peygamberimizden (s.a.s.) önceki peygamberlerin namaz kılmakla emrolundukları değişik vesilelerle belirtilmektedir (Bakara, 2/83; Yûnus, 10/87; Hûd, 11/87; İbrahim, 14/37, 40; Meryem, 19/30-31, 54-55; Tâ-Hâ, 20/14; Enbiyâ, 21/72-73). Bundan anlaşıldığına göre namaz ibadeti sadece Muhammed (s.a.s.) ümmetine has olmayıp, önceki dinlerde de bulunmaktaydı.


46-Mirasçılar mirastan mahrum edilebilir mi?

Kişi, mirasçısını mirasından mahrum etme hak ve yetkisine sahip değildir. Ancak varisin murisini öldürmesi, farklı dinlerden olmaları gibi mirasçılığa engel hâller bulunması durumunda mirasçı mirastan mahrum kalır. Çocuklar anne-babanın gönlünü incitecek, sevgi ve gönül bağını koparacak olan isyan, eziyet ve hakaret gibi olumsuz duygu ve davranışlarda bulunmuşlar veya görevlerini yapmamışlarsa dinen sorumlu olurlar. Ama bu yanlışlıkları veya görevlerini yapmamaları onların mirastan mah
rum bırakılmalarına dinen sebep teşkil etmez. Çünkü İslam’da sorumluluklar bireyseldir. Herkes kendi görevini yapıp-yapmadığının hesabını Allah’a verecektir (Necm, 53/38-41). Ailede anne-baba kendi sorumluluklarını, çocuklar da kendi sorumluluklarını bilerek, ailevî yaşantılarını bir Müslümana yakışır şekilde düzenleyip sürdürmek mecburiyetindedirler. Bu itibarla, anne-babanın hangi sebeple olursa olsun çocuklarını mirastan mahrum etmek için evlatlıktan reddetme, mirastan mahrum bırakmak için vasiyette bulunma gibi tasarruflarda bulunması caiz olmaz.


47-Evlat edinilen kişiye ve onun çocuklarına zekât verilebilir mi?

Dinimizde kimsesiz çocukların bakım ve gözetilmesi tavsiye edilmiş olmakla birlikte, hukuki birtakım sonuçlar doğuracak şekilde bir evlatlık müessesesi kabul edilmemiştir (Ahzâb, 33/4-5). Buna göre “evlat edinme”, evlat edinenle evlatlık arasında usul-füru ilişkisi meydana getirmez. Bu sebeple kişi bakımını üstlendiği ve kendi soyundan olmayan bir kişiye fakir olması kaydıyla zekât verebilir.


48-Kametten sonra ezan duası okunur mu, hükmü nedir?

Kametten sonra ezan duası okuma konusunda Hz. Peygamber (s.a.s.)’den bize herhangi bir bilgi ulaşmış değildir. Bu sebeple kametten sonra böyle bir dua ile meşgul olmak uygun görülmemiştir (Tahtâvi, Hâşiye alâ Meraki’l-Felâh, I, 137). Ancak kamet sözleri de namaza başlayana kadar ezan gibi tekrar edilebilir veya kamet esnasında imam namaza başlamadan başka dualar yapılabilir (İbn Nüceym, el-Bahru’r-Raik, I, 273).


49-Eş seçimi ve evlilik kader midir?

Kader, Allah Teâlâ’nın ezelden ebede kadar olacak her şeyi en ince ayrıntısı ile bilip tayin ve takdir etmesidir. Kazâ ise; ezelde irade ve takdir buyurduğu hususların zamanı gelince O’nun ilim, irade ve takdirine uygun olarak meydana gelmesidir. İnsan söz konusu olduğunda, irademizin devrede olduğu ve irademiz dışında meydana gelmek üzere iki kısım kaderden bahsedebiliriz. Örneğin, doğum ve ölümümüz kendi tercihimizle ilgili değildir, ilahî
takdirdir. Evlilik konusu ise iradi bir meseledir. Kadın olsun erkek olsun evlilik çağına gelen herkes sağlıklı bir yuva kurabilmek için gayret etmelidir. İnsanlar kısmetlerini evliliğe karar vererek kendileri oluşturur, Allah Teâlâ da insanların bu karar ve düşüncelerini takdir eder. Ancak evlilik çift taraflı bir iradeyi gerektirdiği için her iki tarafın da ortak rızası yoksa o evliliğin gerçekleşmemesini kadere yükleyerek Allah’ı sorumlu tutmak son derece yanlış bir değerlendirme olur.


50-Cuma vakti alış-veriş yapmanın hükmü nedir?

Kur’an-ı Kerim’de Cuma namazı vaktinde çalışma ve alış-veriş yapma ile ilgili olarak; “Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında alışverişi bırakıp hemen Allah’ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın, Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Cum’a, 62/9-10) buyrulmaktadır. Ayetten anlaşıldığına göre Cuma namazından önce ve sonra çalışmak ve alış-veriş yapmakta bir sakınca
yoktur. Ancak Cuma namazı kılmakla yükümlü olanların Cuma saatinde alış-verişi terk etmeleri ve camiye gitmeleri gerekir. Bu itibarla, Cuma namazı kılmakla yükümlü olmayanlar alış-veriş yapabilirler. Şu kadar var ki, Cuma namazı kılmakla yükümlü olanların Cuma saatinde alış-veriş ile meşgul olmaları tahrimen mekruhtur; ancak yapılan alış-verişle elde edilen kazanç helaldir. Ayrıca Cuma namazı kılmakla dinen yükümlü olan satıcının iş yerinde Cuma namazı kılmakla yükümlü olmayan kişiyi çalıştırmasında bir sakınca yoktur (İbn Abidîn, Hâşiyetü Reddi’l-muhtâr, III, 161).


51-Kurşun döktürmek caiz midir?

Hangi sebeple olursa olsun kurşun dökmek veya döktürmek bir hurafe olup, dinen caiz değildir. Nazardan korunmak, bazı hastalıklardan şifa bulmak için dua etmek, Kur’an-ı Kerim’den ayetler okumak ise caizdir (Buhârî, Fedailü’l-Kur’an 9). Rasûlullah’ın (s.a.s.) çeşitli sıkıntılara karşı Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs) sûrelerini okuduğu, ashabına da bunları okumalarını tavsiye ettiği rivayet edilmektedir (Tirmizi, Tıb, 16). Hz. Peygamber (s.a.s.) ayrıca, torunları Hasan ve Hüseyin’i nazar
ve benzeri olumsuzluklardan korumak için onlara şu duayı okurdu: “Sizi her türlü şeytandan, zehirli hayvanlardan ve bütün kem gözlerden Allah’ın eksiksiz kelimelerine ısmarlarım.” (İbn Mace, Tıb, 36). Yine Peygamberimiz (s.a.s.): “Kim hoşuna giden bir şey görür de; ‘Maşaallah la kuvvete illa billah’ (Allah’ın dilediği olur. O’ndan başka kuvvet ve kudret sahibi yoktur) derse, ona hiçbir şey zarar vermez.” (Beyhaki, Şuabu’l-İman, IV, 90) buyurmuştur.


52-Bedeninde veya bir uzvunda sargı ya da yara bulunan kimse nasıl abdest alır?

Kırılan veya yaralı olan bir organı yıkamak, yaraya zarar verirse veya yaranın iyileşmesini geciktirecek olursa üzerine bağlı olan alçı veya bez sargıya abdestte veya gusülde bir defa mesh edilir. Vücudun herhangi bir yerinde kırık, çıkık veya yaradan dolayı sargı bulunduğunda, abdest alırken veya guslederken yaraya zarar vermiyorsa bu sargı çözülerek altı yıkanır ve yaranın üstü mesh edilir. Ancak sargının çözülmesinin zararlı olması hâlinde çözülmeyip üzerine
mesh edilebilir. Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: “Bileklerimden biri kırılmıştı. Peygamber (s.a.s.)’e sordum, O da sargıların üzerine mesh etmemi emretti.” (İbni Mâce, Taharet, 134). Sargının bir defa mesh edilmesi yeterlidir. Yapılan bu meshle o uzuv hükmen yıkanmış olur. Sargının abdestsiz veya cünüp iken sarılmış olması meshe engel olmadığı gibi, sargı üzerine meshin belirli bir süresi de yoktur; yara veya kırık iyileşinceye kadar aynı sargı üzerine mesh edilebilir. Yaranın iyileşmesi hâlinde sargı açılmış olsun veya olmasın mesh bozulur.


53-Kişinin herhangi bir suç işlemesi kader midir?

Kader ve kazâya inanmak iman esaslarındandır. Ancak insanlar kaderi bahane ederek kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Bir insan “Allah böyle yazmış, alın yazım buymuş, ben ne yapayım? ” diyerek günah işleyemeyeceği gibi, günah işledikten sonra da kaderi mazeret olarak ileri süremez. Çünkü bu fiiller, insanlar böyle tercih ettikleri için, bu seçime uygun olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Burada dileyip tercih eden kuldur; yaratan da Allah’tır. Kur’an-ı Kerim’de: “Allah her şeyin yaratıcısıdır.” (En’âm, 6/102) buyrulmaktadır.
Her şeyin yaratıcısının Allah olması bizim kötü ve yanlış işleri, sorumluluktan kaçarak Allah’a havale etmemize yol açmamalıdır. Bu kaderi istismar etmek olur. Ayrıca kader ve kazâya güvenip çalışmayı bırakmak, olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak İslam’ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. Allah her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. İnsan bu sebepleri yerine getirirse Allah da o sebeplerin sonucunu yaratacaktır. Bu da bir ilahî kanundur ve bir kaderdir.


54-Tevekkül ne demektir?

Tevekkül, hedefe ulaşmak için gerekli olan maddi ve manevi sebeplerin hepsine başvurduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra Allah’a dayanıp güvenmek ve ondan ötesini Allah’a bırakmak demektir. Yüce Allah bir ayette, “…Kararını verdiğin zaman artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/159) buyurmuş, mü’minlerin bir başka varlığa değil, yalnızca kendisine güvenmelerini emretmiş, çünkü tevekkül edene kendisinin yeteceğini bildirmiştir (Âl-i İmrân, 3/122; Talâk, 65/3). Hz. Peygamber (s.a.s.)
de devesini salarak tevekkül ettiğini söyleyen bedevîye, “Önce deveni bağla, Allah’a öyle tevekkül et.” (Tirmizî, Kıyamet, 60) buyurarak tevekkülden önce tedbirin alınması için uyarıda bulunmuştur. Her Müslüman, olayların, ilahî düzenin ve kanunların çerçevesinde, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde olup bittiğinin bilincinde olmalıdır. Yani tohum ekilmeden ürün elde edilmez. İlaç kullanılmadan tedavi olunmaz. Salih ameller işlenmedikçe Allah’ın rızası kazanılmaz ve dolayısıyla cennete girilmez. Öyleyse tevekkül, çalışıp çabalamak, çalışıp çabalarken Allah’ın bizimle olduğunu hatırdan çıkarmamak ve sonucu Allah’a bırakmaktır.


55-Yemin kefareti ödeyen bir kimse, aynı konuda tekrar yemin eder ve yeminini yine bozarsa bunun için de yeni bir kefaret ödemeli midir?

Geçmişte ödenmiş ve zimmetten düşmüş bir kefaret, gelecekte yapılacak hataları örtmez. Bu sebeple geçmişte bozulan bir yeminden dolayı kefaret ödendikten sonra tekrar yemin edilir ve bu yemin de bozulursa, tekrar yemin kefareti ödenmesi gerekir (Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi’, III, 177-178).


56-Kadınlar âdetli veya lohusa iken dua edebilirler mi?

Hanımlar âdet günlerinde veya nifas (lohusalık) hâllerinde iken dua edebilirler; zikir ve dua anlamı taşıyan ayeti kerimeleri okuyabilirler. Bunun yanında, Kelime-i şehadet, Kelime-i tevhid, istiğfar, salavat-ı şerife getirebilirler. Aynı şekilde tefsir, hadis ve fıkıh kitapları gibi dinî eserleri okuyup mütalaa edebilirler (Merğinânî, el-Hidaye, I, 31).


57-Mezarlıktaki ağaç, ot vb. bitkileri kesmek caiz midir?

Mezarlıkta bulunan yaş ot ve ağaçları, bakım amaçlı olmadıkça yolmak ve kesmek mekruhtur. Ancak, kuru ot ve ağaçlar kesilmez veya toplanmazsa telef olacaklardır. Allah Teâlâ ise yeryüzündeki nimetlerini insanlar yararlansınlar diye yaratmıştır. Bu itibarla, mezarlıktaki kurumuş ot ve ağaçlar toplanıp kesilebilir. Ayrıca mezarlıkta bulunan meyveli ağaçların meyvelerinin yenmesinde de dinen bir sakınca yoktur (Fetâvây-ı Hindiyye, I, 167).


58-Vakit namazlarının sünneti ile farzları arasında konuşmak veya bir şey yiyip içmek caiz midir?

Vakit namazlarının sünnetleri ile farzı arasında konuşmanın hükmü konusunda değişik görüşler bulunmaktadır. Hanefî âlimlerine göre vakit namazlarının sünnetleri ile farzı arasında bir zaruret olmaksızın konuşmak veya bir şey yemek-içmek gibi namaza aykırı bir davranışta bulunmak mekruhtur. Böyle şeyler namazın sevabını azaltır (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar, I, 457).


59-İsraf (savurganlık) hakkında bilgi verir misiniz?

Aşırı gitmek, gafil ve cahil olmak, yanılmak gibi anlamlara gelen israf, dinî bir kavram olarak insanın sahip bulunduğu nimetleri gereksiz ve aşırı tüketmesi demektir. İslam, insanoğlunun yeme, içme ve harcama konusunda dengeli davranmasını istemiştir. Bir ayette, “Ey Ademoğulları, her mescide gidişinizde temiz ve güzel elbiselerinizi giyiniz. Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’râf, 7/31) buyrularak israf yasaklanmış, başka bir ayette de, “Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve
çaresiz kalırsın.” (İsrâ, 17/29) buyrulmak suretiyle hem israf, hem de cimrilikten kaçınılması öğütlenerek dengeli davranılması istenmiştir. Cimrilik, kişinin nefsini meşru olan şeylerden yararlanmaktan mahrum bırakmasıdır. İsraf ise gereğinden fazla harcama yapmak ve tüketimde aşırı gitmektir. İsraf, fert, aile ve toplum hayatında onulmaz yaralar açar ve toplumsal bozulma ve çürümeye neden olur. Bir Müslüman dünya üzerindeki maddi ve mânevî imkân ve nimetleri kendisine emanet edildiği bilinciyle tüketmeli, bu nimetler üzerinde kendisinin olduğu kadar toplumun da hakkının bulunduğunu unutmamalıdır.


60-Yapılan ameller ömrü uzatır mı?

Bazı ibadet ve güzel davranışların, salih amellerin ömrü artıracağına dair hadisler (Süyûtî, el-Câmiu’s– sağîr, II, 44) insanları hayırlı ve güzel işlere teşvik etmeyi amaçlamakta olup, genellikle şu anlamda yorumlanmışlardır: a) Ömrün artmasından maksat, elem ve kederden uzak, huzur ve mutluluk içinde, sağlıklı, güçlü ve kuvvetli yaşamaktır. b) Yüce Allah, bu güzel amelleri yapan kimselerin iyilik yapacağını bildiği için ezelî planda onların ömrünü buna göre fazla belirlemiştir.


61-Sigortanın verdiği maaşı alabilmek için, dinî nikâhla evlenmek, resmî nikâh yaptırmamak caiz midir?

Vefat eden eşinden dolayı almakta olduğu maaşın kesilmemesi için bir kadının yeniden evlendiği hâlde resmî nikâh kıydırmaması, İslamî şuur ve ahlakla uyuşan bir davranış değildir. Çünkü bu iş, devletin belli bir amaçla ve gerekçeyle (mesela dul olmak gerekçesiyle) verdiği maaşı istismar ve bu yolla kamunun hakkını gasp anlamına gelir.
Diğer taraftan bazı maddi avantajlar elde etmek amacı ile kayda geçmeyen bir nikâh kıyarak aile birliğine devam etmek, ailenin temeli olan nikâh müessesesini oyuncak hâline getirmek ve kanuna karşı hile olacağından alınmakta olan maaşın kesilmemesi için, resmi nikâh yaptırmayarak evlenmek caiz değildir.


62-Resmî nikâh, dinî nikâh yerine geçer mi?

İslam’a göre nikâh, evlenme ehliyetine sahip ve aralarında evlenmelerine dinî açıdan bir engel bulunmayan kadın ile erkeğin (veya vekillerinin) şahitler huzurunda “seni aldım, sana vardım, nikâhladım ve zevceliğe kabul ettim.” gibi sözlerle, birbirleriyle evlenmeleri konusunda karşılıklı rızalarını ifade etmelerinden (îcap ve kabulden) ibarettir. Bu nikâh akdinin gizli değil, evlenecek olanların kendi aileleri ve yakın çevrelerinin bilgisi dâhilinde icra edilmesi gerekir. Bütün şartların yerine
getirilmesi neticesinde icra edilen resmî nikâh, dinen de muteberdir. Resmî nikâhtan sonra evlenecek kişiler, isterlerse evlerinde veya münasip bir yerde istedikleri kişilere Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm okutup, dua ettirip nikâh kıydırabilirler. Ancak günümüzde resmî nikâh olmadan dinî nikâh yapılması, hem kanunen suç ve hem de kadının ve çocukların hukuklarının korunması açısından uygun değildir. Nitekim Osmanlı Aile Hukuku Kararnamesinde de şehrin kadısına kayıt yaptırılması şart koşulmuş ve nikâhın tescili üzerinde ısrarla durulmuştur.


63-Doğum günü kutlamanın ve bu amaçla hediyeleşmenin hükmü nedir?

İslamî geleneklerde Hz. Peygamber (s.a.s.)’in doğum sevincinin idrak edildiği mevlid merasimleri dışında yaş günü kutlaması gibi bir uygulama bulunmamakla birlikte, doğum günü kutlamaları belli bir kültüre ve topluma özgü olmaktan çıkmış ve neredeyse evrenselleşmiştir. Bu itibarla, İslam’ın temel inanç ve ahlak esasları ile toplumun genel örfünü gözetmek kaydı ile doğum günü kutlaması için toplanmakta ve bu münasebetle hediyeleşmekte bir sakınca yoktur.


64-Yıkanmadan gömülen cenazenin çıkarılıp yıkanması gerekir mi?

Cenazenin yıkanması “farz-ı kifaye” (Kâsânî, Bedaiu’s-Sanâi’, I, 300)’dir. Meşrû bir mazeret bulunmaksızın cenazenin yıkanmadan defnedilmesi durumunda o çevredeki cenazeden haberdar olan bütün Müslümanlar vebal altında kalmış olurlar. Bununla birlikte her nasılsa yıkanmadan defnedilen cenaze eğer üzerine toprak atılmamışsa çıkartılıp yıkanır. Toprakla örtülmüşse, yıkamak maksadıyla mezardan çıkarılmaz (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, II, 207)


65-Tövbe’nin dindeki yeri nedir?

Pişmanlık ve dönme anlamına gelen tövbe, İslamî bir kavram olarak kulun işlediği kötülük ve günahlara pişman olup, onları terk ederek Allah’a yönelmesi, emirlerine uyup yasaklarından kaçınmak suretiyle Allah’a sığınarak bağışlanmasını dilemesi demektir. Günahlardan dolayı tövbe etmek farzdır. Tövbe, Hz. Âdem’le başlayan kulluğun bir göstergesidir. Günahkâr kimse vakit geçirmeden tövbeye yönelmelidir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “Allah katında (makbul) tövbe, ancak
bilmeyerek günah işleyip sonra hemen tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa, (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır.” (Nisâ, 4/17-18). Peygamberimiz (s.a.s.) de: “Günahlarından samimi olarak tövbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mâce, Zühd, 30) buyurmuştur.


66-Teheccüt namazı nasıl kılınır?

Teheccüd namazı, yatsı namazından sonra uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp gece kılınan bir nafile namazdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her kim geceleyin uyanır, ailesini de uyandırır ve iki rekât namaz kılarsa, Allah’ı çok zikreden erkekler ile Allah’ı çok zikreden kadınlardan yazılırlar.” (Ebû Dâvûd, Salât, 307) Teheccüd namazı kılacak kişi, “niyet ettim Allah rızası için teheccüd namazı kılmaya” şeklinde niyet eder. Teheccüd namazının iki rekât ile sekiz rekât arasında çiftli sayılarda kılınma
sı tavsiye edilmiştir. Bununla birlikte dileyen kimse daha fazla da kılabilir. İki rekâtta bir selam vermek daha faziletli olmakla birlikte, dört rekâtta da selam verilebilir. İki rekâttan fazla kılındığında arada konuşma, yeme içme gibi namaza aykırı davranışlarda bulunulmamışsa, tekrar niyet etmek gerekmez. Dört rekât olarak kılınırsa, ikinci rekât sonunda teşehhüd için oturulduğunda “tahiyyat”tan sonra “Allahümme salli” ve “Allahümme barik” okunur. Üçüncü rekât için ayağa kalkıldığında önce “Sübhaneke” okunur, sonra euzü besmele çekilir ve Fatiha sûresi ile bir sûre okunur.


67-Askerde çizme veya bot üzerine mesh edilebilir mi?

Abdest alırken üzerine mesh yapılan mest; deri vb. maddelerden yapılan, ayakları topuklarla birlikte örten, içine su geçirmeyen, bağsız ayakta durabilen bir pabuç çeşididir. Ayakları aynı şekilde örten bot, potin vb. pabuçlar da mest hükmündedir. Bu itibarla, bir asker abdestli olarak giymiş olduğu botların üzerine mesh edebilir ve üzerinde ya da altında namaza engel bir pislik yoksa bu botlar ile namazını kılabilir (Merğinânî, el-Hidaye, I, 29).


68-Belirli bir hayır kurumuna veya fakire para yardımı yapmayı adayan kimse, başka bir hayır kurumuna veya fakire bu para yardımını yaparsa adağı yerine gelmiş olur mu?

Adağın yerine getirileceği kişi, yer ve cihet konusundaki şartlar bağlayıcı değildir. Bu itibarla, muayyen bir hayır kurumuna veya fakire yardım yapmayı adayan kimsenin başka bir hayır kurumuna veya başka bir fakire bu para yardımını yapmakla adağı yerine gelmiş olur (Kâsânî, Bedâiü’s-Sanâî, IV, 86, 93)


69-Kaçak mal almak caiz midir?

Her insanın vatandaşı olduğu ülkeye karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu görevleri vardır, vergi de bunlardan birisidir. Kanuna aykırı davranıp haksız rekabette bulunmak, vergi kaçırarak devleti zarara uğratmak kamu hakkına tecavüz etmektir. Bir Müslümanın en önemli özelliği doğru, dürüst ve güvenilir olmasıdır. Doğruluk, dürüstlük ve güvenilirlik hiçbir dünya menfaati karşılığında feda edilemez. Bu sebeple herhangi bir ülkeye izinsiz olarak kaçak yollardan mal sokmak suretiyle vergi ödemeden
haksız kazanç sağlamak helal değildir. Kaçak yollarla getirilen malı satın alan kişi ise, onların yaptığı gayr-i meşru bir işe destek olduğundan dinen mesul olur. Sonuç olarak yurt dışından kaçak mal getirip satmak, almak, kullanmak kanunen yasak olduğu gibi dinen de caiz değildir.


70-Saç bakımı ve saç boyama orucu bozar mı?

Oruç, bir şey yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmaktan dolayı bozulur. Saç boyamak ve saç bakımı bunların kapsamında olmadığından orucu bozmaz.


71-Üç ayların dindeki yeri nedir, bu aylardaki oruç nasıl tutulur?

Halk arasında üç aylar diye bilinen Recep, Şaban ve Ramazan ayları, mübarek ve faziletli aylardır. Ramazan ayında oruç tutmak farzdır (Bakara, 2/184-185). Recep ve Şaban aylarında ise, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) diğer aylara oranla daha fazla nafile oruç tuttuğu, ancak Ramazanın dışında hiçbir ayın tamamını oruçlu geçirmediği hadis kaynaklarında yer almaktadır (Buhârî, Savm, 52, 53). Bu itibarla, Recep ve Şaban aylarının aralıksız olarak oruçlu geçirilmesinin dinî bir dayanağı yoktur. Kişinin sağlığı müsait olup güç
yetirdiği takdirde bu aylarda dilediği kadar nafile oruç tutabilir.


72-Mesai vaktinde kılınan namazdan dolayı kul hakkı çiğnenmiş olur mu?

Din ve vicdan özgürlüğünün bir boyutu da ibadet hakkıdır. İnanç özgürlüğünün devamı olarak bir dine inanan kimse, o dinin gereklerini yerine getirebilme hakkına da sahiptir. Mesaisini suiistimal etmeden, işverenin izni veya haberi olmadan kılınan namazın da her hangi bir kul hakkı boyutu söz konusu değildir. Kaldı ki, namaz kılarken geçen vakti ve iş kaybını telafi de mümkündür.


73-Kur’an-ı Kerim’de mucizelerden örnekler var mıdır?

Kur’an-ı Kerim’de peygamberlere verilen bazı mucize örnekleri şunlardır: 1) Hz. İbrahim, Bâbil Hükümdarı Nemrud tarafından ateşe atılmış ancak, Allah’ın emriyle ateş onu yakmamıştır (Enbiyâ, 21/58-69). 2) Hz. Yakub oğlu Yûsuf’un gömleğini kör olan gözüne sürmüş ve gözleri açılmıştır (Yûsuf, 12/92-96). 3) Hz. Mûsâ’nın elindeki asâ yılan hâline gelmiştir (Tâ-Hâ, 20/17-21). 4) Hz. Süleyman kuşla konuşmuştur (Neml, 27/20-28).


74-Fakir çocukları evlendirmek ve sünnet ettirmek için harcanan para zekât yerine geçer mi?

Kendilerine zekât verilecek gruplardan biri de fakirlerdir (Tevbe, 9/60). Bir kişi zekâtını, elindeki malın cinsinden verebileceği gibi, bedeli olan başka mallardan da verebilir. Bu itibarla, evlenecek kişiye, zekât alma şartlarını taşıyor ise, ihtiyacı olan eşyalar zekât olarak verilebilir. Velisi fakir olan çocukların sünnet masrafları da zekât niyetiyle karşılanabilir.


75-Kul hakkı yemenin hükmü nedir?

Hz. Peygamber (s.a.s.), üzerinde kul hakkı bulunan kişilerin, hak sahibi olan mazlumlardan helallik almalarını öğütlemiştir. Bunun yapılmaması durumunda haksızlık yapan kişinin salih amellerinin, haksızlığı ölçüsünde alınarak hak sahibine verileceğini, eğer verilecek salih amel bulunamazsa o zaman da mazlumun günahlarının zalime yükleneceğini belirtir (Buhârî, Mezâlim, 10). Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın çok ağır bir vebali vardır.

76- “Çocuğum sağ-salim doğarsa bir kurban keseceğim” diye adakta bulunan kişinin ikiz çocuğu olursa kaç kurban kesmelidir?

Bu şekildeki adak, mutlak/herhangi bir şartla kayıtlanmamış bir adaktır. Çünkü bu ifadede hem “çocuk” hem de “kurban” kelimeleri kayıtsız olarak kullanılmıştır.

Bu sebeple söz konusu kişi, doğan çocuk sayısına bakmaksızın dilediği türden bir kurban kesmekle adağını yerine getirmiş olur.

77-Şükür Kurbanı ne demektir? 

Bir kimse arzu ettiği bir amaca ulaşması veya bir nimete nail olması sebebiyle şükür kurbanı kesebilir. Ancak böyle bir nimeti elde eden kişinin adakta bulunmadığı sürece kurban kesmesi zorunlu değildir.

Ayrıca Hanefi mezhebine göre temettu veya kıran haccı yapan kişilerin, aynı mevsimde hac ve umreyi beraberce yaptıkları için Harem bölgesinde kestikleri kurban da bir tür şükür kurbanıdır.

78-Kadınların kaşlarını almaları caiz midir?

İslam dini zaruret bulunmadıkça, yaratılıştan verilmiş özellik ve şekillerin değiştirilmesini yasaklamıştır. Bunlardan hareketle İslam alimleri, herhangi bir zaruret bulunmadıkça kaşların alınmasının caiz olmadığını belirtmişlerdir.

Ancak psikolojik rahatsızlığa sebep olacak ölçüde anormalliğin söz konusu olması halinde kadının kaşlarını uygun hâle getirmesinde, yüz veya dudak üstü kıllarını almasında dinen sakınca yoktur.

79- Âdet döneminde, lohusalıkta yahut cünüpken genel vücut temizliği yapmakta bir sakınca var mıdır?

Bazı kaynaklarda cünüplük, lohusalık ve hayız hallerinde gusletmeden saç ve tırnakları kesmenin, koltuk altı ve kasık temizlemenin “tenzihen mekruh” olduğu değerlendirilmesi yapılmıştır. (Fetevay-ı Hindiyye, V, 358).

Ancak bu konuda bir ayet ya da hadis bulunmamaktadır. Öte yandan diğer bazı kaynaklarda yapılan bu değerlendirmenin uygun olmadığı ifade edilmiştir. (Büceyrirni, Tuhfetü’l-Habib, I, 364)

80-