1-(Bazı) İnsanlar, Allah’ı kolayca aldata bilecekleri bir çocuk zannediyorlar, ama (al-da-nı-yor-lar)
2-(Bazı) Müslümanlar, iyilik yaparken Allah’a rüşvet vererek dünyalık işlerinin yolunda gitmesini amaçlıyorlar.
3-Akif ne de güzel özetlemiş: “Müslümanlık nerede bizden geçmiş insanlık bile…”. Nurettin Topçu ise bunu ayrıntılı söze dökmüştür. “Hizmetine ömrümü harcadığım memlekette, dostlarım kalmadı gibi bir şey. İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş. Ahlaksızlığın ummanı olan bu Şark’ı yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. “Müslümanız diyen insan yığını’ yok mu? Onlar, Şark’ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. Yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark’ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlak; ne de Allah uzanır bunlara… Bunların önce her şeyi bırakıp, insanlık devrine girmeleri lazım…” (11 Nisan 1965 tarihli mektup) Bu değerlendirmeye kalıbımı basıyorum…
4-“Vay o namaz kılanların haline ki onlar kıldıkları namazdan gafildirler (Maun Suresi 4-5. ayetler)”. Bu ayet-i kerimeyi ilk okuduğumda ne anlama geldiğini pek idrak edememiştim. Şimdiki tefsirlerde geçtiği şekliyle “Namazı ciddiye almazlar”, “namaza önem vermezler” şeklinde düşünmüştüm. Ama yıllar geçtikçe bundan çok daha derin manalarının olduğunu öğrendim. Vay (o) namaz kılanların haline ki… (gösteriş olsun diye kılarlar, kılarlar ama her günahı da işlemekten geri kalmazlar, kılarlar ama…)
5-Toplum bitmiş, haya sıyrılmış, ahlak erozyonu ve alev evlerin içini sarmış. Gözyaşımın sebebi budur.
6-Hoca değil misin toplumu düzelt diyorlar, ben ise şu hikaye ile cevap veriyorum;” Adamın birisi demiş ki: hz. Musa’nın İncil’inde geçen bir hadisine göre… burada hangisini düzelteyim? Hz. Musa’yı mı? İncil’i mi? Hadis’i mi?…” söyleyin bana hangisini… Kurumlar görevini yapmamış, birey yapmamış…
7-Toplum arasında dinden ziyade kültürün baskınlığı göze çarpıyor. Kültürel uygulamalar dini zannediliyor. Bir de Kuran’da da var dedin mi? ….al sana yeni islam/din. Yeni Dini Hareketler’in ortaya çıkmasının temel sebebi bu olsa gerek
8-Hased, gıybet, yalan, zina ve faiz alma/verme toplumun en büyük hastalıkları.
9-Gönüller yapan insanlar, bu toplumda ne kadar da azalmış/dışlanmış…
10-Halk arasında yanlış olarak kullanımı: “Her iyiliğin içinde bir kötülük, her kötülüğün içinde bir iyilik vardır”. Doğrusu; Bakara Suresi 216 (Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.)
11-Sağlam temeller üzerine inşa edilemeyen yuvaların yanı sıra zina, cinsel sapkınlık (eşcinsellik, kendi kızına/kardeşine tecavüz)… vb gibi günahlar hızla yaygınlaşmakta ve toplumun ölümü gerçekleşmektedir. “İntihar” konusunu araştıran bir akademisyenin ortaya koyduğu gibi
12-Öğrencilerim: “hocam bir insan 30-40 yıl günah işliyor ama karşılığı ebedi cehennem oluyor, bu adalet mi?” diye sorduklarında kitabi cevaplar verirdim. Bilmezdim bu insanların milyon insanın hakkına zevkle girdiklerini…
13-Peygamber efendimizin buyurduğu gibi “Zevkleri acılaştıran ölümü sık sık hatırlatın (Tirmizî, Zühd 4; Nesâî, Cenâiz 3; İbni Mâce, Zühd 31)” insanlara/müslümanlara, zira hiç ölmeyecek gibi, hiç hesaba çekilmeyecek gibi, hiç uyandırılmayacakmış gibi yaşıyorlar.
14-Mümin kimse Allah için yaşamadığında (diğer insanlara faydalı olmadığında, düşünmediğinde, üretmediğinde, merhamet etmediğinde) ölmüş demektir. Ben de faydalı olduğum (yazdığım) sürece yaşayacağımı bilerek hareket ediyorum.
15-Sahipsiz olmak/hissetmek mümin için en büyük acı … (Allah’ım herkesin var bir sahibi… kimsesiz kaldık ey kimsesizler kimsesi)
16-Milli Piyango’ya ne kadar “haram”, “kumar” , “günah” derseniz deyin toplum bunu Allah’ın bir hediyesi, kaderin cilvesi veya Şans olarak görüyor.
17-Ahir zamanda batmadığımız günah kalmadı; “zina, faiz, kumar, yalan, haram yeme, gıybet, zulüm ve öldürme” (günahlar) çerez yemek gibi/kolay bir şekilde işleniyor, “Ne ağzımız ne kalbimiz temiz artık”… Allah’ın huzurunda işimiz/hesabımız çok zor.
18-İslam’ı Hıristiyan iken Müslüman olmuş (youtube’da videolar var) kişilerden dinliyorum, inanılmaz mutluluk duyuyorum. Size de tavsiye ederim; Avustralyalı genç, papaz iken Müslüman olan ve manastırda yetişen bu kişilerin hidayet yolculuğu… Kuran’ı bulmaları, inançlarını sorgulamaları, hayatın anlamı konusunda önemli ip uçları sunuyor izleyenlere.
19-İnsan, Allah’a küser mi küser… Buna hakkı olup olmadığını tartışmıyorum. Bunun sebebi; hadiselerin onun istediği gibi değil Allah’ın istediği gibi meydana gelmesidir. Örneğin başımıza kötü bir hadise gelince (bizce kötü) malımızı/sevdiğimiz bir şeyi kaybedince bunu kabullenemez ve Allah’ım beni terk ettin, neden bu benim başıma geldi deriz, (imtihan dünyasında olduğumuzu unutarak) halbuki bunlar imtihanın bir parçasıdır. Bize zarar görünen Yaratıcı için fayda ve (en başta bizim için) Müslümanlığımızın kanıtıdır. Bir başka durum ise hadiselerin bizim keyfimize göre değil Allah’ın hikmetlerine göre meydana gelmesidir.
20-Gördüğüm o ki Batı’da adı gavur kendi (sıfatları/özellikleri) Müslüman önemli bir zümre oluşurken, bizde adı Müslüman kendi gavur (dinsiz) bir güruh var.
B-HAYAT
21-Ülke’de iş yaptırmak için anahtar kelime; “seni görürüm”.
22-İnsanlar sözlerine “yanlış anlama” diye başlıyorlarsa kesinlikle yanlış anlaşılacak sözler geliyor demektir.
23-Daha çok okudukça, öğrendikçe acınız katlanıyor. (Bildiğimi bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz, Hadis-i Şerif’i ruhumda)
24- Bu dünyaya bir eser (hoş sada) bırakmaya geldik. Tezek olmaya değil…
25-Eğer inançlı bir kişi iseniz şu ayeti aklınızdan hiç çıkarmayın ve ona göre plan yapın:“Ey mü’minler!) Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hâli (sizin de) başınıza gelmeksizin (kolayca) Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle fakirlikler ve hastalıklar dokundu ve öyle (belâlarla) sarsıldılar ki, hattâ peygamber ve berâberindeki îmân edenler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman!’ diyecek (hâle gelmiş)lerdi! Dikkat edin, şübhe yok ki Allah’ın yardımı yakındır (Bakara Suresi, 214. ayet)”.
26- Kendiniz zor durumda bile olsanız “sadaka” verin. “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır”… Bakara Suresi 267. Şuan karşımda yer alan çöp kutusundan 4 zümre insan geçiniyor (biri kağıtları, biri metali, biri şişeleri topluyor, biri işe yarar bir şey bulmak için kurcalıyor). Ama sadaka verirken unutmayın;
*-Sadaka sizi muhtaç hale getirmemeli, verebildiğiniz kadar verin. Ayette geçtiği şekliyle iyi maldan verin,
*-Sadakayı verdiğiniz insan iyi biri olsun, verdiğiniz sadaka ile gidip günaha girmesin
*-Her ibadette olduğu gibi bunu yalnız Allah için yapın.
*-Sadakayı gizli, Zekatı açıktan verin.
27-İnsanlar köpekler misali… menfaati olmadıkça kuzu gibiler, ne zamanki ortaya bir kemik atıldı (menfaat) o zaman canavarlaşıyorlar. O zaman gerçek yüzlerini görüyorsunuz. Mevlana’nın talebeleri ile insan konusunda konuşmasında olduğu gibi…
28-Dostluk, diğergamlık, akrabalık, vefa, sözünde durma günümüz insanında ölmüş/kalmamış.
29-İnancınızı yaşarken türlü türlü imtihanlar yaşayacaksın, buna karşılık inanmayanlar ve inanıp inancının gereğini yapmayanlar, çakır keyf olacaklar.Bunu hazm edemeyeceksiniz. Hz. Musa gibi “‘Rabbimiz! Şübhe yok ki sen, Fir’avun’a ve ileri gelenlerine dünya hayâtında ziynet (şa’şaa) ve mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye (mi bunlara mal mülk verdin)? Rabbimiz! (Artık) onların (o azılı kâfirlerin) mallarını yok et ve kalblerini şiddetle sık, öyle ki, elemli azâbı görünceye kadar îmân etmesinler!(Ehl-i îmâna yaptıklarının cezâsını görsünler!)’ (Yunus Suresi 88. ayet).
30- En çetin imtihan günlerinde İnsanlar, işini kaybetmemek için her şeyini (ahiretini, eşini, evladını, sağlığını, huzurunu…) kaybetti.
31-Okumuş cahil yetiştirmek en büyük marifetimiz. Adamın tek marifeti ona giydirilen makam. Onu çıkardığında kıymetsiz bir parça. Bir Aydın’da karşılaştığım bir emniyet müdürü ile sohbetimden kalan…
32-Bir ülkede genelevin bekçisi, ömrünü ilme adamış bir akademisyenden başı dik gezebiliyorsa o ülke batmış demektir.
34- Hayatta sadece kötülük yok iyilik de var, hep acı yok mutluluk da var. Aşk da var. Gülmek de ağlamak da… Yarının Mimarlarına düşen; geceleri gündüzlere katmak, düştükleri yerden kalkmak ve hakkı ifa etmektir.
35- Bu hayatta insan kendine benzettiklerini (kendini bulduklarını) seviyor; aynı acıları yaşadığı, aynı şeylere gözyaşı döktüğü, aynı mutlulukları paylaştıklarını… Ancak her sevgi/aşk karşılıklı değil, takılıp kaldığınız, bakmaya doyamadığınız sevmeye kıyamadıklarınız başkalarının oyuncağı olmayı tercih edebiliyor. Sevdiği hiçbir şeyden vaz geçmemiş benim gibi insanlar bile “bana düşen güzel bir sabırdır (Yusuf Suresi 83)” diyebilmelidir. Hayat bu… kışı da var, baharı da, kimi zaman gelincik, kimi zaman gül, kimi zaman karanfil açar.
36- Coğrafya ve Tarih, Kaderiniz oluyor; heba edilen nice zaman, kişi ve değerimiz var.
37- Üzülmeyin/Küsmeyin namuslu olup mağdur olduysanız. Bu ülkede yaşamanın cilvesidir; Muhsin Yazıcıoğlu, Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet… vb daha niceleri suçu olduğu için değil, farklı görüşleri sebebi ile ÇİLE çekmişlerdir. Ama bir gün gelmiş, halk onları hak ettikleri konuma getirmiş ve baş üstünde (öldükten sonra olsa da) gezdirmiştir. Er ya da geç bu olacaktır (İnşallah). 2017 yılında köyümde bayramlaşma yapılırken herkes benden kaçıyordu. 2018 de normal bayramlaştılar kaçanlar çok azdı. 2019 bayramında 60 yaşındaki insanlar bile ayağıma gelmeye başlamıştı. Ben yerimi ve duruşumu hiç değiştirmemiştim. Günahkârız Rabbim affetsin. Ama adamlığımızdan ödün vermedik. İnanıyorum önümüzdeki yıllarda bu halk bizi önüne katacak, başında taşıyacak ve temsilcisi yapacaktır.
38- Hayat yolculuğunuzda her karşılaştığınızı “kazanım” olarak heybenize doldurun. Biliyorsunuz bardak dolmadan taşmaz. Bir gün New York’da bir gün Çin Çin’in sokaklarında olabilirsiniz. Kimi zaman günde 1000 tl harcarsınız, kimi zaman ayda 1 lira bulamazsınız. Jack Ma’nın hayatını okuyun, Steve Jobs’ın Stanford Üniversitesindeki mezuniyet konuşmasını dinleyin. Hayat birbirinden kopuk dizelerden oluşmaz. “Günü geldiğinde” kazanımlarınızı dünyaya mal edin. Dünya ancak böyle değişecektir.
39- Umberto Eco’nun, kendisine ait 30 bin eserden oluşan kütüphanesi vardır. İtalya’da profesördür. İlk eseri; “Gülün Adı”nı 48 yaşında yayımlamıştır. Bu eser dünya üzerinde 30 milyon adet satılmıştır. 6 eser daha yazmıştır. Her eserini 6 şar yılda hazırlamıştır. Focult Sarkacı’nı hazırlaması ise 8 yıl sürmüştür. Emek, çalışma gayret olmadan iyi bir yazar olmak mümkün değildir. Bu hayatta insana gayretinin karşılığı vardır.
40-
C-AHİRET
41-Cenneti Kazanmak Kolay Değil, bunun için malınızı, ömrünüzü ve canınızı vermeniz gerekecektir. “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır (Tevbe Suresi 111. ayet)”.
Abdullah bin Revaha, Akabe Biatı’nda: “Ey Allah’ın Rasulü, seni korumamız, malımızı Allah yolunda harcamamız, canımızla mücadele etmemiz karşılığında bize ne var?” diye sordu. Peygamber efendimiz: “Cennet” dedi. Mal ve can karşılığında Cennet, işte en kârlı ticaret. Az şey verip çok şey alma bu.
42-İnsanlar “malayani şeyler ile” ömrünü tüketiyor. En lüzumsuz şeyler için saatler harcanıyor. Örneğin 90 dakikalık bir maç 43200 dakika (1 ay) konuşuluyor. Bir apartman toplantısı 5 saat sürüyor… İnsan Allah, ahiret ve ebedi hayat içinse kılını kıpırdatmıyor.Hadis-i şeriflerde buyrulur ki: (Malayani şeyleri terk etmek, kişinin Müslümanlığının güzelliğindendir.) [Tirmizi]
43-Necip Fazıl’ın dediği gibi “divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun…” 2 kişi bile kalsak divane olacak ve ahiretimiz için yaşamaya/yaşatmaya devam edeceğiz (inşallah).
44-Hz. Adem, Cenneti gördü (Cennette yaratıldı) ki neyi kaybettim neyi kazandım bilsin, sonra dünyaya gönderildi. İnsan peygamber de olsa şeytanın tuzağına düşebilir. Hz. Adem, ebedilik için bu günaha yeltendi. Bundan sonra Hz. Adem düşündü nasıl aklanırım, daraldı sonra tövbe ile felaha kavuştu. Allah ona nasıl dua (ve tövbe ) edeceğini öğretti. Ona isimleri öğrettiden kasıt, bu ağaç bu böcektir’den ziyade ‘öğrenmeyi (bilimi) öğretti’dir.
45-Meşhur hikayedir. Halk, Timur’un hediye ettiği file bakamaz olunca Nasrettin Hoca’ya gelip yardım isterler. Hoca kabul eder ama benimle gelirseniz giderim der. Zira Timur’un hiddeti dillere destandır. Neyse huzura varılır. Hoca bir bakar halk korkudan tabanları yağlamıştır. Hoca ne yapsın, yutkunmuş ve “Efendim halk gönderdiğiniz filden pek memnun ikincisini istiyorlar” der. Kıyamet günü Şeytan ve Avaneleri de insanı böyle yarı yolda bırakacaktır. Bakmayın size vesvese (gaz) verip günah deryasına daldırmalarına…
Cenab-ı Allah, Tahrim Suresi 66/10-12. ayetlerde iki Salih Kulun, Peygamberin nikâhı altında olup kaybeden, ebedi cehennemlik olan Hz. Nuh’un ve Hz. Lut’un karısına karşılık iki cennetlik saliha kadını örnek verir.
Onlardan ilki Firavun’un hanımı (Asiye)’dir. Sihirbazların Hz. Musa’nın mesajına iman ederken Firavu’nun el ve ayaklarını çaprazlama kesme tehdidine “Bize vız gelir.” dedikleri gibi sonu ölüm olan kor bir ateşi, yani imanı seçmiş ve şöyle dua etmiştir:
“Rabbim! senin katında benim için Cennette bir ev yap. Beni Firavun’dan ve onun kötü işlerinden kurtar. Hem beni bu zalimler topluluğundan kurtar.”
İkincisi ırzını korumuş, Cennet kadınlarının sultanı Hz. Meryem’dir. O da kavminin bütün iftiralarına ve bütün zorluklara rağmen kendisine yüklenen ağır sorumluluğun üstesinden gelmiştir.
Bu bölümleri okurken, bu zorlu süreçte gördüm ki;
Kadın vardır; Yel gibidir. İyi gün dostudur. Eşi zorluklar içerisindeyken, onu bırakır, bütün sorumluluklardan kaçar. Arkasında nahoş bir koku ve eser bırakır.
Kadın vardır; Kokusuz parfüm gibidir. Zorluklara kısa bir süre dayanır. Ne kendisine ne bir başkasına yetebilir.
Bir de kadın vardır; Misk-ü amber gibidir. Cennetten bir esintidir. Neye değerse hangi ortama girerse güzel bir koku bırakır. Sadece insan değil, tüm varlık onunla yeniden kendine gelir. Eşinin tüm kederini alır. En zor durumda ebediyet arkadaşını yalnız bırakmaz. Gül gibi açar, neşe saçar. Çocuklarını en güzel şekilde yetiştirir, yönlendirir, rehberlik eder. Yerine göre gözyaşını içine akıtır. Bir işte çalışır eşine de bakar. Akrabalık bağlarını ihya eder. İşte gönül sultanı olan o kadınları yâd etmenin yazısıdır bu. Zira günümüzün Cennet kadınları onlar oldular.
Süleyman Bey’in bana anlattığına göre onları “hurma dalım” diye sevmeli. Zira Hz. Hatice’nin babası eşine “hurma dalım” diye seslenirdi. Çünkü hurma ağacı, izzetli, cömert ve insana hayat sunan bir gıdaya sahipti. Eğildiğinde bel veren, sarsılmaz destek, başı göğe erse de tevazu ile dal veren, her mevsim meyve veren, eksilmeyen, sevgide çoğalandı.
Bedelini ödemeden sahip olduğumuz hiçbir şey olmadı bu ülkede… Sevdamızın bile bedelini ödedik, ‘armut piş ağzıma düş’ bir hayat yok bu coğrafyada. Fakat şimdi anlıyorum ki daha ödenecek nice bedeller var.
Mademki ölüm var, mademki bu dünya ebedi değil, o zaman hak bildiğimiz doğruyu şimdi anlatacağım hikayedeki gibi söylemekten çekinmemeliyiz. Zira bizim mükafatımız, dönüşümüz ve hayatımız ancak Allah’a aittir. (Doğruyu söylemeyip, susarsak “dilsiz şeytan”dan, “cehaletin babasın”dan ne farkımız kalır?)
Ortaçağ Avrupasında üç kişi giyotinle idama mahkûm olur. Bu mahkûmlardan biri papaz, biri hâkim, biri de fizikçidir…
İdam sehpasına ilk papaz çıkarılır. Papazın başını giyotinin altına yerleştirir ve sorarlar:
– Son sözün nedir?
Der ki:
– Ben Tanrı’ya inanıyorum, O beni kurtaracaktır. Tanrım… Tanrım… Tanrım…
Giyotini indirdiklerinde boynuna birkaç santim kala giyotin durur. Halk şaşırır ve hep bir ağızdan bağırır:
– Onu serbest bırakın; Tanrı sözünü söylemiş ve onu korumuştur.
Böylece papaz idam edilmekten kurtulur…
Sıra hâkime gelir, ona da sorarlar:
– Demek istediğin en son söz nedir?
Hakim der ki:
– Ben papaz gibi Tanrı’ya inanmıyorum. Ama adalete güveniyorum. Adalet… Adalet… Adalet…
Giyotini indirirler, giyotin hâkimin de boynuna birkaç santim kala durur…
Bunun üzerine insanlar tekrar şaşırır ve bağırırlar:
– Adalet sözünü söyledi, onu serbest bırakın.
Böylece hâkim de boynunun kesilmesinden kurtulur…
Sıra fizikçiye gelir. Ona da
– Son sözünü söyle, derler
Fizikçi:
– Ben ne Tanrıya inanan bir papazım, ne de adalete güvenen bir hâkim… Bildiğim tek şey şudur: Giyotinin ipinde bir düğüm var ve o düğüm giyotinin tam inmesine engel oluyor.
Görevliler giyotini kontrol edince gerçekten de bir düğüm olduğunu görürler. Düğümü açıp tekrar bırakırlar. Hızla inen giyotin fizikçinin başını bedeninden ayırır…
Toplumdaki “düğümler” ve sorunlara işaret edip gerçekleri söylemenin de acı sonuçları olabilir!.. Tıpkı bu hikayedeki gibi…
Gerçeğe talip olanlar, bedel ödemeyi de göze alanlardır…
Aklımın bir köşesi hep Roesia Ressort’ta olsa da bu memleketin yiğit evlatlarını unutmuş değilim. Onları unutmak; kendimi unutmak demektir. Musibetlere maruz kalmış sayısını bilemediğimiz nice kadın-erkek, helal süt emmiş namuslu insanlar var. Onlara teselli olarak ne yazabilirim derken; Peygamber efendimizin (sav) iltifatı aklıma geldi.
Peygamber efendimiz ashabı ile bir gün sohbet ederken; “Ah keşke bana doğru, havuza gelen kardeşlerimi bir görsem de, içlerinde şerbetler olan kaselerle onları karşılasam. Cennete girmeden önce, onlara (Kevser) havuzumdan içirsem.” Bu sözleri üzerine ashabı ona: “Ey Allah’ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz?” dediler. O şöyle cevap verdi:“Sizler benim ashabımsınız (arkadaşlarımsınız). Benim kardeşlerim de beni görmedikleri hâlde bana inananlardır. Mutlaka ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman edenlerle gözlerimi aydınlatmasını istedim.” (Ramûzu’l-Ehadis s. 361, 4460 hadis (Ebu Nuaym, İbn-i Ömer’den) Ayrıca bk. Hak Dini IV, 2731)
Bu hadisteki “kardeşlerim” iltifatı ahir zamanda yani peygamberimizden sonra gelen tüm Müslümanlar içindir. Buna mazhar olma ise sahabe gibi Allah’tan gelen her şeye onun için sabretmek ile elde edilir.
Sabır; günahlara girmemek için sabır, ibadetlere devam için sabır, gelen musibetlere sabır…. Musibetlerin sağanak yağmur gibi yağdığı bu günlerde sabır… Kula düşen isyan etmeden varlıkta da yoklukta da, makam sahibiyken de makamını kaybetmişken de, sağlıkta da sağlığını kaybettiğinde de, yani her hal üzere Allah’tan razı olmasıdır. Buna karşılık Allah kulundan razı olacaktır.
Bu hal de imanın bir derecesidir. Yani herkes bu seviyeye ulaşamayabilir. “Hoştur bana senden gelen: ya hilat ü yahut kefen, ya taze gül yahut diken, kahrın da hoş lutfun da hoş … Gelse celalinden cefa, Yahut cemalinden vefa, İkisi de cana safa: Kahrın da hoş, lutfun da hoş. (Yunus Emre)”
…..
Derdimiz teselli bulmak ise her şey bizim için bakın Barış Manço ne güzel ifade etmiş;
Benden Öte Senden Ziyade
Bu akşam yine garip bi hüzün çöktü üstüme Hücrem soğuk, bir tek sen varsın düşlerimde Demir kapı yine kapandı, ağır ağır üzerime Kelepçeler yine vuruldu, kilit kilit yüreğime
Derin derin soluyorum seni gecelerce Duvarlara kazıdım ismini her köşeye Dudakların şeker gibiydi, baldan öte baldan ziyade Pembe pembe yanakların, gülden öte gülden ziyade
Sabret gönül sabret, sakın isyan etme Bir gün elbet bitecek bu çile, isyan etme Dört kitaptan başlayalım istersen gel söze Orda öyle bir isim var ki kuldan öte kuldan ziyade Onu düşün ona sığın, o senden öte benden ziyade
Bir sabah elbet güneş de doğacak penceremde Ama bil ki ateşin hala yanacak yüreğimde Göz yaşlarım akıp gidecek, selden öte selden ziyade Bir canım var vereceğim, baldan öte baldan ziyade
Sabret gönül sabret, sakın isyan etme Birgün elbet bitecek bu çile, isyan etme Dört kitaptan başlayalım istersen gel söze Orda öyle bir isim var ki kuldan öte kuldan ziyade Onu düşün ona sığın, o senden öte benden ziyade
Bir ben var ki benim içimde, benden öte benden ziyade Bir sen var ki senin içinde, senden öte senden ziyade Bir ben var ki benim içimde, benden öte benden ziyade Bir sen var ki senin içinde, senden öte senden ziyade Bir ben var ki benim içimde, benden öte benden ziyade
Mafya denilince şüphesiz akla gelen ilk kişi “Al Capone’dur. Ben burada onun filmlere konu olan hayatını, siyaset ile derin bağını ve kendini vatansever olarak yutturmasını anlatmayacağım. Kendi yaşadığım deneyimden hareketle bazı sonuçlar çıkarmaya çalışacağım.
Eskiden TRT’de bir program vardı; “Ömür Dediğin”. Programda insanlar hayatlarını anlatıyorlardı. Hepsi ayrı birer romandı. İşte benim hayatım da böyle ancak biraz farklı “garip bir roman”… Kimler yok ki bu romanda; farklı dinler (yahudi, hıristiyan, budist, sih, dinsiz…) farklı kültürler, ezoterik yapılar, istihbaratçılar, tapınakçılar, masonlar, hizbuttahrirciler, teröristler, mafyalar ne ararsan var.
Kitabımda farklı başlıklar altında bu deneyimlerimi sizin ile paylaşacağım. Burada kendilerini öyle tanımlamasalar da biz halkın indindeki meşhur ifadesi ile “mafya” olarak gördüğümüz insanları anlatacağım.
Bir gün hayat üniversitemin koridorlarında dolaşıyorum. Aklım çoğunlukla yazmak istediğim yeni kitabım; “Roesia Ressort”ta olmasına rağmen bugün bakalım hayat bize neler öğretecek diye düşünüyorum. Derken Audi A5 marka bir araç iş yerimin kapısına yanaştı. Arabadan görünüşleri birbirinden bir hayli farklı 3 kişi indi. Ben biraz görmezden geldim. Misafirimiz ve arkadaşım onları bekliyormuş. İçeri buyur ettiler.
Üç kişiden önden gelen kurşuna kafa atacak tipten biriydi. İkincisi biraz daha oturaklı ama sert mizaçlı gözüküyordu. Üçüncüsü kulağında küpesi, dikkat çeken dövmeleri ile nesil çatışması yaşayan genç ergen bir kişiye benziyordu. Onlarla ilgili ilk izlenimlerim buydu.
Odaya geçtiler, çay kahve faslından sonra sohbet başladı. Konu bizim misafirin müteahhit olan gence vaad ettiği işi yapmaması ve 70 bin TL borçlu olmasıydı. Arkadaşım bu kişileri uzlaştırmaya çalışıyordu. Bir orta yol gayet medeni (!) konuşmalar içerisinde arandı. İçlerinden en kaba saba tipli olan esmer, orta boylu ilki; pek konuşmuyor. Ancak yer yer “güzel söyledin, baş tacısın” kelimeleri ağzından düşmüyordu. Karşısındaki borçluya: “Bak kardeş biz çözüm bulmaya geldik sen artistik yapıyorsun” diye inceden inceye ayar vermeyi de ihmal etmiyordu. Onun hayat anlayışına göre; bir kimse borçlu ise ve borcunu ödeyemiyorsa kafasına sıkması gerekiyordu. Arkadaşı böyle yapmış, işin yol ve yordamını en güzel şekilde göstermişti.
Diğerinin burnundan gelen sesinin yanı sıra babacan tavırları, “Abicim biz adam kazanırız, kaybetmeyiz”. “Hızlı yaşayan hızlı ölür”…vb gibi biraz felsefe dolu söylemleri dikkatimi çekiyordu. Onun felsefede zirve yapan en net ifadesi:”insan kendini ve ailesini riske etmez” oldu. Sonradan öğrendim ki bu kişi mürekkep yalamış, hatırı sayılır imkanlara da bir dönem sahip olmuş, ticaret erbabı bir kimseymiş.
Üçüncünün bir hayli zengin, 35-40’ında bir iş adamı olduğunu zaman sonra anlıyorum. Babasının Aydın’da halen çalışan bir fabrikası varmış. İşleri gayet iyi olduğundan Dubai’de iş yerleri açmışlar ve orada ekonominin bozulması üzerine Türkiye’ye dönüş yapmışlar. Kıvırcık saçlı, piyasaya yabancı, peltek konuşan bu kişi şimdide lüks konut projeleri ile mütaahitliğe soyunmuş.
Söz konusu kişilerden ilki hariç diğer ikisi ile bir kaç kez daha görüştük. Beraber kahvaltı yaptık. Çay içtik. Kuran’dan, dinden, sağlıktan, hacamattan, Menzilcilerin etkilerinden, ekonomiden, ticaretten bahis ile muhabbet ettik. Belki de beni en çok kahreden sohbet konusu; avam arasında bir hayli itibar gören; “Türkiye’nin dünyada hiçbir devletin sahip olmadığı; “bor” gibi madenlere sahip olması, ancak 2023 yılında bu madenleri çıkarma hakkı olacağı” söylentilerine onların da inanması oldu. Tam da Kaz dağlarında Kanadalı firmanın maden çıkardığı günlerdi.
Onlardan Dubai’de işlerin neden bozulduğunu, doların diğer para birimleri karşısında değer kazanmasının etkilerini öğrendim. En son ayrılmalarına yakın ortam oluştu bana neden “hoca” dendiğini sordular, kendimi tanıttım. Karşısındakileri korkutan kişinin yüzü solmaya başladı. Rengi ton ton attı. Sarıdan başladı mor renge doğru siması değişti. Ayrılırken bana daha saygılı hitap ediyordu.
–Peki mafya benim gibi üflesen uçacak bir adamdan neden korktu?
-Korktu çünkü benim gibi adamları iyi tanıyordu. Hayatının bir döneminde benim gibi insanlar ile tanışmıştı. Satın alamayacağı kişileri biliyordu. Bu kişileri yabana atmayın feleğin çemberinden geçmiş kişilerdir. Kimleri nasıl korkutacaklarını, kimleri nasıl satın alacaklarını iyi bilirler. Adamı gördüler mi tanırlar…
Şahıs zamanında İzmir’de büyük bir güvenlik şirketinin sahibiymiş. Emrinde binlerce silahlı/silahsız eleman çalışmaktaymış. Söylediğine göre; uyuşturucu, fuhuş, gasp… vb gibi hiçbir kötü fiille, organize suçlar ile işi olmamış. Ancak zamanında bir operasyon yapılıp, CMK’nın tüm katalog suçları ile itham edilmişler. İçeride biraz da yatmış. Sonra nasıl oldu ise tüm suçlamalardan beraat etmiş. Bir komiser onları karşılamış ve sizin gibi değerli insanlara bu yapılır mı demiş.
Bu olaydan aldığım ders ne ? Ne öğrendim?
1-Zengin insanların neden mafyaya ihtiyaç duyduğunu öğrendim. Piyasada düzenbaz sürü ile insan var. Hayatını hep dürüstlük üzerine kurmuş bir adamın iş yapması mümkün değil. Örneğin inşaatta parkeci parke çalar, bir diğeri işini düzgün yapmaz. Cepheci, sıvacı, elektrikçi, … herkesin farklı bir hilesi hurdası var. Dahası resmi işler hak getire diyeyim siz dönen dolapları hayal edin…
2-Kanunlar caydırıcı değil, esnek, suçlu ödüllendiriliyor sanki… Kimisi gelir bunlara çöker, dolandırıcısı ayrı… Adamlar ne yapsın? Kısa yoldan çare bu…
“Ya borç ya can” Yoksa adam seni dolandırmış mahkemeye ver, avukat tut para öde, mahkeme sürsün kaç yıl hakkını alacaksın, adamın üzerinde mal yok, yine hakkını alamadın.
3-Toplumumuzun adalet bilinci ve adalet mekanizmasına güveni yok. Bu kişileri belki kahraman görüyorlar. Ülkemizde adı medyada sıkça zikredilen mafyaların kahraman gibi sunulduğuna şahit olmuşsunuzdur.
4-Hocalık makamının bir Anadolu köyünden, İstanbul’daki seçkin ezoterik gruplara, Türkiye’den Amerika’ya, dağdan inmiş teröristinden mafyasına kadar herkes için saygın bir konum olduğunu…
Gazlı içeceklerin üzerinde ‘soğuk içiniz’ yazar. Onları bile içmenin usulü vardır. Lütfen mektupları; sessiz bir yerde, loş bir ışık altında, kelimelerin ruhuna inanarak ve size yazıldığını düşünerek okuyunuz. Sizin için burada fon müziği var. Mektupları okurken dinleyebilirsiniz…
https://www.youtube.com/watch?v=B8ZbbGJDnv0
***Metinde geçen karakterler tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum ve mekânlar ile ilgisi yoktur. Bu satırların her hakkı saklıdır. Telif hakları şahsıma aittir. İzinsiz kullanılması yasaktır.
…………….
Doktor Garip Bey: ” Adının harflerine bile aşığım, aynı gökyüzüne baktığımız müddetçe ben hep seni seveceğim Roesia….”
Roesia Ressort: Biliyorsunuz birlikte olmamızın imkânı yok, benden ne istiyorsunuz?
Doktor Garip Bey: Eğer bu sorunun muhatabı aklım ise sadece mutlu olduğunu, yüzünün geçmiş yıllarda olduğu gibi içten güldüğünü görmek. Eğer muhatabı rüyalarında bile senden ayrılmak istemeyen kalbim ise “Onun istekleri için bir kitap yazmak gerekir Roesia’m…”
Ahu gözlerini sevdiğim dilber (Roesia Ressort) Sana bir sözüm var diyemiyorum Sırrımı ellere veremiyorum Derdimi ellere diyemiyorum . ***
Al yanaktan aldığım azıktır Tarama zülfünü gönlüm bozuktur Öksüzüm garibim bana yazıktır Destursuz yanına varamıyorum(Neşet Ertaş)
Lütfen böyle yapma, senin bir sözün benim için dünyalara değer. Konuş benimle…
Uçurum uçurum gözlerine baktığım sensin, Dağ gülleri gibi hasret çektiğim sensin, Her gece uyku diye yattığım sensin, Ömrüme ömür diye kattığım sensin…
Giriş
Franz Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplar dünya edebiyatında en başta gelen eserler arasındadır. Kafka, nişanlı olduğu dönemde eserlerini Çekçe’ye çeviren güzel ve o sıralar evli olan Milena ile umutsuz bir aşk yaşadı. Birbirini görmeden karşılıklı mektuplaşmalarla tutku dolu aşka sürüklenen çift, 5 yıl süren mektuplaşmaları boyunca sadece 3 kez yüz yüze görüşebildiler.
Kafka, 1920 Nisan’ında, yağmurlu bir günden söz ederek mektuplarına başlar Milena’ya… Ölümünden kısa bir süre öncesine kadar bu mektuplar devam eder. Mektuplar ümitsizliğin, çaresizliğin ve tıkanışın anlatımına dönüşür. Çünkü Kafka için mektup yazmak; “… hayaletlerin önünde soyunmak demektir ki, onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. Yazıya dökülen buseler yerlerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları.”
-“Kalbimin içerisinde sen varken her şeye katlanabilirim”.
-“Bu gecede sana mutlu uykular dilerken; her şeyimi sana veriyorum bir solukta! Benim mutluluğum sende erimektir…”.
-“O kadar iyiydin ki, daha da yaklaştım yanına, sanki bu doğal hakkımmış gibi… ellerimi yüzüne koydum, öylesine mutlu, öylesine gururlu, öylesine özgür, öylesine güçlüydüm ki kendimi evimde gibi hissettim”.
Milena’ya Mektuplar
***
Mektuplar konusunda ülkemizde önemli eser bırakan kişi Sabahattin Ali’dir.
Onun 25 Mart 1935’te eşine yazdığı mektup şöyle:
“Benim Sevgili Aliye’m,
Mektubunu aldım. “Ben fena kız değilim, senin meyus olmayıp saadetin için hayatımı şimdi fedaya hazırım!” diyorsun. Aliye, bana böyle şeyler yazma… Sonra ben sana deli gibi âşık olurum. Senin ne iyi kız olduğunu biliyorum. Muhakkak ki hayatımda yaptığım ve yapabileceğim en iyi iş seninle hayatımı birleştirmek oldu.Bundan sonra ne diye kederli ve üzüntülü şeyler yazalım… İkimiz de yalnız neşeden ibaret mektuplar yazmalıyız. Mektubundaki “Beni istediğim kadar sevmezsen ölürüm” cümlesini belki elli defa okudum. Ah Aliye, seni isteyebileceğinden çok seveceğim. Benim nasıl sevebileceğimi göreceksin… İçim şimdiden İstanbul’a gelmek, seni görmek iştiyakıyla dolu… Şiir kitabının sonlarındaki yazıları kıskanma. Hiçbir zaman dolmamış olan boş gönlümün sesleridir onlar. Sen benim bütün kafamı ve ruhumu doldurduğun zaman bak neler yazacağım. Sana bu mektupla beraber bir şiir gönderiyorum. Bu şiir bütün mazim ile alakamı kestiğime alâmettir. Yeni bir hayata, aydınlık, sevgi ve fedakârlık dolu bir hayata atılmak üzere olduğumu biliyorum. Asıl senin için fedakârlık yapmak bana en büyük saadeti verecektir. Yalnız senin için yaşamak, hayatımdan senden başka her şeyi silip atmak istiyorum. Fikirlerimi, gayeleri seninle paylaşmak, doğru bulduğumuz şeylere beraber inanmak istiyorum.
Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku… Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. Fakat bu yetmiyor. Şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin.
Seni şimdiden çılgın gibi sevmeye başladığımı hissediyorum. Yazacağını söylediğin birçok şeylerden bahseden mektubunu beklerim. Derhal yaz. Uzun, çok uzun şeyler yaz…
Seni hasretle kucaklarım benim bir tanecik Aliye’m…”
………
***Burada Roesia’ya Mektupların tümü değil, bir kısmı (33 mektuptan 20’si) yayımlanmıştır. Mektuplarda metin sınırlaması da yapılmıştır.
ROESIA’YA MEKTUPLAR
Mektuplar, özlem ile başlamaktadır. Çünkü Roesia Ressort, Paris’teki üniversitesini tamamlamıştır (Konu bütünlüğü için 43. köşe yazımı; “Bela Aşk” okuyunuz). Şehirden ayrıldığını düşünen kahramanımız Doktor Garip Bey, Cemal Süreya’nın; “Şurama batan..” diyor şair, şurama batana özlem demeselerdi; bıçak derdim” sözünü tekrarlamaktadır. Çünkü bu duygu kimi zaman bir hançer gibi acı verirken, kimi zaman kalbini yakıp kavurmaktadır.
1.Mektup: Özlemim
Benim ahu gözlü Roesia’m, seni özledim, özledim seni…
Okulun bitmiş herhalde gittin. “Sen Gidince” adlı yazıyı bu duygularımı anlatmak için yazdım.
Özlemek satırlara nasıl yazılır ki! bir kelimedir ancak bir kitabın içeriğini barındırır bu kelime. Tatmayan bilmez ki! Bir çölün ortasında yapayalnız kalmak gibi… Kalabalıklar içerisinde binlerce göz arasında yalnızlık hissetmek gibi… Sensizlik gibi…
Karacaoğlan ne güzel söylemiş; Senden ayrılık ölümden de zor…
Gurbet eli bizim için yapmışlar Çatısını çok muntazam çatmışlar Ölüm ile ayrılığı tartmışlar Elli dirhem fazla gelmiş ayrılık
Karac’oğlan der ki telkin verince Ötüşür bülbüller gonca gülünce Ben orda yar burda böyle kalınca İster ölüm olsun ister ayrılık
İçim yana yana çıktım dolaşıyorum. Yokluğunda senin yürüdüğün yerlerdeyim. Seni, kokunu, senden bir anıyı arıyorum sokak-sokak çaresizce…
Sen benim ilhamımsın Roesia… Çarşılarda, pazarlarda, parklarda, ezgiler arasında hafif meltem rüzgarı altında o ilhamı arıyorum.
Gezdiğim yerlerden geçmiştin, yalnızca benim duyduğum erguvan kokun var, şimdi buralarda…
Senin canın sağ olsun da ben sensizlik özlemini çekmeye razı olurum. Sevdiğim, Özlemim, Roesia’m…
Ayrılık diye bir şey yok. Bu bizim yalanımız. Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var. Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun?
Güneş çoktan doğdu. Uyanmış olmalısın. Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi? Öyleyse ayrılmadık. Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.
……….
Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam; Seni özlediğim içindir. Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni; Seni özlediğim içindir. Yaşıyorsam; içimde umut varsa, Yine seni özlediğim içindir.
Sen yaban gülüm sen dağ çiçeğim Sen ruhu revanım sen yaşama sevincim Yasaklım adı bende saklım Senin adın kavuşmak olsun
3.Mektup: Yalnız Sen
Roesia’m yalnız sen vardın,
Geçen gün bir kahve içelim demiştim. Amacım geçmiş günleri yad etmek hem de gelecek için bir kaç konuyu konuşmaktı. Aksilikler peşimizi bir türlü bırakmadı, sonuçta bir araya gelemedik.
Anlasana Roesia’m, benim için her zaman içtiğim kahvenin bir anlamı yoktu. Çoğu insanın adını ve tadını bilmediği kahveler içtim. Americano, Espresso, Latte, Latte Macchiato, Cappuccino, Sütlü türk kahvesi, Damla sakızlı, Dibek, … adı her ne olursa…
Mekanın da önemi yoktu. Yemen, Joy, Keyfeni, Latife, Mokka veya bir köşe başı kahvesi
Her zaman olduğu gibi önemli olan yalnız sendin. Seninle birlikte bir şey yapmaktı. Aynı mekânı ve zaman dilimini paylaşmaktı. Konuştuklarımızın bile anlamı yoktu. Yanımda bulunsan ve sussan bile en güzel sohbeti yapmış olacaktık.
Bir göz hatırına nice gözler sevilir Roesia’m. Geçmişte bu ülkenin güzelleşmesi için çalışmışsam, sen güzel bir ülkede yaşayasın diyeydi… Şuan başkalarına ve arkadaşlarına iyilik ediyorsam senin iyi olduğunu bilmek içindi…
……….
4.Mektup: Şans
Şansız olduğundan, talihinin olmamasından dem vuruyorsun biricik Roesia’m,
Hayal pencerenin önünde tuğlaların örüldüğünü söylüyorsun. Halbuki şuan dünya üzerinde yaşayan yaklaşık 3,5 milyar kadın arasında, belki tarihte sayısını bilemediğimiz kadınlar arasında sonsuza dek adı yaşayacak olan çok az kadından birisin… Adın Leyla ile, Aslı ile, Şirin ile, Hürrem ile, Züleyha ile Afrodit ile, Heloise ile, Beatrice ile Josephine ile, Milena ile, Eva Duarte ile bir anılacak…
Sen bu dünyadan ayrıldıktan sonra bile yaşayacak olanlar adını bilecek.
Sen bu kalpte, bu kitapta, bu satırlar arasında hep yaşayacaksın…
Belki dünyanın en güzel kadını, en iyi film yıldızı, en önde gelen şarkıcısı, sen olmak isteyecek. Sana yazılan satırlara aşık olacak nice genç… Diyaloglarımız tiyatro sahnelerinde yeniden seslendirilecek. Sana yazdıklarım bestelenecek ve dilden dile ulaşan şarkılar olacak Adın “Mihriban” gibi yaşayacak.
Ahu gözlerin hayalleri süsleyecek, ressamlar onları çizmek için yarışacak.
Genç kızlar senin saçlarını taklit edecekler. Senin gibi saçlarını örecekler.
Belki sana benzemek için sahte ‘ben’ koyanlar olacak iki yanağına…
Talihsiz olmak mı? Ah Roesia’m sen talihini yıllar sonra anlayacaksın. Ama o gün korkarım çok geç olacak
………
5.Mektup:
Dünyada nice lüzumsuz iş peşinde koşarız Roesia’m,
Kimisi Candy Crush oyununun başında yıllar harcar. Kimisi ömrünü kahve köşelerinde, oyun masasında tüketir. Ömür, insanların en pervasız harcadığı sermayedir. Bir sigara kadar değer verilmez ona…
Ben lüzumsuz bir hayat yaşamadım. Dolu dolu günler geçirdim. Her iklimde yaşadım. Dünya nimetlerinin temiz olanlarını tattım. Bir değil bir kaç hayatı bir arada yaşadım. Daha da rahat günler yaşardım. Bir elim yağda bir elim balda günler geçirirdim. Fakat ben bunları değil derdi, adam gibi yaşamayı seçtim. Benim için zorlu bir dönem başlamıştı. Sonra sen çıktın karşıma…
Derdim gibiydin. Dahası gül yüzün vardı. Ahu gözlerin vardı. Kızıl goncaya benzeyen dudakların vardı… Derdimi sevdiğim gibi seni de sevdim.
Sadece bu tercihim için bile “deli olmakla” itham edilebilirim. Geçmişimden şunu öğrendim ki; gerektiği gibi yaşamaya özen gösterirken mutlu bir yaşam sürmeyi es geçmişim. Başkalarının hayal edemeyeceği şeyler yaşadım. Ancak sevgileri yarınlara bıraktım. Bu yüzden sende bu kadar ısrarcıyım. Kendime ‘bir daha aynı yanlışı yapmayacaksın söz ver’ demiştim. Ben senin ile acı-tatlı ne yaşayacaksam onunla mutlu olacağım.
Çünkü belki de ilk defa doğru olanı değil beni mutlu eden şeyi yapıyorum. Hatasızlık üzerine kurulmuş bir düzeni değil. Özgürce hata yapmayı seçiyorum. İnan bununla daha mutluyum. Normalde affetmeyeceğim şeyleri gülerek karşılıyorum. Hayatın kendisi bu hatalar manzumesi…
6.Mektup: Teşekkür (19.07.2019)
Teşekkürler Roesia’m,
Bugün beni mutlu ettin. Bildiğin halde belki de ilk kez beni mutlu etmek istediğin için…
Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan mutlu ettiği anlardan biriydi. Tatlı bir tebessümün ve merhaban vardı yalnız,
Dahası bugün birlikte yeni şeyler öğrendik. Hayatımda en sevdiğim şeyi; öğrenme ve öğretme sürecini, hem de seninle tekrar yaşadım. Oliver Sacks’ın Karısını Şapka Sanan Adam kitabını öğrendim. Yazar, varlığının bile farkında olmadığımız duyularımızın küçük bir kısmını kaybettiğimizde neler olur? bunu bilimsel olarak ele almıştı. Peki Roesia’m, ya bize bu duyuları vereni unutmuşsak, onu tanımamışsak?
İsterdim ki bu süreçlerimiz devam etsin. Sen daha bir şey yaşamadın. Ama yaşasaydın sonuçta bu noktaya ulaşacaktın. İnanıyorum sen benden daha çok mutlu olacaktın.
……
7.Mektup: Kitap
Hep seninle bir kitabı okumayı düşlerdim Roesia’m. Bunu gerçekleştirebileceğiz.
Bir kitabı beraber yazmaya gelince… Bu gerçekleşmeyen bir hayal olarak kalacak. Sen günlerini bana anlatacaktın. Ben onu senin gibi öğretmenler için kitaplaştıracaktım. Sana bu fikrimi bile açamamıştım. İnanıyorum süreçte sen de çok mutlu olacaktın. Her gününü bana akşam anlatsan ben onları hikayeleştirsem ne güzel olurdu.
Ben anlaşılmak istiyorum Roesia, en çok da senin tarafından… Bir kitabın satırlarına bunu işlememin sebebi bu. Beni anlamıyorsun, anlamak istemiyorsun. Belki başkası bunu yapmasın diye yazıyorum. Satır satır, kelime kelime ruh üflemeye çalışıyorum. Yaşanmamış bir kelime yok bu satırlarda…
Senin için yazılan bu kitaptan habersizsin. Ama haberdar olmayı en çok hak eden de sensin.
……
8.Mektup:Muhtacım
İşte gördün Roesia’m, sana ne kadar muhtaç olduğumu…
Sen tekrar yazmak için beni harekete geçiren güçsün. İlhamımsın… Bu hayata tutunduğum dalımsın. Sen olmasan bu satırlar ortaya çıkmayacaktı.
Kabul ediyorum sana hava gibi, su gibi, nan gibi muhtacım.
Yalnız başıma yürüdüğüm sarp yollarım olmuştur. Çoğu insanın kaldıramadığı zorlukları kolaylıkla göğüslemişimdir. Ancak bu yolda senin desteğine ihtiyacım var. Şimdiye kadar varlığımdan haberin yoktu, nasıl bana bu kadar muhtaçsın diye sorabilirsin. Birçok şeye ihtiyacımız onları görüp tanıdıktan sonra keşf edilmez mi Roesia’m?
……..
9.Mektup:Rüyalarım
Roesia’m rüyalarımın süsüsün…
Rüyalarımda ilk olarak buradan gittiğini zannedip üzülürken buluştuk. Alelacele her yerde seni arıyorum. Derken bir odanın kapısını açıyorum ve bakıyorum sen… Bu şehirdesin yatağında uyuyorsun. Seni rahatsız etmek istemiyorum. Odadan usulca çıkıyorum. Rüyamda mutlu oluyorum. (Daha sonra gördüm ki rüyamdaki nevresim takımının aynısını kullanıyorsun. Odan da önceden hiç görmemiş olduğum halde aynısı)
Sabah uyandım. Halen rüyanın etkisinde mutluyum. Bir yandan da rüya ile amel edilmez. “okulu bitti ne işi var, çok sevdiği şehrine gitmiştir” diyorum. Neyse akşam üzeri saat 18:00 gibi hiç adetim değilken erken işten ayrılıp evime yürüyorum. Günlerden Cumartesi halk pazarından tam geçiyorum. 1-1,5 saniyelik zaman dilimi içerisinde bir kişiye gözüm takılıyor. Bu kadarcık zamanda bir kişiyi tanımak mümkün değil zaten. Ama kalp atışlarımdaki ritim değişiyor. Göz tanımasa da sana ait olan bir kalp seni tanımaz mı?
O andan itibaren sanki bulutlar üzerinde yürüyorum. Bir sürü soru aklıma geliyor. Nasıl olur? Neden burada? ….. Ben hiç aldırış etmiyorum. Zira aynı şehirde yaşama ihtimalimiz bile güzel…
Sonraki gün düşünüyorum Roesia, bu nasıl bir kader? nasıl bir yazgı? Kaç milyonda bir ihtimal? İkimizi bir kaç saniyeliğine de olsa aynı zamanda ve aynı mekanda karşılaştırıyor. 3-5 saniye önce veya sonra olsa aynı mekandan geçeceğiz ve ben senden habersiz olacağım. Aynı üzüntü içerisine yaşayıp gideceğim.
Gerçekten sevmeyen bir insan bunu yaşamaz elbet
……….
Bir gecede 3 kez seni görmek nasıl bir duygu bilemezsin Roesia’m,
Artık ne kadar düşünüyorsam…
Birinde yüzüne elimle dokunuyor ve “soft” kelimesinin türkçesini google’a ben çeviriyorum. Soft: Roesia’nın teni… “yumuşak, hafif, tatlı, uysal ılıman, yumuşak başlı” hiçbiri değil. Öyle naif ki kelimelerle ifadesi yok. Sadece bu iki kelime; “Roesia’nın teni” karşılayabiliyor bu anlam zenginliğini.
Seni bisiklete binerken göremesem de rüyamda beraber futbol oynadığımız vaki. Komik ama bir o kadar da güzeldi. Gol attıktan sonra çak bi beşlik, yapıyoruz. (Halen elini elimde hissediyorum). Bu maçı kazanıyorduk. Rüyada bile olsa bir fırsatı kaçırmamak güzel Roesia….
Bir başkasında kolumda yanık oluşmuş, senden ilaç istemeye geliyorum. Yine bir bahane bulup konuşmaya geldiğimi zannedip, hafif bir tebessüm beliriyor yüzünde… Fakat yanığı görünce yarama merhem olmaya çalışman… O an tüm Acem mülkünü senin için feda edebilirdim.
………….
10. Mektup:Çocuk
Ben ruhu hiç büyümeyen bir çocuğum tesellisi sen olan Roesia’m,
Nasıl ki çocuklar üzülür ve sende teselli bulur. İnan bu konuda onlardan pek de farkım yok. Sende, senin sakinliğinde aynı muameleye muhtacım. Göğsünde başım başına değer bir halde, kalp atışlarının ritmi ile sükunet bulmak istiyorum.
İnsan yaşı ilerledikçe bedenen yaşlansa da ruhu gençleşiyor. Hatta çocuklaşıyor. Yaşlı insanların çocuklaştığına şahit olmuşsundur…
okul
….
11. Mektup:Hayallerim
Senin ile gerçekleşmesini istediğim hayallerim vardı, Roesia’m.
Fransa’da değil, küçük bir Anadolu köyünde çeşmenin başında diyalogları olan, su doldururken
Karadeniz’de Ağustos ayında sabahın erken saatinde fındık bahçesinde yarı uyanık halde gerçekleşen, çay toplarken
Ege’de Milas’da zeytinliğimizde, kozaklıkta çam fıstığı toplarken,
Marmara’da ayçiçek tarlasında
İç Anadolu’da ekin biçerken
Güneydoğu’da
Doğu Anadolu’da pancar
Akdeniz’de bir butik otelde
Bütün uygarlıklarda senin ile yaşamak isterdim.
Bir romanın unutulmaz iki kahramanı olmamızı isterdim. Mutlu son ile biten bir hikayesi olan
Sen lise 2 deyken tanışıp bir aşk yaşamamızı isterdim. Ben o zaman üniversite 2. sınıfta olmalıyım. Şuan sorun olarak gördüğün hiçbir engelimiz yok. Yalnız sen ve ben…
Ah Roesia, ben düşünürken, yazarken, hayal ederken mutlu oldum. Gerçeği hayalinden de güzel olurdu.
……..
12. Mektup:Şefkat
Bazen bakıyorum da sana hissim aşktan da öte Roesia’m,
Biz bu duyguya “şefkat” diyoruz. Karşılık beklemeksizin delice sevmek… Sanki sana bir şey olacak ve ben bunu önlemek ile görevliyim.
Herkes kötülüğünü isteyebilir, ancak ben asla. İncinirsen incinirim. Mutlu olursan mutlu olurum. Saçının bir teline zarar gelsin istemem. Peki senin için ben kimim? Haddini bilmezin biri mi?… Bana acı veren bu galiba…
Senin her halini tasavvur ediyor ve gördüklerim karşısında tarifsiz bir saadete düçar oluyorum.
………..
13. Mektup:Aramızdaki Bağ
Roesia’m aramızda açıklayamadığım bir bağ var,
Ben sende kendimi bulmuştum. İlk dikkatimi çeken şey buydu. Ancak şimdi görüyorum ki ruhlarımız arasında da bir bağ var. Farklı zamanlarda aynı mekanlarda aynı şeyleri yapıyoruz. Çok ilginç, gerçekten… Hayretler içerisindeyim…
Bende seni farklı kılan bu olsa gerek. Yoksa milyona yakın insan tanıdım bu zamana kadar. Hiçbirinde bu duyguyu yaşamadım.
Kader seni karşıma çıkardı. Sen bana bir ruhum olduğunu hatırlattın. Yaşadığım acıya rağmen mutluyum. Aramızdaki bu kovalent bağ, tarifsiz… Bana hakikaten yaşamak imkanını verdiğin bir kaç ay bir ömre bedeldi. Sen hayatıma belki başka hiçbir kadına nasip olmayacak kadar derinden dokundun.
………..
14. Mektup:Kıskanırım
“Kıskanırım seni ben,
Kıskanırım kendimden,
Bu nasıl aşk Allahım öleceğim derdinden” bu şarkı dilimde
Ben çok kıskanç bir insanmışım. Bu yaşımda yeni öğreniyorum Roesia’m,
Senin bir kucak çiçek ile fotoğrafını görünce başladı her şey… O âna kadar aklım ile, o andan itibaren kalbim ile hareket etmeye başladım.
Her fotoğrafında kadrajın/objektifin ardındaki kişiyi düşünmek
Çocuklardan, hayvanlardan, kendimden kıskanmak normal değil galiba…
………
15. Mektup: Uzaktan Seviyorum Seni
Arkadaşının doğum gününde seni siyah straplez bir elbise ile gördüm. Geceye doğan ay gibiydi yüzün Roesia’m,
O an için kelimeler ile ifade edemedim. Biraz Fransızcamın yetersizliğinden biraz da Rabbimin özenle yarattığı bu güzelliğe nazarım değer diye bekledim.
Sonradan Cemal Süreya’nın şiiri hislerime tercüman oldu.
Uzaktan Seviyorum Seni kokunu alamadan, boynuna sarılamadan yüzüne dokunamadan sadece seviyorum
Öyle Uzaktan Seviyorum Seni elini tutmadan yüreğine dokunmadan gözlerinde dalıp dalıp gitmeden şu üç günlük sevdalara inat serserice değil adam gibi seviyorum öyle uzaktan seviyorum seni yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden en çılgın kahkahalarına ortak olmadan en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan öyle uzaktan seviyorum seni kırmadan dökmeden parçalamadan üzmeden ağlatmadan uzaktan seviyorum
Öyle Uzaktan Seviyorum Seni; sana söylemek istediğim her kelimeyi dilimde parçalayarak seviyorum damla damla dökülürken kelimelerim masum beyaz bir kağıtta seviyorum
İşte benim yaptığım da bu… Öyle uzaktan sevmek… Ama bu istediğim bir şey değil, mecburiyetler insanları uzaktan sevmeye mahkum eder. Yoksa ben her an senin yanında olmak, aşina çehrende gözlerinin şarkısını dinlemek isterim.
“Ne çıkar yanımda olmasan!… Kalbim senden ibaret değil mi? Uzaktan sevmek zor demişsin… Etme sevdam!… Görmeden sevmek ibadet değil mi? “(Cemal Süreya)
Hafta sonu kahvaltı yaparken, akvaryumdaki balıkları izlerken, saçların hafif yaz rüzgarı altında dalgalanırken uzaktan sevdim seni… Orada olmayı istedim. Senden bir anıyı barındırdığı için sonradan bile orada olsam mutlu olurum. Aynı yerlerde senin düşündüğünü düşünmek, seni düşünmek Roesia’m…
………
16.-28. Mektuplar:
BU MEKTUPLAR KİTAPTA YER ALACAKTIR…
29. Mektup: Öylesine Sevdim
Ah Roesia’m ah…
Amélie: “İnsan, zamanı durdurmak istediği yere aittir”der. O bu sözü mekânlar için söyler ancak ben senin yanında bunu hissettim. Hayatta en uzun yolculuğum gül yüzünde (saçların, kulağın, yanağın burnun, kaşların, kirpiklerin, gözün, ifadelerin, gülüşün arasında) geçti. Zaman bu mesafeler arasında donup kalsın istedim. Öyle de oldu…
Dünyanın bir ucundan diğerine 12 saat uçakla, 24 saat otobüsle seyahat ettim, yolları tükettim. Ama sadece senin ahu gözlerinde aylar geçirdim. Gülüşündeki yolculuğum muhtemelen hiç bitmeyecek…
Ne yapabilirim gidiyorsan Roesia’m? Ancak derinden bir ah çekebilirim. Ah…. Ah….
Şimdi gidiyorsun git Bütün sabahları üşüdüğüm Bütün gördüğüm senli günlerim onlar da gitsin İçimde bir şarkı Gözünde bir ışık kalmıştı her şeye inat Kapat gözlerimi sevdiğim anlarda gitsin Yıldızları da alsana yanına gökyüzünden Sevdiğimiz şarkıları da Pencereme konan yusufcukları da Bana karanlığı bırak Beni bırak beni böyle bırak Böyle ansızın, böyle yakışıksız Böyle anlamsız, böyle dağınık Öyle kapıda susuşum Öyle sarsak, öyle serkeş, öyle çerkes duruşum Koy beni sensizliğe Ve otursun içime kül gibi kor yangını
Şimdi gidiyorsun git Hadi git
Hepsi hepsi bir sevda benimkisi al da git Hadi kanatma Hadi yıkma Hadi dokunma Zaten ben seni öylesine sevmiştim
Şimdi gidiyorsun git Bütün sabahları üşüdüğüm Bütün gördüğüm senli günlerim, onlar da gitsin İçinde bir şarkı Gözünde bir ışık kalmıştı her şeye inat Kapat gözlerimi sevdiğim anlarda gitsin Şimdi gidiyorsun git Hadi git Hepsi hepsi bir sevda benimkisi al da git Hadi kanatma Hadi yıkma Hadi dokunma Zaten ben seni öylesine sevmiştim
….
30. Mektup: Sevgi mi? Aşk mı? Şefkat mi? Mahcubiyet mi? Nefret mi? Öfke mi?
Bu yaşadığım ne? adını koyamıyorum.
Bir tuşa basıp her şeyin silinmesini, herkesten çok ben isterdim. Kalbimde zihnimde ve gözümün önünde her an yaşayan seni unutmak mümkün değil ki… Ben herkesin yüzünde seni görüyorum Roesia’m. Her şey (şarkılar, şiirler, kitaplar….) bana seni hatırlatıyor. Zihnim ve kalbim seninle dopdolu….
Rüyamda küs müyüz? diye soruyorum. Yok diyorsun. Peki ben neden bu kadar çok acı çekiyorum. Senin kariyerini planlamak için bir sistem kuruyorum; sen değil oradan başkaları faydalanıyor. Sana orta bir kahve yapıyorum başkaları içiyor. Senin için okul kuruyorum, arkadaşların orada çalışıyor. Ya sen her zaman en kötüyü tercih ediyorsun, yada söylediğin gibi hayal pencerenin (nasibinin) önü kapalı.
Uzaktan seveyim, elimden geldiğince bilsen de/bilmesen de seni koruyayım, destek olayım diyorum. Ancak bir insanım buna ne kadar gücüm yeter? Bıraksam biliyorum haklı çıkacağım. Hayırsızın biri hayatını mahvedecek ve seni kederler içinde bulacağım. Elimden hiçbir şey gelmiyor, duadan başka…
Allah’ım “Roesia’mı her türlü………… koru. Onu………… nasip et, …. bildir, …. hasıl et, ……
Gönlünü, gözünü, yüzünü ….. Bu sevgiyi gönlüme koyduğun gibi onun da gönlüne beni koy…”
…….
31. Mektup: Yalan
İlk kez sana yalan söyledim Roesia’m,
Seni düşünmediğimi söylerken.. Böyle bir şey mümkün müydü? Seni düşünmeden geçirdiğim bir an yoktu. Rüyalarım bile senin ile geçiyordu.
Hastaydım. Göz kapaklarımı bile kıpırdatmaya mecalim yoktu. Senin gitmeni ve bu hayatta ne yaşamak istiyorsan onu yaşamanı istedim. Yaşamak, hata yapmak, doğruyu bulmak senin de hakkındı. Kafanı benim aşk sözcüklerim ile sürekli meşgul etmek hakkım değildi. Yaşa ve mutlu ol istedim.
Seni daha fazla dertlerim ile meşgul edemezdim. Bu yük bana aitti ve çekmesi gereken bendim. Bu sefer kalbim değil aklım ağır basmıştı. İçim kan ağladı. Ama senin mutlu olacağını düşünerek teselli buldum.
Unutma Roesia, Fransa’da değil dünyanın neresinde olursa olsun, zorda olduğun zaman senin yanında olacağım. Beni iyi olduğundan haberdar et lütfen. Telefonunu hiç silmedim, beni herhangi bir zamanda özgürce arayabilirsin. Google’a ismini “Roesia Ressort” yazdığında senin için yazılanlardan, (başkalarının haberdar olduğu kadar) haberdar olabileceksin…
Beni ne zaman ararsan gelirim… Nerede olsam gelirim… Senin için gelirim…
32. Mektup: Affetmeyeceğim
Seni hiçbir zaman affetmeyeceğim (Belki bu öfkem yüzünü görünce kaybolup gidecek.) Ama;
Bana, sevgime, yüce yaratıcının kutsal olarak belirlediği her ne varsa ona ihanetini unutmayacağım… Git dedim. Ama hiçbir zaman gitmeni istemedim.
Seni 50. adresi olarak gören, sevmeyen, hayırsızın birine gitmen, kendini teslim etmen unutulur mu? Yerin dibine batsın böyle bir anlayış… Neden? neden? Seni başka biri ile görmeye, başka biriyle olmana dayanamayacağımı biliyordun.
Bana sorduğun sorunun cevabı; Evet’ti…
Evet, evet… anladın mı? Evet seninle bir hayatı düşündüm. Düşünmez olur muyum? Her şeyi bırakıp seninle bir hayatı yaşamayı istedim. Yalnızca sen ve ben.
Doktor Garip Bey ve Roesia Ressort
https://www.youtube.com/watch?v=a8nB_tQNAMQ
Gözlerimde yaş kalbimde sızı unutmadım seni Unutamadım unutamadım ne olur anla beni Unutmak kolay demiştin alışırsın demiştin Öyleyse sen unut beni yeter ki benden isteme…
7 YIL SONRA
………
33. Mektup: Son Mektup
Roesia’m aşkım, sevdiğim, ab-ı hayatım ölüyorum,
Geçen bunca zamanda seni unutamayacağımı biliyordum. Ne olurdu seninle olabilseydik, her şeyi senin için bırakırdım.
Şimdi senin kollarında yaşanmamışlıkların acısı içerisindeyim. Böyle sessiz ve sensiz ne kadar zormuş. Hastalığımın çaresi yokmuş, lokman hekim bile aciz kalırmış…
Kucağında, kolların arasında aşina çehrene sırılsıklam bakarak bu son gerçekleşsin istiyorum. Bakmaya doyamadığım her ne varsa gözlerimin önünde yalnız bana ait olsun. Başka hiçbir kimsenin değil yalnız benim olsun.
Benim için gözyaşların, duaların, ağıtların olsun… Göz pınarlarından benim için yaşlar aksın. Benim yıllardır kalbimde hissettiğim acıyı sen bundan sonra taşı…
Mezarıma geldiğinde “bu adam beni severdi/sevmişti…” de.
Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, makamın, hasılı her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Ancak kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor Roesia. O günü her hatırladığımda içim sızlıyor. Biz bu fırsatı kaçırmamalıydık. Belki yıllar sonra da sen bu cümleyi kurarsın: “bu fırsatı kaçırmamalıydık”.
Roesia Ressort benim ahu gözlü sevdiğim, niçin seninle baş başa oturup konuşamadık? Niçin hafif yağmurlu ilkbahar günlerinde, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemedik? Niçin bir kahve içip alelade bir konuyu konuşamadık. Herkese mübah olan neden bana yasaktı? Seni adam akıllı sevdiğim için mi? Niçin...
İçimde yarım kalmış konuşmaların üzüntüsü var. Artık veda zamanı… En zorlandığım şey vedalaşmak…
…….
Not: Bu satırların her hakkı saklıdır. Telif hakları şahsıma aittir. İzinsiz kullanılması yasaktır.
Washington DC’de ‘’1600 Pennsylvania Avenue’’ adresinde bulunan dünyanın bu en ünlü evinin adı Türkçe’ye yanlış şekilde ‘Beyaz Saray’ diye çevrilmiş olsa da, aslında İngilizce’deki orijinal adı ‘White House‘ yani ‘Beyaz Ev’dir.
Beyaz Saray olduğuna inanmamıştım, şaşkın pozumun sebebi bu…
Biraz mürekkep yalayınca hayatınız zindana dönüyor. Çünkü size yıllarca yutturulanların hakikatten çok uzak olduğunu anlıyorsunuz. Medyada haberlerin önemli bir kısmının yalan, filmlerde kişilerin rol yaptığını görüyorsunuz…
Amerika ile ilgili deneyimlerimin çok azını paylaştığımı fark ettim. Ülkemizde neredeyse herkesin hakkında hiç (veya çok az) bilgi sahibi olmadığı Amerika için fikir sahibi olduklarını görürsünüz. TV’de uzman(mışcasına) konuşanların yorumlarının önemli bir kısmı ise kahve muhabbeti seviyesindedir.
Hayal ettiğimiz, kurmayı istediğimiz demokratik bir ülke var. Bu ülke için rol model olacak diğer ülkelerden iyiyi almalı, kötüye bakmamalıyız. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bize mirası da budur…
Duyanlarınız vardır. Amerikan başkanları Beyaz Saray’da masraflarını ödüyormuş. Gerçekten böyle mi? bunu öğreneceğiz.
1981 yılında ABD Başkanlığı görevine başlamasından yaklaşık bir ay sonra dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ve eşi Nancy Reagan, Beyaz Saray’da akşam yemeğini yedikten sonra hiç beklemedikleri bir sürprizle karşılaşırlar.
Görevli garson yemeğin hesap faturasını getirmiştir. Baş kahyanın bir garsonla gönderdiği hesap faturasında sadece o akşamın değil son bir ayın bütün yemeklerinin hesabı da yer almaktadır.
Sadece yemekler de değil…
Ağırladıkları kişisel misafirlerin, bir aydır kullandıkları kuru temizleme hizmetinden, diş fırçası, diş macunu, temizlik ve parfümeri malzemelerine kadar bütün kişisel malzemelerin ücreti de miktarlarıyla beraber kaydedilmiştir.
Ronald Reagan, hesabın büyüklüğüne şaşırsa da görevlinin getirdiği faturayı gülümseyerek alır ve muhasebeye maaşından ödenmesi talimatı verir. Kocasının aksine Nancy Reagan’ın şaşkınlığı çok daha büyüktür. Anılarında, ‘kimse bize Başkan ve Eşinin Beyaz Saray’da yaşarken yedikleri yemeklere ve kullandıkları günlük malzemelere para ödemek zorunda olduklarından bahsetmemişti’ diye anlatıyor o şaşkınlık anını.
ABD eski Başkanı Bill Clinton’un eşi Hillary Clinton‘ın, bu yıl yayınlanan “Hard Choices” kitabının tanıtım ve imza gezilerinden birinde, Beyaz Saray’dan ayrıldıkları zaman, ‘borç içinde ve beş parasız olduklarını’ söylemesi, sosyal medyada büyük yankı yapmıştı.
Hillary Clinton, sekiz yıl kaldıkları Beyaz Saray’dan taşınınca Washington DC’de ve New York’ta mortgage kredisiyle iki ev aldıklarını, bu kredi ile kızları Chelsea’nin Stanford Üniversitesi parasının kendilerini, 2001 kışında 12 milyon dolar borcu olan olan bir aile haline getirdiğini anlatacaktı. Peki, 8 yıl boyunca yıllık ortalama 500 bin dolar maaşı olan ve kira gideri olmayan bir aile niçin Beyaz Saray’dan beş parasız ayrılacaktı?
ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki herşey maaşlarından kesilir. Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi karşılamak durumundadır.Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan takım elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder.
Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.Çünkü, ABD bir monarşi değil bir cumhuriyettir ve bu konut da bir ‘saray’ değil bir evdir.Ve ABD’ye devlet başkanı seçildi diye kimse, devletin parasını keyfince harcayamaz. Sadece bu ev içinde de değil her yerde…
ABD Başkanı, şehir dışı tatil masraflarını, hafta sonlarını geçirmek istediğinde Camp David’teki dinlenme evinin hafta sonu masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda.
Yine örneğin başkan, ABD Başkanlık uçağına, devlet delegasyonundan olmayan tek bir kişi bile bindirecekse, (kardeşi bile olsa), bir ticari yolcu uçağının ‘first class’ uçak bileti miktarınca devlete para ödemek zorundadır.
Gerald Ford’tan George W. Bush’a kadar 6 başkan döneminde bu evin ‘baş kahyası (chief usher)’ olmuş Gary Walters’ın deyişi ile, başkan ve ailesi bu evin 4 veya 8 yıllık kira sözleşmesine sahip kiracılarıdır.
İstedikleri yemekler pişirilir, malzemeler ve ürünler istedikleri markalardan seçilir ama parasını Amerikan halkı değil, Başkan ve ailesi maaşlarından öder. Ve doğal olarak fiyatın yüksekliğine alışmaları zaman alır. Çünkü başkanlar ve ailelerine verilen hizmet 5 yıldızlı otel kalitesinde olduğu gibi başkanın bunlar için ödeyeceği para da 5 yıldızlı otel fiyatları düzeyindedir.
Devlet konutu diye cüzi ücretlendirme yapılmaz. Walters, ‘yemek, hizmet ve malzemelerin pahalı olduğundan yakınmayan tek bir first aile hatırlamıyorum’ diyor.
George W. Bush’un eşi Laura Bush da, “Spoken from the Heart” adlı anı kitabında, Beyaz Saray’da yaşamanın ne kadar pahalı olduğundan yakınıyor.
Onu en çok zorlayan konulardan biri de, hergün saçlarını yapan kuaföre, devleti temsil edeceği törenlere giderken bile olsa, ücretini kendisinin ödemesi olmuş.
Bayan Bush kitabında, faturanın aylık geldiğini ve Başkan ve eşi ile iki kızının bütün yemeklerinin, kullandıkları bütün kişisel malzemelerin, kuru temizleme dahil tüm hizmetlerin, garsonların ve temizlik görevlilerinin saat başı ücretinin, özel misafirlerinin tüm masraflarının bu faturada yer aldığını yazıyor.
‘’Ülkenin First Lady’si olarak giyeceğim kıyafetlerin de özel tasarım olması gerektiği şartı vardı ama elbisenin ücretinin yanı sıra bu tasarımların ücreti de yine benden tahsil ediliyordu.’’
ABD Başkanlarının maaşına en son 1999 yılında zam yapıldı. Buna göre ABD Başkanın çıplak maaşı yıllık 400 bin dolar civarında. 50 bin dolar da görev tazminatı ödenir. Bu her iki ödemede vergiye dahildir. Başkan bunların gelir vergisini ödemek zorunda.
Bunların yanı sıra başkanın gezileri için, vergiden muaf yıllık 100 bin dolar harcırah ödenir.
Ancak, Beyaz Saray faturasının yüksekliği göz önüne alındığında bir ABD Başkanı, maaşının neredeyse tamamını aylık giderlerine harcar.
Yani ayrıca bir serveti yoksa, Beyaz Saray’da ‘ucu ucuna’ yaşamak durumunda…
Belki de bu yüzden Başkan Gerald Ford, Beyaz Evi, ‘Bugüne kadar gördüğüm en lüks sosyal yardım konutu’ diye tanımlamıştı.
Beyaz Ev, kompleks bir yapıdır. Aynı anda hem bir konut, hem bir müze ve hem de bir devlet dairesidir.
ABD dünyanın süper gücü olmasına rağmen, Beyaz Ev, dünyadaki en büyük devlet başkanı sarayı değil, aksine büyük devletler içindeki en küçük devlet başkanlığı konutlarından biridir.
Sadece bir katından, dünyanın en büyük devletinin yürütme organı yönetilir.
”1700’lerin dünyasında 13 kolonili devlet için inşa edilmiş, bugün dünya lideriyiz. Bu ihtiyaca uygun çok daha büyük bir saray yapalım” diyen tek bir başkan bile olmamıştır.
Kimsenin aklına böyle bir şey gelmez. Çünkü, Beyaz Ev, ABD demokrasisinde ‘devamlılığın’ da sembolüdür.
Ve yine Beyaz Ev, kendi toplumundan izole bir yer de değil. Dünyada, içinde başkan yaşadığı halde halkının ziyaretine açık tek devlet başkanlığı konutudur.
Çünkü Amerikan tarihinin en önemli kültür müzesidir. Haftalık ortalama ziyaretçi sayısı 30 bindir. Başkanın penceresinin bir kaç on metre uzağındaki bahçe demirliğinin önü ise ABD’nin en ünlü gösteri ve protesto yeridir.
Beyaz Ev, başkanlar için kalıcı bir ihtişam ve keyif sarayı değil, geçici bir barınma ve hizmet yeridir.
Başkan Truman’a göre, ‘dışı çok gösterişli bir hapishane‘den başka bir şey değildi. Ronald Reagan ise, buradaki yılları boyunca kendisini sürekli bir akvaryum balığı gibi hissettiğini anlatır. Michelle Obama da geçtiğimiz yıl, ‘’çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’’ olarak niteleyecekti.
Bu eve kiracı başkanlar aileleriyle gelir geçer. Mülk sahibi Amerikan halkıdır…
***Alıntıdır.
Sadece Amerika değil, Almanya ve Finlandiya gibi ekonomik olarak zengin olan ülkeler de itibardan tasarruf ederler. Ülke liderleri başka bir yere tarifeli uçakla giderler.
Bize düşen hisse; itibardan tasarruf edilir, edilmelidir.
Bir dönem çok meşhur bir şiirdi. Denizli’de İbrahim Sadri’den canlı dinlemek de nasip oldu. Günümüz “adam gibi” sevmelere daha hasret olduğundan hatırlayalım istedim.
Adam Gibi
Ben seni hiç sevmedim ki
Yorgun akşamlarda söylediğimiz şarkıları sevdim.
Bir çiçeğe gülmeni, bir güle (Roesia Ressort) benzemeni sevdim…
***Bana Ait Dizeler (İzinsiz kullanılamaz, her hakkı saklıdır)
-Zihnimin kütüphanesinde kapağını hiç açmak istemediğim tozlu bir hatıratsın artık. Aklım hakkın yok derken, gönlüm bir an olsun senin pencerenin önünden ayrılmıyor. Bu iki yangın arasında kalmanın tarifsiz acısını yaşıyorum. Kelimeler aciz kalıyor… Akıl ve kalp arasında kıldan ince kılıçtan keskin yolsun… Aklımın ve kalbimin sırat-ı oldun..
İnan şiir gözlüm İnan gönül sözlüm Sensiz bir dünyayı Yaşamam yaşıyamam…
Ben sende yaşadım Seninle tattım böyle bir aşkı
Al hatıram olsun armağan olsun sana bu şarkı
Çal benim için çal bu aşk için çal bizim bu şarkı
Eğer gideceksen Bitti diyeceksen
Eğer gideceksen Veda edeceksen Bitti diyeceksen
Canımı canımı alıp da git …
Bu sözleri dinlerken senin gidişini düşündüm… Sonra anladım ki; bu şehir rengini senden alırmış. Sen gidince siyah beyaz bir tablo kaldı karşımda… Güller kırmızısını, ağaçlar yeşilini, gökyüzü mavisini kaybetti.
Sen gittin bahar da gitti bu şehirden… Şimdilerde sıkıcı bir sıcak var buralarda
Kelimeler senden alırmış manasını… Franz Kafka “… her şey abartı, yalnızca Özlem* gerçek, o abartılamaz”** derken sana duyulan hissi adlandırmış…
Bütün şarkılarda anlatılan senmişsin, şimdi onlar da anlamsız mırıltılara dönüştü…
Şiirler senden alırmış ilhamını… Sana hasret haricinde tek bir kelime duymak gelmiyor içimden… Yalnız bu mısralar unutturuyor bana nazlı edanı…
Ben ona mektup yazamazdım. Elin kızının evine mektup mu gönderilir, ayıptır… Yaşadığı şehirde bir gazete çıkardı, ben o gazeteye şiirler yazardım. Herkes şiir diye okurdu ama Mihriban bilirdi ki kendine mektuptur onlar….
Sarı saçlarına deli gönlümü Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban! *** Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmiyor Mihriban! (Abdurrahim Karakoç)
Artık çıkmaz sokakta bile karşılaşmayız seninle… 1209 sokak gezsem bulamam seni
Kader denilen yazgı bir daha getirir mi bizi karşı karşıya, belki bunun için bile bir kaç 1000 yıl gerekir… Sabahattin Ali’nin dediği**** gibi “Kader seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.” Ancak sen gidince ruhumu da alıp gittin…
Senin içinde olduğun rüyalar yüce yaratıcıdan bana bir nimet… Zihnimdeki karelerin (gülüşün, mahcubiyetin, bilgiç ve karadeniz gibi hırçın tavrın…) tek avuntum olarak kaldı.
Söylemek istediğim hiçbir şeyi söyleyememiştim, her kelime boğazıma düğümlenmişti. Şimdi de değişen bir şey olmadı. Fazla söze ne hacet;
“Sen Gittin Benden Geriye Ne Kaldı Ki”…
……..
*Özlem:bir kimseyi ya da şeyi bir daha görme, ona kavuşma isteği ve duygusu. TDK
**Franz Kafka nişanlı olduğu dönemde eserlerini Çekçe’ye çeviren güzel ve o sıralar evli olan Milena ile umutsuz ve uzak bir aşk yaşadı. Birbirlerini görmeden karşılıklı mektuplaşmalarla tutku dolu bir aşka sürüklenen çift 5 yıl süren mektuplaşmaları boyunca sadece 3 kez yüz yüze görüşebildi. (Milena’ya Mektuplar)
***Sevdanın ne saçları sarıydı ne de adı Mihriban…
****Sabahattin Ali burada “tesadüf” kelimesini kullanır. (Bkz. Kürk Mantolu Madonna) Ben “Kader” i tercih ettim. Çünkü bu dünyada tesadüfün olmaması bir yana “hiçbir tesadüf bizi karşılaştıracak kadar sıradan olamazdı”.
MİHRİBAN’IN GERÇEK HİKAYESİ
1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban diye seslendiği o güzel Anadolu kızının hikâyesi bu…
Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlar. Genç Abdurrahim köyünde genç bir kız görür, gördüğü kız ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur… Mihriban’ın kelime anlamı: Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu manasına gelmektedir. İşte bu kız da aynı şeyleri kendi sıfatı yapmıştır. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.
Bir sabah Abdurrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir. Abdurrahim’in dünyası artık değişir, hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakar… Bu halini gören ailesi, kızı bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce “kız küçük” derler, bahane bulurlar. Bakarlar ki Abdurrahim’in ailesi ısrarcıdır, gerçeği söylerler: “Kız nişanlıdır…”
Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdurrahim, kızın nişanlı olduğunu duyunca da: “Bir daha bu evde ismi anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der. 7 yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılacaktır:
Sarı saçlarına deli gönlümü, Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban. Ayrılıktan zor belleme ölümü, ( Don’t think that death is worse than separation) Görmeyince sezilmiyor Mihriban.
Yâr deyince kalem elden düşüyor (The pen drops out of my hand whenever I hear my lover’s name) Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor ( My eyes do not see, I get confused) Lâmbamda titreyen alev üşüyor ( The flame on the light is shivering) Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban! ( Love can’t be written on a paper, Mihriban…)
Önce naz sonra söz ve sonra hile, Sevilen seveni düşürür dile. Seneler asırlar değişse bile, Eski töre bozulmuyor Mihriban.
Tabiplerde ilaç yoktur yarama ( There is no cure for my wound at doctors) Aşk değince ötesini arama ( When you hear love, do not look for more) Her nesnenin bir bitimi var ama ( Everything has an end but) Aşka hudut çizilmiyor Mihriban! ( You can’t put boundries in love, Mihriban)
Boşa bağlanmış bülbül gülüne, Kar koysan köz olur aşkın külüne, Şaştım kara bahtın tahammülüne, Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.
Tarife sığmıyor aşkın anlamı, Ancak çeken bilir bu derdi gamı. Bir kördüğüm baştan sona tamamı, Çözemedim çözülmüyor Mihriban.
Bu şiir türküye dönüşünce de duymayan kalmaz. Tabi Mihriban da… Bir mektup yazar Abdurrahim’e “Unutmak kolay değil” der. Abdurrahim ikinci bir şiir yazar:
“Unutmak kolay mı? ” deme, Unutursun Mihriban’ım. Oğlun, kızın olsun hele Unutursun Mihriban’ım.
Zaman erir kelep kelep… Meyve dalında kalmaz hep. Unutturur birçok sebep, Unutursun Mihriban’ım.
Yıllar sinene yaslanır; Hatıraların paslanır. Bu deli gönlün uslanır. Unutursun Mihriban’ım.
Süt emerdin gündüz-gece Unuttun ya, büyüyünce… Ha işte tıpkı öylece, Unutursun Mihriban’ım.
Gün geçer, azalır sevgi; Değişir her şeyin rengi. Bugün değil, yarın belki, Unutursun Mihriban’ım.
Düzen böyle bu gemide; Eskiler yiter yenide. Beni değil, sen seni de, Unutursun Mihriban’ım.
“Son bir kez daha görmek istemezdim… O beni hayalindeki gibi yaşatsın, ben de onu hayalimdeki gibi.O aşk, masum bir aşktı. Güzel bir aşktı. Bırakalım öyle kalsın…”
“Bazen aklıma düşüyor. Ben unutursun diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor…
…………….
Son söz: Özdemir Asaf’ın “Lavinia” şiiri de yolu bir kez olsun sevgiden geçen herkesin yüreğine dokunmuştur. Ancak şiirin yazıldığı kişi bunun kendisine yazıldığından habersizdir. Elhasıl-ı kelam edebiyat tarihinde nice Mihriban’lar, Lavinia’lar, Milena’lar, Maria’lar ve Roesia Ressort kendilerine yazılan mısralardan bihaber yaşayıp gitmişlerdir.
Aşkı taşıyan yürekler hiç olmazsa satırlarda sevgilerinin yaşamasını istemişlerdir. Bir yazar için sevdiği ile bir kitabı okumak, onu konuşmak, bir kitap yazmak ve o kitabı yaşamaktan daha büyük bir mutluluk yoktur.
2019 yılı bahar mevsiminin güzelliklerini görmeye başladığımız ilk günlerdi. Ağaçlar, çiçekler, kuşlar ve tüm mevcudat bir ağızdan “her şey çok güzel olacak” diyordu. Gelincikler her yeri bezemeye başlamış, onu güller ve karanfiller takip ediyordu. Fakat ben bunları daha görememiş/okuyamamıştım. Sıkıntı içerisinde geçirdiğim 3 yıl geride kalmıştı. Birçok konuda umudum vardı. Fakat hayatımın anlamı saydığım “yazmayı” bırakmış, bu konuda aşk ve şevkimi kaybetmiştim. Derken “Cennet gibi Nimet gibi güzel” bir resme; gelincikler içerisinde Aydın Tralles tarihi kalıntılarına bakakaldım. Ne olduysa o zaman oldu.
Aziz Augustinus’un dediği gibi; İnsan bir şeyi ancak sevdiği kadar anlayabilir. (Res tantum cogniscitur quantum diligitur)
Resmi analiz ettim, içim yanmaya başladı. Yaşayanlar bilir içim “cız” etti. Geçmişi, şimdiyi, tarihi süreçte burayı güzelleştiren her şeyi düşündüm. Resmi öğelerine ayırdım. Dahası fotoğrafik hafızaya sahip olduğumdan resim zihnimde sürekli canlanıyor ve ortamı, sesleri, hatta gelinciklerin kokusunu duymaya çalışıyordum. Resmin beni benden alan güzelliği bir yana bu resmi kim çekmişti? bu güzelliği benden başka kim görmüştü? Bu güzelliğe sahip olma ihtimali var mıydı? Resmi güzelleştiren öğeleri ya bir daha göremeyeceksem? Nihayetinde ölüm var.
Anlayacağınız bir yıldan uzun süre yazamadığım içimde sakladığım kelimeler biraz da kıskançlıktan, tarih sevgimden ortaya çıktı. O günden sonra içimdeki kıvılcım bendini aşacak, tekrar yazmaya başlayacak, söyleyemediğim ateşten kelimelerden mısralar onlardan da (yarım kalan) kitabım oluşacaktı. İşte 40 konudan oluşmasını planladığım kitabımın 22. başlığı “Aşk” böyle ortaya çıktı. Stefan Zweig “Acı insanı bilge yapıyor” der. Evet duygu yoğunlukları; büyük mutluluklar, büyük acılar insanı harekete geçirir. Birçok eser bu duyguların ürünüdür. Nilüfer’in Kavak Yelleri şarkısı, Sezai Karakoç’un Mona Rosa ve Sürgün Ülkeden Başkentler Başketine şiirleri, böyle bir yaşanmışlığın söze vurumu olsa gerektir.
***Kitabımda “aşk” konusu altında; “beşeri” ve “ilahi” olmak üzere 2 temel alt başlık olacak. Bu iki başlığı ise “imkansız aşk” tarifi birbirine bağlayacak. İmkansız aşk konusu bir başka kitap çalışmamın da temelini oluşturuyor. Her iki kitabımdan bu satırlar sizin beğeninize sunulmuştur.***
………………………………………
Not: Metinde geçen tüm karakterler, kurumlar ve olaylar hayal ürünüdür. Bu satırların her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılması, paylaşılması yasaktır.
Ana Karakterler
İnsan bazı hislerin adını koyamaz/bilemez. Başkalarının tanımlamaları ile örtüştüğü ölçüde isimlendirme yapılır. Özlem gibi, Aşk gibi… “Özlerim ben seni seninle bile/ Vuslat mı Hasret mi adını sen koy”. (Müslüm Gürses)
Bazen adı bilinmesin istersiniz ve siz bir isim verirsiniz. Mihriban gibi, Lavinia gibi… “Sana gitme demeyeceğim/ Ama gitme, Lavinia./ Adını gizleyeceğim/ Sen de bilme, Lavinia.” (Özdemir Asaf)
Bu çerçevede eserde geçen isimlendirmelerin de birer hikayesi var. Mesela;
“Roesia Ressort” adı böyle iki bilinmezlik içerisinde ortaya çıkmış bir isimdir. Hem var, hem yoktur. Hem bilinir hem bilinmez. O, bahar mevsiminde açan, gelinciklerin haberini verdiği, benzersiz rengi ve kokusu ile tarifsiz bir “GÜL” dür. Kendine özgü güzelliklerini görmek marifet gözleri ister. Aşina çehresi gönülü yakar da yakar… Ona duyulan his “özlem” dir. Çünkü çok kısa bir zaman diliminde var olur ve hemen kaybolur. Onu görmek rüyalara kalır. Tâ ki diğer bahar mevsimi gelene kadar. Roesia, hikâyede Hıristiyan göçmen bir kızdır. 22-23 yaşlarındadır.
“Doktor Garip Bey“i herkes kendi gönül penceresi izin verdiği ölçüde tanır. Adı farklı farklıdır. Kimi onu Doktor Garip diye bilir. Kimi Elçi bey, kimi Moşeh. Kimi adını hiç bilmez, akademisyen olduğundan “hoca” olarak tanır. O, dertlidir. Hayatı kendisi için değil başkaları için yaşamıştır. Yüzü hep güler ama içi kan ağlar. Garip Bey, 38 yaşında, Müslüman tarihçidir.
Ak Saçlı , Kızıl Elma sevdasını hayata geçirmeye çalışan ekibin fikir babalarından birisidir.
Miralay Aydın Bey, Doktor Garip Bey’in yoldaşı, arkadaşı, dert ortağıdır.
Ahmed Efendi, faziletlerinden habersiz bir pir-i fanidir.
Kara Vasfi, The Hidden Masonic Templar’ın Anadolu’da yapılanmasını sağlayan, Atatürk’e suikast düzenleyen hain topluluğun lideridir.
The Hidden Masonic Templar, yeni bir dünya düzeni inşa etmeye çalışan küresel gizli yapılanmadır.
Zaman ve Mekan
1910 ile 1923 yılları arası… Paris, İstanbul,
180-200 Sayfa
ADI: AŞK’TI
GİRİŞ
Her insan bir gün ölür ancak çok az insan gerçek manada yaşar. Hayat bir ideale bağlandığı ölçüde değer kazanır.
Arapça ġrb kökünden gelen ġurbat غربة “vatandan ayrı ve uzak olma, yabancı ülkede olma, sürgün” sözcüğünden alıntıdır. Onun hikayesi gurbette başladı. Hayatı gurbette sürdü. Memur bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası ona Hz. Muhammed’in (SAV): “Bu din garip olarak başladı, sonu da garip olur. Halkın bozduğu sünnetimi düzelten gariplere selam olsun. (Tirmizi)hadisinden maada “Garip” ismini verdi.
Sonbahar mevsiminin başladığı Eylül ayının son günlerinde gün batımında dünyaya geldi. Ülkesi sıkı bir vesayet içerisinde kardeşin kardeşe kıydığı bir dönemi yeni atlatıyordu.
3 sayfa Çocukluğu…
5 sayfa Gençliği…..
Varsa yoksa vatanım. Bu sevdası onu Garip Bey yaptı.
Garip Bey, tarih alanındaki doktora eğitimini ülkesinde 1910 yılında tamamladı ve “doktor” unvanını aldı. O artık Doktor Garip Bey‘di. Akademik dünyanın, öğrenmenin ve öğretmenin tadını alınca, onun yerinde durması, keyif çatması beklenemezdi. O artık ilim yolunda her gün yeni bir başlangıç yapacaktı. Çok geçmeden doktora sonrası araştırma yapmak için Fransa’nın Paris şehrine, ilkbaharın en güzel günlerinde yolculuğa çıktı. Dr. Garip Bey Sorbonne Üniversitesi’nde (Université Paris-Sorbonn) Beşeri Bilimler fakültesinde Tarih bölümünde misafir öğretim üyesi olarak çalışacaktı.
Onun hayatı FransızRoesia Ressort ile kesişecek ve hiç beklemediği şekilde değişecekti. Roesia, aynı üniversitede Eğitim Fakültesinde öğrenciydi. Kader onları bir şekilde karşılaştırıp tanıştıracaktı.
*Karşılaştıkları ilk andan itibaren Roesia’ya karşı elinde olmayan duygular besleyen Dr. Garip Bey ne kadar çabalasa da gönlüne söz geçiremedi. Evli, yaşça büyük olması dahası teşkilat-ı mahsusa danışmanlığı, ülkesine ve dini değerlerine sadakatle bağlı Dr. Garip Bey’i içinden çıkılmaz bir duruma sokacaktı. Ya sevdiği için her şeyi bırakacak ya da sevgisini istemese de kalbine gömecekti. Üçüncü bir yol mümkün müydü? Onu da okuyup göreceğiz.
I. BÖLÜM: İLK KARŞILAŞMA
O günün ilk ışıkları diğer günlerinkinden farklı doğmadı. Ancak ilerleyen saatler Dr. Garip bey’in hayatında bir dönüm noktası olacaktı.
Öğleden sonra Dr. Garip bey, yan binalarına bir aracın sessiz bir şekilde yanaştığını gördü. Bu varoş bataklığa bir GÜLün geleceği aklının ucundan geçmezdi. Sebepsiz dikkat kesildi. Biraz kilolu şoförden sonra iki genç kız araçtan indi ve eşya taşımaya başladılar. Kızlardan ilki kısa boylu, siyah saçlı, çakır gözlüydü. İkincisine bakması ile kalbinde bir ritim değişikliği oldu. Zira aşina bir çehreye sahipti. Dr. Garip bey, ona dikkatli bakınca hayretler içerisinde kaldı. Derin bir nefes alıp tekrar baktı. Olmaz, olamaz diye söylenmeye başladı. O ilk an ‘kurumaya yüz tutan ekinlere can veren Nisan Yağmurları’ gibiydi. Ilık, topuklara kadar ıslatan ve hızlı…
Derken Dr. Garip bey, derin düşüncelere daldı. Yıllar öncesine gitmişti. Hep nasıl biri hayatımda olmalı diye düşündüğünde çizdiği o resmin karşısındaydı. Resmine baktı. Saçları, gözleri, dudakları, yanakları, siması… Aman Allah’ım bu oydu. Gençliğinde şiirler yazdığı, gönlünün sahibi “meçhul güzel”. Şaşkınlığı üzerinden atması zaman aldı. Teşkilat-ı Mahsusa’da aktif görev aldığı ilk günlerdi. İnsanların hayatları boyunca peşinden koştuğu makama, paraya, dünya saadetini temin edecek güzelliklere gençliğinin baharında sahipti. O dönemde kızlar ona mektup yazar, bir kaç kelam edebilmek için can atarlardı. Yakın arkadaşları sınıfta kendisi için;”o farklı” dendiğini kulağına fısıldamışlardı. Evet farklıydı. Zira yaşıtlarının peşinden koştuğu hiçbir şeye heves etmemişti. Ancak hayal ettiği, resmini çizdiği, şiirler yazdığı, kalbinin sahibi meçhul bir güzel vardı.
Saçlarının her bir telini özenle çizmişti. Kömür karası saçlarını alnının ortasından ayırınca yüzünde bir kalp olarak birleşirdi. Gözleri uçsuz bucaksız denizler gibiydi. Dudakları kızıl goncaya benziyordu. Sözcükler dudaklarında alev alev çıkardı. Yanakları latif bir tatlılığa sahipti. İki yanağında kulağının yanında ve sağ kolunda dikkat çeken ‘benleri” vardı. Nazlı nazlı yürür, gülünce yüzünde güller açardı. O, Dr. Garip Bey’in öteki yarısıydı.
Şimdi hayallerinde sevdiği “meçhul güzel” ete kemiğe bürünmüş karşısına çıkmıştı. Kalbinin şiddetle ezildiğini hissetti. Bir güvercin kalbi gibi titrek: Geçmişte ona seslendiği isimler ile seslenerek “Gül’üm, Nergis’im, Özlem’im, Züleyha’m, Nurefşan’ım, Sevdiğim” diyebildi.
*Derler ki ruhlar ilk yaratıldığında dünyada karşılaşacakları kimseler ile tanıştırılırmış. Hani bir insanı ilk gördüğümüzde sevmez veya kanımız ısınır ya, bunun sebebi budur. Onlar ruhlar aleminde tanışmışlar ve o günden bu güne ona bir sevda ile bağlıydı Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Onu hiç görmeden nasıl olup da resmini çizmişti? Onu görür görmez yıllardır tanıdığı aşina bir çehre ile karşılaşır gibi olmasının nedeni neydi? Kalbindeki yangının korları ne zaman tutuşturulmuştu?
O an kalbi ile aklının mücadelesi başladı. Kalbi: “O benim sadece benim, o yıllarca hayal ettiğim, sevdiğim hasılı o benden canımdan bir parça” dedi. Aklı “haklısın ancak çok geç, ona bunu nasıl anlatacaksın?” diye sordu. Kalbi: “Hiçbir şey için geç değildir. Onu buldum ya…
AKIL ve KALBİN MÜCADELESİ: AŞKIN NEŞVÜ NEMA BULMASI
-İnsan aklı ile kalbi, hayalleri ile gerçeklik arasında bir sandal misali süreklenip durur. Dr. Garip bey, kalbini dinlediğinde, Roesia’dan hiç ayrılmak istemezken, aklı galip geldiği zamanlarda uzaktan sevmenin acısını iliklerine kadar yaşıyordu.
I. HAFTA
Günlerden Pazartesiydi. Dr. Garip bey, erken saatteki “Tarih, kültür ve din” dersi için sınıfa girdi. Ders seçmeli olduğundan Üniversitenin farklı bölümlerinden öğrenciler vardı. Tahtaya “Culture, Society, Religion, Custom, Time” kelimelerini yazdı. Birbiri ile kesişen ve ayrık bir kaç daire çizerek konuya dikkati çekti. Mesleğe başladığı ilk günkü heyecanla öğrencilerini göz ucu ile süzdü. Sonra “toplumların anlayış farklılıklarının sebepleri hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorarak derse giriş yaptı. Öğrenciler tanışma ile ilk dersin kaynatılacağını düşünürken biraz farklı bir hoca profili ile karşılaştılar.
Dünyanın farklı ülkelerinden, farklı kültürlerden ve farklı dinlerden derse katılan öğrenciler için harika bir tartışma ortamı oluşmuştu. Asyalı, Amerikalı, Avrupalı ve Afrikalı… Dr. Garip bey, farklılıkların zenginlik olduğunu öğretmek istiyordu. Düşündüğü gibi de oldu. Ancak dersin en can alıcı anında sınıf kapısı münasebetsiz bir şekilde açıldı.
İçeri bir kız öğrenci girdi. Bu kız “meçhul güzeldi”. Dr. Garip beyin nutku tutuldu. Bir kaç saniyelik sessizlikten sonra adınız diye sordu.
-Roesia Ressort…,
Demek Roesia, lütfen boş bir yere oturun. Dr. Garip bey, kalbinin hararetini; “Yeri gelmişken sınıf kurallarını hatırlatayım” diyerek bastırmaya çalıştı. Tüm dikkati dağılmıştı. Arkadaşlar ben dersin bölünmesi konusunda hassasım. Lütfen dersimi bölmeyin burası ilkokul değil ancak dersimizin verimli olması açısından gecikirseniz sonraki dersi bekleyin. Ben ara veriyorum. Sonraki dersimize katılırsınız. Dersimde içecek içilmesine izin veriyorum ancak kahvehaneye çevirmemek kaydıyla diye ekledi. Herkesin görüşlerini açıkça ifade edebildiği, farklılıklara saygı duyulan bir ortam oluşturmak istiyorum.
Roesia, bu sözlere kulak asmaz bir şekilde yanına oturduğu arkadaşına kim bu? mahiyetinde kaş göz işareti yaptı. Arkadaşı Edda küçük bir kağıda “bu yıl gelmiş Asyalı Müslüman bir hoca” yazdı. Roesia; bir bu eksikti. Hem Asyalı, hem Müslüman, hem kuralcı… Bana uymaz bir baş ağrısı daha diye düşündü. İlk dersin süresi dolmuştu. Ara verildi. Roesia başını sıraya koyarak biraz kestirmeye başladı. Dr. Garip bey, çay almak için kantine doğru hareket etti. Zihni dersinin bölünmesinde, Roesia’da, kalbinin pervasız atışındaydı. Açık limonlu bir çay rica etti. Kurumuş boğazını birazcık olsun rahatlatmak için gelen çaydan bir yudum aldı. Ancak bu seferde sıcak çay ağzını yaktı. Hem gönlünün hem ağzının yanması pek hayra alamet değildi. Dikkatini topladı. Bu ders ona hiç bakmayacaktı. Sınıfa doğru kararlı adımlar ile ilerledi.
İkinci derse girince gözleri ilk Roesia’yı aradı. Kendine şaştı. O, bölünen uykusunu tamamlamakla meşguldü. Yavaşça yanına yaklaştı. Kömür karası saçlarından okşamak ve onu uyandırmak içinden geçti. Derken derste olduğunu anımsadı. Sesini biraz yükselterek onu kendine getirmek istese de başarılı olamadı. İlk defa bir dersinde öğrencisi uyuyordu. Bu kız benim kalbimin belası olmaz inşallah diye düşündü.
Adem: ilk insan ve ilk peygamber, konu hakkında ne biliyorsunuz? İnsan deyince aklınıza ne geliyor? İnsanı diğer varlıklardan ayıran mümeyyiz vasıfları nelerdir?…
II. HAFTA
Kendine itiraf etmemiş olsa da Dr. Garip bey, Roesia’nın aldığı dersi iple çekmişti. Zira onun yanında olmayı, aynı zaman dilimini paylaşmayı, onun gözlerine bakmayı seviyordu.
Ders saati geldiğinde kalbi duracak gibi olmuştu. Avuç içleri terliyor, güç bela nefes alıp veriyordu. Bu durumu kontrol etmem lazım diye düşündü. Sınıfa girdi. Sınıfın neredeyse tümü dersteydi. Ancak onun gözleri Roesia’yı aradı. O gelmemişti. Üzülse de ‘her şeyin hayırlısı’ ne yapalım diye içinden geçirdi.
Kıymetli öğrencilerim geçen dersimizde; toplumsal farklılıkların yanı sıra insanı diğer canlılardan ayıran, yüce yaratıcı katında değerli kılan; “öğrenmek, öğrenmeyi öğrenmek” konusuna giriş yapmıştım. İnsanı insan yapan değerlerden de kısmen bahsetmiştik. Bu dersimizde insan öğrenmeyince, düşünmeyince, üretmeyince, hasılı insan olmayınca sonuçları neler olur? bu konuları konuşacağız.
Tarihte düşünmenin yasaklandığı, farklılıkların zenginlik kabul edilmediği, despotluk dönemleri vardır. Şüphesiz söz konusu dönemlerin baş aktörleri; zulümleri ile tarihe geçmiş diktatörlerdir. Firavun, Nemrut, Ortaçağ’da Kilise, Hitler, Pol Pot, II. Nicholas, Leopold II, …. örnekleri çoğaltmak mümkün. Hepsinin ortak noktası, saplantısı “kontrol” olmuştur. İnsanları kontrol etmek, düşünmelerini engellemek için türlü yollara başvurmuşlardır.
Mesela eski Roma’da insanlar, gladyatör dövüşlerinde ve sirk gösterilerinde eğlence ile meşgul edilmiştir. Burada ödül olarak yiyecek (bir ekmek) verilmiş ve buna nankörlük etmeden şükretmeleri istenmiştir. Dahası halkı cahil bırakarak, kültürü kısıtlama ile, onları boş işlerle meşgul edip fikir üretmeyi engelleme ile başarı elde etmişlerdir. Propaganda ile hamaset ile uyutmuşlardır. Baskıları ile bunaltıp, aslında insan olmaktan çıkartmışlardır. Köleleştirmişlerdir. Düşünmek yasaktı. Bir fikir üretmek yasaktı. Sanat yasaktı. Halka düşen kusursuz itaat etmekti.
*Bu tarih boyunca böyle oldu. Unutmayın tarih boyunca… Ders bitti, ara verildi.
Dr. Garip bey, çayını alıp, güzel geçen dersi üzerinde düşünmeye başladı. İkinci ders öğrencilerine söz hakkı vererek, daha çok düşünmelerini, fikir üretmelerini, gelecekte yaşadıkları ülkelerde bu denli bir düzene karşı koymalarını istiyordu.
İkinci ders sınıfa girerken kapıda bir öğrenci ile çarpıştı. Bu kişi Roesia’ydı. Gelmişti ve dersi bölmemek için beklemişti… Göz göze geldiler. Çocukluğu, gençliği, hayalleri onun gözlerindeydi. Bakışları karşısında sanki bir mum gibi eridi. Bir insanın başka birine içi böyle gitmemeliydi. Bir kaç saniyesi bir ömre bedeldi.
Pardon hocam.
Önemli değil. Buyur yerine geç.
Mutluluğu bir kat daha artmıştı. O gelmişti…
Arkadaşlar, ülkelerinizdeki yönetim biçimleri üzerine konuşmak isteyen var mı?
-Alex,
-Elizabeth,
III. HAFTA
Üçüncü hafta sınıf eksiksiz dersteydi. Dahası dersi almayan öğrenciler, duydukları güzel meseller sebebiyle bu derse iştirak etmişti.
“Bir toplum gerçekten ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.” (George Orwell) Dahası ahlaktan ne kadar uzaklaşırsa ahlaklı insanlara öfkeleri dinmez. Kendileri gibi ahlaksız, yolsuz insanları peygamberlere yeğlerler. Mesela; Barabbas ve Hz. İsa örneğini ele alalım.
Romalıların gelenek haline getirdiği uygulama gereği Fısıh Bayramında zindandaki önde gelen bir suçlu affedilmekteydi. Kimin affedileceğine halk karar veriyordu. Yahudiye valisi Pontius Platus, o yıl halka Barabbas var İsa var kimi affedeyim? diye sordu. Bana göre İsa suçsuz onu affedelim dese de halk, katil, kan içici, haydut, ırz düşmanı Barabbas’ın affedilmesini istedi.
Barabbas serbest kalır kalmaz bir kişiyi öldürdü. Başka birinin ırzına geçti ve tekrar hapse atıldı. Hz. İsa ise cezalandırılarak; çarmıha gerildi. Ertesi yıl Fısıh bayramında halk tarafından yine affedilmesi istenen kişi Barabbas’tı. Barabbas’ları yeğleyen toplumlar; “kötülük toplumu”dur. Allah onların iki yakasını bir araya getirmez. Allah’ın laneti onların üzerinedir. Bu toplum kendini hizaya getirmezse başlarından belalar sağanak sağanak yağacaktır. Allah onlara rahmetle muamele etmeyecektir.
Bu konuyu Hıristiyan olan Roesia can kulağı ile dinledi. Artık Müslüman olmasından dolayı ön yargılı olduğu hocasına da saygı duymaya başladı. Zira İsa-Mesih’ten bahsediyor, öğrencilerine değer veriyor ve (sebebini anlamasa da) kendisine çok iyi davranıyordu. Hatta göz göze geldiklerinde bakışlarını hemen kaçırıyordu.
*Arkadaşlar bundan sonraki derslerimizin ikinci kısımlarında hayatınızı derinden etkileyen sorular/sorunlar üzerine konuşacağız. Konularımızı birinci dersimizde işleyeceğiz. Sizler seçkin öğrencilersiniz. Bilgi her yerde var, bir şekilde ona ulaşırsınız. Önemli olan öğrenmeyi öğrenmek, insanlığa faydalı olmak, yeni bir şeyler ortaya koymaktır. Düşüneceğiz, tartışacağız, konuşacağız…
IV. HAFTA
II. Ders: Roesia: Hocam ilk soruyu ben sormak istiyorum.
-Sor “Canımın içi/parçası”, Fransızca bir kelimeyi yanlış kullanmıştı. Belkide kullanmamıştı. Sınıfta bir kaç saniye sessizlik oldu. Bu sefer Roesia’nın yanakları kızardı.
Roesia: “Ortadoğu/Doğu neden cani ve medeniyetsiz? Bunun sebebi dinleri değil mi?”
V. HAFTA
II. Ders: Gürcü, Mariam Guguadzade: “Hocam küçüklüğümden beri zihnimi kurcalayan bir şey var. Onu size sormak istiyorum. Küçük bir kız tecavüze uğruyor Tanrı/Allah onu neden kurtarmıyor?”
VI. HAFTA
II. Ders: Polonyalı, Weronika Figaru: “Hocam, bir insanın Tanrıya/Allah’a küsmeye hakkı var mıdır?”
VII. HAFTA
II. Ders Hindistan, Akki Tadvi: “İnsanlar 30-40 yıl günah işliyor ama karşılığı ebedi cehennem oluyor. Bu adalet mi?”
Ara Sınav
VIII. HAFTA
II. Ders Rusya, Alesia Semeronko: “
IX. HAFTA
X. HAFTA
XI. HAFTA
XII. HAFTA
XIII. HAFTA
Final Sınavı
…….
Miralay Aydın Bey ile GÖRÜŞME
Bu görüşme her zamankilerden farklı olacaktı. Vatan millet aşkı ile sözler başlamayacak. Kızıl Elma ideali konuşulmayacaktı. Dr. Garip bey her zamanki haline muhalif olarak sessizce gözleri güler bir şekilde oturuyordu. Miralay Aydın bey, yanına yaklaşırken yüz ifadesi ciddileşse de hemen eski halini takındı. İki “Cafe Au Lait” söylendi. Miralay, dostundaki bu garipliği hemen anladı. “Onlar gene ülkemizi, sevdamızı ifsad etmekle meşguller. Son olarak dini inançlar üzerinden iç savaş çıkarmak için çalışıyorlar” dedi. Dr. Garip bey sessizliğini korudu. Kahvesinden bir yudum alıp, hayallere daldı. Liseli talebelerin halet-i ruhuyesini taşıyordu. Miralay: “Dostum sen kendinde misin? İyi misin? diye sordu.
-Yok iyiyim, iyiyim.
-İyisin de.. Sevdamızı bölmek istiyorlar diyorum ses vermiyorsun. Celallenmiyorsun? beni bölsünler ülkeme kıymasınlar demiyorsun. Sen sen değilsin sanki.
-Aziz dostum, aslında paylaşmaktan biraz çekiniyorum. Ama bir mevzu var. Roesia var.
-Roesia kim?
-Bir öğrencim. Ondan fazlası. Son zamanlarda aklım ve kalbim behemehal onunla meşgul.
-Azizim, seni anlıyorum. Bir sevda kalpte yer etti mi? Ona bir şey demek mümkün değil, ancak verdiğimiz sözleri unutmazsın, unutmamışsındır. Sevdiğimiz her şeyden geçmemiş miydik? Vatanımızın selameti için şahsi arzularımızı unutmamış mıydık?
-Unutmuştuk.
-O zaman sana ne demeliyim?
-Haklısın onu unutmalıyım, gönle söz geçmese de en azından unutmak için çabalamalıyım, onu kalbime gömmeliyim. Vatan sevdamız gönlümüzden önce gelir.
Böylece Dr. Garip bey, ona açılmamaya karar verdi. Hatta onu gördüğü her yerde bir çocuk gibi kaçıyordu.
Belkidehayat, içimizde kalan uhdelerdi. Gerçekleşebilecekken kursakta kalan keşkeler…
ATATÜRK’ÜN Dr. GARİP BEY’İ GÖREVLENDİRMESİ
Ak Saçlı, ilk kez Fransa’ya Dr. Garip beyi ziyarete gelmişti. Önemli bir husus olmalıydı. Zira Ak Saçlı ile görüşmek pek mümkün bir hadise değildi. Elinde Ata tarafından hazırlanmış kripto görev emri vardı. Dr. Garip bey kendisi için hazırlanmış bu özel emri heyecanla açtı. The Hidden Masonic Templar’ı araştırmak için görevlendirilmişti. Yalnızca Ata, Ak Saçlı ve Dr. Garip bey bunu bilecekti.
Bu süreç sonrası ilginç bilgilere ulaşan Dr. Garip Bey, ATA’yı uyaran mektubunu kaleme aldı. Ata, kendisi adına hareket eden (Kara Vasfi ve arkadaşlarının) gizli yapılanmasından ve emellerinden bu surette haberdar oldu. Dahası kendisine bir suikast düzenleneceğini öğrenerek tedbirler aldı.
Böylece Dr. Garip bey, gizli komitenin başkanı Kara Vasfi tarafından hedef tahtasına oturtuldu.
MAHALLEDE KARŞILAŞMALARI
Dr. Garip Bey, dersten çıktığı bir akşam üstü Roesia’ya ile mahallede karşılaştı, bu sefer kaçamamıştı. Sokağın başında onu görür görmez her zamanki gibi kalp atışları hızlandı, avuçları terlemeye başladı, nefes alıp vermesi güçleşti. Roesia’nın kömür karası saçlarından yüz hatlarına gözleri kayarken, “Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek ” mısrası aklında karşısında eridiği sevdiğinin gözlerine bakamadı. Roesia ise aynı mahallede oturduklarından habersizdi. Biraz şaşırdı.
Merhaba hocam, siz burada mı yaşıyorsunuz?
-Evet sana yakınım. Bu cevap biraz garip olmuştu. Yanakları kızardı ve iyi akşamlar diyerek acelesi varmış gibi yaptı.
Mahallede birçok kez karşılaştılar. Alelade konular üzerine konuşmalarına rağmen Dr. Garip bey tarifsiz bir mutluluk yaşıyordu. Lafı uzattıkça uzattığı oluyordu. Roesia’nın yanında olmak, aynı havayı teneffüs etmek, ara ara gözlerine bakmak, zorlansa da aşkını saklamak onun için tarifsiz mutluluktu.
El ve Yüzündeki Kader Çizgilerini Okuması
Roesia evden çıkıp arkadaşına doğru yol alırken, Dr. Garip bey ile karşılaştı.
Merhaba hocam, yeri değil ama müsaitseniz zihnimi kurcalayan bir kaç şeyi sormak istiyorum. Kan ter içinde kalan Dr. Garip bey, tabii ki neden olmasın. Ancak ayak üstü değil şurada yakın bir yerde oturalım öyle sor istersen dedi. Zira onun yanında başı döndüğü oluyor ve kalbinin normale dönmesi zaman alıyordu.
Convergence adlı küçük bir kafeteryada oturdular. Roesia orta şekerli, Dr. Garip bey şekerli bir kahve istedi. Ardından Müslümanlık, Hıristiyanlık, toplumsal sorunlar üzerine koyu bir sohbet başladı. Dahası o gün her zamankinden muhalif olarak Dr. Garip bey, ilk defa Roesia’nın kader çizgilerini okudu. Ancak okuduklarını ona doğrudan söyleyemedi. Kafasından bir hikaye tasarlayıp;
“Peki insan bu kadar sevdiği birini hayatının mahvolacağını bile bile yalnız bırakır mı? Hayırsızın birinin hayatını mahvedeceğini bile bile… Hele 39 yaşında güzelliği solmuş, ciddi sağlık sorunları ile boğuşurken psikolojisinin bozulacağını yapa yalnız kalacağını bilirken (bunun olmaması için dua edeceğim)… ” diye sordu.
Roesia: Anlamadım, neden bana böyle bir soru sordunuz?
Yine kendine hakim olamamıştı. Konuyu değiştirmeye çalışarak, Chirology, Palmistry, İlm-i Sima İlm-i Kıyafe… vb adlarla anılan bir bilim dalı var. Sümerlerden kadim Mısırlılara kadar yeni tecrübelerle günümüze ulaşmış bir ilim. Ben biraz bununla ilgilendim. İstersen seninle ilgi olan bir kaç tanesini söyleyeyim.
Roesia, elini uzattı. Dr. Garip bey, elini tutmaktan çekindi. Göz ucuyla kader çizgilerini okumaya başladı. Eline bakılırsa, maddiyattan çok maneviyata önem veren (yaratılışın böyle ama bunda değişiklikler var), biraz vesveselisin, ortalama zekânın üzerindesin. Dünyadan nasibin diğer insanlara göre fazla olacak. Dahası sağ ve sol yanağında kulağına yakın birbiriyle neredeyse aynı konumda iki benin var. Sağdaki zeki ve âdil olduğunu, soldaki ihtiraslı, ideallerin için savaşacak histe olduğunu ifade ediyor. Kızıl goncaya benzeyen dudakların; sanatçı ruha sahip olduğunu, derinden ise oldukça romantik olduğunu gösteriyor. (Böyle birisini sevmek ayrı, sevilmek ise apayrıdır). Gerisi bende saklı kalsın.
Roesia ilk defa kendisine duyulan hisleri anlar gibi oldu. Ancak bunun mümkün olamayacağını ısrarla kendine söyledi. Konu ne ara buraya geldi diye düşündü. Bu arada kafede bir şarkının sözleri duyulmaya başladı.
“Bu devran hep böyle sürüp gitmez ki Sen de solacaksın günün birinde Aklına gelecek ayrılığımız Pişman olacaksın günün birinde Senin de saçına karlar yağacak Senin de gözüne yaşlar dolacak Elbette hayatını hayırsızın biri yakacak Beni anacaksın günün birinde
Ne geri dönecek yolun olacak Ne de tutunacak dalın kalacak Korkarım pişmanlık sonun olacak Yalnız kalacaksın günün birinde”
…… Konuşma biraz daha devam etti. (Dr. Garip Bey bu sohbet sonsuza kadar sürsün, Ne olur Allah’ım diye kalbinden dua ediyordu.). Sohbetleri öğrenci hoca sınırları içerisinde kaldı. Dr. Garip bey, onu evine bırakmayı teklif etti ve ilk kez beraber Roesia’nın evine kadar yürüdüler.
Dr. Garip bey, Roesia’nın bu hayatta bir kaç yüz metreyi bile yalnız yürümesine razı değildi. O gün sevgisinin anlaşılmasını çok istedi.
Roesia’nın Tiyatroya İlgisi
Roesia’yı tiyatro sahnesinde görmesi, Siyah bir elbise giymişti. Mutlu olduğu zamanlar gözleri gülerdi. O günlerden biriydi. Onunla göz göze gelmeyecek bir yere oturdu.
Roesia’nın Tuvali
Bir kadın resmi çizmişti. Dr. Garip bey resmine bakıp; “emeğine sağlık çok güzel olmuş yalnız kadının dudakları için bir kaç dokunuşa ihtiyaç var” dedi. İçindense kendi kızıl gonca dudaklarını örnek almalısın… Roesia teşekkür etmekle yetindi.
Ona Çiçekler Toplaması
Gelincikler ve Güller toplaması, Her gelincik onu hatırlatır. Roesia elinde bir kucak gelincikle göründü. Dr. Garip beyin başından sıcak sular döküldü. Çok kıskandı. Bu güzelliği başka biri görmüş olamazdı. Daha ne kadar aşkını saklayacaktı. Kadere müdahale edemezdi. Ama kalbinde olanları da söylemeliydi. Ancak bunu nasıl yapmalıydı? Daha önceden böyle bir şey yapmamıştı.
Roesia’nın Ümitsizliği-Şanssızlığı
Şanssız olduğunu hayallerinin önüne tuğlalar örüldüğünü söyleyen Roesia’ya, Dr. Garip bey
Roesia’nın Ayağının Kırılması
Roesia sömestir tatili için Paristen ayrıldı. Dr. Garip bey hasretine dayanamayıp sınav kağıtları ile ilgili bir durumu bahane ederek bir mektup yazdı. Gelen cevapta ayağını kırdığını, bundan dolayı tüm tatili evinde geçirdiğini yazmıştı. Yaşadığı sarp dağlarla çevrili, eşsiz doğası ile köyünde… Dr. Garip bey bunu öğrenince acısını kalbinde hissetti.
*Sevmek bir anlamıyla muhatapta fani olmak demektir. Onun mutluluğu ile mutlu olmak, üzüntüsünü yaşamaktır. Ancak bu sevginin boyutu maddi sınırları aşarsa artık ruhsal alanda imkansızlar mümkün olur. Mesela sevdiğiniz kilometrelerce uzakta da olsa onun yaşadığı bir acıyı siz hissedebilirsiniz. …. (Annelerin evlat acısını hissetmesi, Hz. Yakup’un Yusuf’un gömleği)
UZAKTAN SEVMEK
Sömestir tatili çalışma için bir fırsattı. Akademik çalışmalarının yanı sıra Dr. Garip bey, The Hidden Masonic Templar’ın Fransadaki yapılanmasını araştırdı. Derin yapılanmanın sömürgelerinde nasıl bir oluşum içerisinde olduklarını öğrendi.
Akşamları uyumadan önce mutlaka Roesia’nın resmine uzunca bakardı. Onun bu hayattaki en uzun yolculuğu Roesia’nın yüzünde geçmişti. Saçlarından tenine, kulağından, benlerine, yanağına, burnundan, dudaklarına, kaşlarına, kirpiklerine oradan ahu gözlerine bakması hiç bitmesini istemediği bir kitabın sayfalarını okumak gibiydi. Bazen tüm gece ona bakar, sabah gün ağarırken uyurdu.
Öyle uzaktan seviyorum seni elini tutmadan yüreğine dokunmadan gözlerinde dalıp dalıp gitmeden şu üç günlük sevdalara inat serserice değil adam gibi seviyorum
Dr. Garip bey, Roesia’nın daha en az 1 yıl daha Fransa’da kalacağını zannediyordu. Hatta akademik çalışma yapmak için bir grup seçkin öğrenci ile çalışma başlatmıştı. Onlarla yaptığı derslere Roesia’yı davet etmek istiyordu. Bu sebeple bir ders çıkışı yarın kahve içmeye gelir misin? Seninle bir konuyu konuşmak istiyorum dedi. Roesia tabi, neden olmasın hocam dedi. Ancak içine bir kurt düşmüştü. Neden böyle özel bir davet almıştı. Yoksa pek ihtimal vermek istemediği, görmezden geldiği kendine karşı duyulan hisler gerçekten var mıydı?
Sonraki gün bir türlü bir araya gelemediler. Hediye olarak ona aldığı kitabı veremedi. Daha da kötüsü bir kaç gün geçince talihsiz bir olay yaşandı. Bir arkadaşı, Roesia’ya ihtimal vermek istemediği şeylerin gerçek olduğunu söyledi.
TALİHSİZ OLAY VE AYRILIK
Lüksemburg Bahçesi
İkili Lüksemburg Bahçesinde/Parkında buluştular. Roesia her şeye değen nazlı edası ile bankta oturmaktaydı. İki yana örmeyi sevdiği saçları bu kez hafif meltem esintisinde bukle bukle dalgalanıyordu. Saç örgüsünün her bir ilmeği Doktor Garip Bey’in kalbine atılmış aşkın kördüğümü gibiydi. Roesia’nın doğal güzelliğine gölge düşüren makyajı yüzünde, yine ojelerini özenle sürmüştü. Neredeyse hiç çıkarmadığı 4 yapraklı yonca kolyesi boynunda, kulağında çiçekli küpeleri ışıldıyordu. Kendisine çok yakışan naif tenini belli eden kırmızı renkli bir elbise giymişti. Dr. Garip Beybunu onun kızgın ruh haline bağlayacaktı. Ancak o hocasına kırgındı.
Dr. Garip Bey kendini tanımladığı; güven, sorumluluk ve dürüstlüğün simgesi mavi renkli kıyafetleri tercih etmişti. Ancak görüşme için gençlik yıllarında olduğu gibi uzun uzadıya hazırlanamamıştı. Gözlerinde mahcup bir eda vardı. Güleç yüzü solgundu. Elmacık kemikleri çıkık yanakları Roesia’yı görünce hemen kızardı. Mahzun bir çocuk edasıyla kelimeler boğazına düğümlendi. Nereden başlayacağını düşündü. Hayatında hiç bu kadar çaresiz kaldığını hissetmemişti. Sevgisini nasıl anlatacaktı. Üstelik aksi bir hadise ile bu aşk ortaya çıkmıştı.
İkili derin sessizlik içerisinde biraz otururlar. (Dr. Garip Bey, içinden -Ne bu hâl konuşsana demektedir.)
Neden sonra Dr. Garip Bey cesaretini topladı ve biraz yürüyelim mi? dedi. Roesiabir şey demeden ayağa kalktı, biraz şaşkın biraz asabi bir tavır takındı. Çünkü o, Dr. GaripBey’in gerçek bir sevgi değil, gönül eğlencesi içinde olduğunu zannetmekteydi. İkili Seine Nehri’nin kenarında mavinin ve yeşilin her tonu içerisinde yürümeye başladı.
Seine Nehri
Bastile Meydanı’ndan Grand Palais’ye kadar aralarında şu diyalog geçti;
Roesia: Sizden hiç beklemezdim. Bunu nasıl yaparsınız? Ben gönül eğlencesi miyim?
Dr. Garip Bey: Hayır asla… Ne demek gönül eğlencesi. Sen benim için kelimelere dökülememiş en değerli eserimin mısraları gibisin. Rüyalarımın süsüsün. Hayallerimin gerçeğisin… Ben arkadaş kurbanıyım.
Roesia: Arkadaş kurbanıyım ne demek?
Dr. Garip Bey: İnan bana haberim yoktu. Arkadaşıma derdimi açtım, açmaz olaydım… Eğitimini tamamlayıp Paristen ayrılacağını zannediyordum. Belki de ben gidecektim. (Yüce yaratıcı bile kendini bildirmek için insanoğlunu yarattı. Bu masum sevgi de gizli kalmamalıydı.) Evet bilmeni çok istedim, seni bir daha göremem ve pişman olurum diye söylemek istiyordum. Ama böyle olsun kim isterdi ki… Bakmaya bile kıyamadığın birisini kim üzmek ister ki… Kazanmak isterken kim kaybetmek ister ki…
Roesia: Zaten benim kabul edemediğim de bu… Duyunca kulaklarıma inanamadım.
Dr. Garip Bey: Sen de takdir edersin ki bu istemle elde edilmemektedir. Elimde değil, ben bu hissin faili değil esiriyim… İnan bana zorla bir şey yapmış değilim, ilk andan beri içimde yanan hatta bastırmaya çalıştığım bir kor ateşti. Bir histi; fiziksel tesirleri ile ılık ılık içime akan, kalp atışlarımı hızlandıran, bedenimi terleten ruhsal olarak gönlümü okşayan, aklımı devre dışı bırakan… (Kimini Mecnun edip çöllere düşüren kimini Ferhat edip dağları deldiren, o histi işte, Aşktı)
Roesia: Yani elimde değil diyorsunuz. Diyelim ki öyle neden ben? Siz benim hocamsınız. Güzel bir diyaloğumuz vardı.
Dr. Garip Bey: Senden öğrendiğim bu hayatta insan kendine benzettiklerini/kendini bulduklarını seviyormuş; (aynı acıları yaşadığı, aynı şeylere gözyaşı döktüğü, aynı mutlulukları paylaştıklarını…). Sen benim ilk defa bir başkasında kendime rastlayışımsın. Yıllarca zihnimizde, kalbimizde bir portre çizeriz, bu portrenin (ona tam uyan) eksik kalan en değerli parçası sendin. İlk gördüğüm anda yaşadım bu duyguyu sende. Daha sonra baktım bana o kadar benziyorsun ki şaşırmamak elde değil. Sende kendimi buldum. Gönül kendine benzeyen gönüle akar ya…
Üstelik bir hayatta kaç kişiye bu his hissedilir ki… Benim için yarım milyonda bir ihtimal… Fani dünyada gerçek bir aşka gönül vermekten daha önemli ne olabilir?
Roesia: (Kaşlarını çatarak) aramızda kaç yaş fark var biliyor musunuz? dedi.
Dr. Garip Bey: Bilmiyorum. Hiç de düşünmedim. İnsan aşık olunca yaşa bakar mı? Muhtemelen sen 20 ben 35, belki sen 35 ben 51 bilemiyorum. Bundan sonraki yıllarımızı bilemediğimiz bir dünyadayız. Ölümün olduğu, belki sen 3-5 yıl sonra yok olacaksın belki ben… böyle olunca ne önemi var ki. (Bu arada bu kadar zaman geçmiş mi? Ben o yılları kaybolan yıllar olarak saymaya hazırım. Zira bu vefasız insanlar (dünya) için feda ettiğim gençliğime; ‘değer miydi’ diyorum)
Roesia: Sadece bu mu? Biliyorsunuz bu his karşılıklı değil, ben sizin için hiç böyle düşünmedim.
Dr. Garip Bey: Evet her aşk karşılıklı değil, takılıp kaldığımız, bakmaya kıyamadığımız, sevmeye doyamadığımız kişiler başkalarının oyuncağı olmayı tercih edebiliyor. Realite bu kabul etmek gerekiyor. Ama sevgi emek ister. Bu sevgi de emek harcamayı sonuna kadar hak ediyor. Emek harcarız ama olmaz. Belki iki tanıdık olarak kalırız. Ama her zorlukta sonsuza kadar birbirimizin yanında oluruz/olalım. Ben bunu yapacağım.
Roesia: Sizin engelleriniz bununla sınırlı değil… Sizce ahlâki mi?
Dr. Garip Bey: Engelleri kendimiz oluştururuz… Kendimi 40 kez engizisyonda yargılamadım mı sanıyorsun? 4 kitabın hiçbirinde günah değil bu. Sadece masum bir Aşk… Peki sen söyle; yüzünde başka birinin göz izi yok zannederken, 50. adres olmak mı daha ahlâki? İnan ben böyle bir şeye asla razı ol(a)mam. Sevdiğimi kendimden kıskanırım. Bana kalsa bu acıyı yaşar mıyım? Her gün bir kez daha ölür müyüm? Ama gel gör ki gönle söz geçmiyor, aşka sınır çizilmiyor.
Roesia: Vazgeçin benden
Dr. Garip Bey: Ben sevdiğim hiçbir şeyden vazgeçmedim. (Ancak “bana düşen güzel bir sabırdır (Yusuf Suresi 83)” diyebilirim).
Roesia: Unutuyorsunuz yani
Dr. Garip Bey: Yarından tezi yok… Ben sana ne anlatıyorum nicedir. Unutmuyorum, unutamam ki sadece (hakkın hatırına) sabrediyorum, bekliyorum/bekleyeceğim…
Roesia sana söyleyemedim ama sen benim meçhul güzelimsin. Ben seni belki yaşın kadar sevdim. Seni görmeden yıllar önce resmini çizdim. Kömür karası saçlarını, ahu gözlerini, kızıl gonca dudaklarını, hatta mesleğini hayal ettim. Gençliğimde sana şiirler yazdım. Nice uykusuz gecelerimin sebebi sendin. Seni bulmak için aramadık şehir bırakmadım. Biliyorum inanması güç ama gerçek bu…
Bu sözler karşılığında Roesia, ne diyeceğini bilemedi. Kızmalı mıydı? Gülüp geçmeli miydi? Anlamaya çalışmalı mıydı? Beraber olmaları mümkün müydü? Biraz duraksadı. Yok öyle şey mi olur. Ne der el alem, ne der arkadaşlarım, ne der ailem… diye düşünüp, “gidiyorum” dedi. Dr. Garip bey arkasından bakakaldı. Zaman o an için durmuştu.
O gece hiç bitmek bilmedi. Dr. Garip beyin gözüne uyku girmedi. Üzgündü. Tüm gece konuştuklarını ve Roesia’yı düşündü.
Sonraki gün Dr. Garip bey, Roesia’nın evine bir erkeği girerken gördü. Roesia’nın kapıda yüzü gülüyordu. O an yaşadığı acının tarifi yoktu. Sırtından kalbine doğru bir hançer saplanmış gibiydi. Gözleri buğulandı. İlk an “Ne bekliyordum ki…. bu da geçer ya hu…” dese de o günden sonra üç gün hasta yattı. Sanki kendine ait en değerli bir şeyi kaybetmiş gibiydi. Canından can gitmişti. Doktor arkadaşı ziyaretine geldi. Kalp krizi geçirmiş olabilirsin, kendine dikkat et. Yıpratma kendini bu günler de geçer diyerek bir kaç ilaç yazdı.
Şehirden ayrılırken Roesia hüzünlüydü. Güzel anılar, dostlar ve zamanlar biriktirmişti. Artık sevdiği mesleği yapacak ve güzel günler görecekti. Dr. Garip beyi herhalde unutacaktı. Hem ona ne hissetmişti ki…
*İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de… Yollar ayrılsa da kalpler ayrılmamıştı.
II. BÖLÜM: SAVAŞ YILLARI, BÜYÜK SALGIN (1918-1920) VE ÖZLEM
Zorlu zamanlar zorlu görevler üstlenir insan. Açlık çeker, sıcak çarpar, nice ölümcül yaraları iyileşir… bir yere kadar bunların üstesinden gelir. Ancak özlem duygusunun acısı tarifsizdir.
*I. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan ancak İspanya’dan yayılmayıp ismi İspanyol Gribi kalan hastalık 20 milyon insanı hayattan aldı. O dönem ki insan nüfusunun %5’ine tekabül ediyordu. Hastalık baş gösterince Doktor Garip bey, o sıralar uzaklarda olan Roesia’ya bir mektup yazdı. Başlangıçta bu özleme dayanabileceğimi zannetmiştim ancak olmadı, olmuyor… Sevdiğine özlem duymak ölümden de zormuş. Aramızda hasretlik acısı vardı. Savaş çıktı şimdi bir de hastalık girdi. Ne olur Roesia’m, kendine dikkat et… Sen benim Canımsın, Canımdan bir parçasın. Sağlığına önem verirsin ancak herkes öyle mi (!). Biliyorsun incinirsen incinirim. Mutlu olursan mutlu olurum. Saçının bir teline zarar gelsin istemem. Beni ne zaman ararsan gelirim, nerede olursam gelirim, senin için gelirim.
Tarihin en hızlı yayılan hastalığı bu. Özellikle temiz olmayan çevrelerde ortaya çıkıyor, insandan insana salgın şeklinde geçiyor. 20-40 yaşındaki insanlarda ölüme sebep oluyor. Eğer boğazında yanma, solunum güçlüğü çekersen, yüzün kızıl kahve bir renk alırsa hemen hastaneye git.
Senin canın sağ olsun da (hiç istemesem de) ben sensizlik özlemini çekmeye razı olurum. Sevdiğim, Özlemim, Roesia’m…
***
III. BÖLÜM: VUSLAT
Vuslat olunca ayrılıktan korkmak gerek.
Vuslat! Ah! Ne efsunkâr bir kelime ne kutlu bir an!
Zaman! Ah zaman! Hem dost hem düşman… (Fuzuli)
Beni unutmadınız. Hep düşündünüz. Yıllar geçse de kalbinizdeydim. Üzgün olduğum zamanlar dualarınız imdadıma yetişti. Özür dilerim sevginizi hafife aldım. Siz beni gerçekten sevdiniz.
Dr. Garip Bey: Evet, hem de başka hiçbir kimsenin sevmediği, sevemiyeceği kadar. Ben seni yüce yaratıcıdan bir hediye… bir Nimet gibi sevdim…
Roesia: O zaman düşünmek istiyorum. (Bu sözü ettiğinde hafif bir tebessüm etti gamzesi çıkarken Dr. Garip Bey, “bir gülüşün ölmem için yetecek” diyemese de bunu derinden hissetti. O tebessüme Paris sokakları eşlik etti.)
Dr. Garip Bey: Düşün bence, ben hep düşünüyorum zira belki bu senin için bir fırsattır… Tut elimi hiç bırakma. Yüzünden nurun kalbinden merhametin daha fazla alınmasın. Bu bataklıkta kaybolup gitme, 4 yıl önceki halinde değilsin, bunu sen de biliyorsun… Kaybolma, her şeyini kaybetme… Başta söylediğim gibi emek harcayalım (belki olmaz) ama birbirimizi kaybetmeyelim, birbirimizi bulalım…
Hafif bir yağmur çiselemeye başlamıştı. Şemsiyesini açtı.
Vuslat (Kavuşma)
Dr. Garip Bey çantasından son kitabını: “Adı Aşktı” çıkardı. Bu kitap ‘senin için’ diyerek hediye etti. Onun için “Milyonlarca göz eserimi okuyacak na âlâ, ben bir tek senin ahu gözlerini ararım” yazmıştı.. Roesia’nın kalbindeki buzlar erimişti. En kısa zamanda okuyacağım dedi gözleri gülerek…
Sarılarak vedalaştılar. Bu bir veda değil Vuslattı…
Dr. Garip bey, Roesia’nın nazlı nazlı yürüyüşüne aşkla bakarken, Roesia içinden; “bana ne kadar içten sarıldı, kalbini kalbimde hissettim. Kaybolan yıllarımıza yazık…” dedi.
Piknik
Dr. Garip bey bir kucak dolusu gelincik ve gül ile belirdi.
İlk önce kulağının arkasına bir gül takıp, dizlerine başını koydu. Saçlarına dokunarak: “bir ömür seni sevmeye yetmez ki… Böyle 1000 yıl ahu gözlerine bakmalı, gülüşünde kaybolmalıyım Sevdiğim, Özlemim, Roesia’m.
Birbirimizi Bulalım…
Sırat’tan incedir sevda köprüsü Beraber geçelim tut ellerimden. Niyet ak güvercin, vuslat gökyüzü Beraber uçalım tut ellerimden.
Gönüldeki birlik kalkandır dışa Aldırma ayaza, yele, yağışa Giden ilkbahara, gelecek kışa Beraber göçelim tut ellerimden.
Birleşmek üzredir şafakla gurûp Korku beklenilmez kapıda durup İster zehir olsun, isterse şurup Beraber içelim tut ellerimden.
Çağır hayallerin en ötesini Yakından duyarsın aşkın sesini Sonsuz mutluluğun penceresini Beraber açalım tut ellerimden.
Hatırla kaybolan hatıraları Elmastan ışıklı, altundan sarı Zaman tortusundan işte onları Beraber seçelim tut ellerimden.
Şüphe “başlangıç”tır, karar “nihayet” Zamanı zamana etme şikayet Kaçmak kurtuluştur diyorsan şayet Beraber kaçalım tut ellerimden. (Abdurrahim Karakoç)
***
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır. (Sezai karakoç)
***
Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücella çehreni izleseydim ebedi,
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım. (Nurullah Genç)
İlahi Aşk
Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb Kılma dermân kim helâkim zehri dermandadır.
«Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var. Aşık-ı sadık benem, mecnunun ancak adı var.»
İlm kesbiyle pâye-i rif’at, arzû-yı muhâl imiş ancak. Aşk imiş her ne var âlemde; ilm bir kıyl ü kâl imiş ancak.
«Ger derse Fuzûlî ki “güzellerde vefâ var” Aldanma ki şâir sözü elbette yalandır».
Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl aşina beni. Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüda beni.(Fuzuli)
*Osmanlı döneminde “vav” harfi yazma/çizme bir sanattır. Siz bunu değerli bir ressamın tablosu olarak değerlendirebilirsiniz.
Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya, “Efendi, yanımda param yok, ben sana bir “vav” yazayım, bunu sahaflara götür karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır.
Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz “Hafız Osman vav’ı”diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır.
Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı “Efendi para istemez, sen bir “vav”yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek der ki; “Efendi o “vav” her zaman yazılmaz.”
“Vav” her zaman yazılmaz, zor zamanlarda yanınızda olan insanlar unutulmaz, ilmin sanatın kıymeti yalnız ondan anlayanların yanında belli olur, bir ilim/fikir adamını küçümsemeyin ilmi sizin değer verdiğiniz paranın satın alamayacağı zenginliktedir, fırsatlar karşınıza her zaman çıkmaz, defineye malik nice viraneler vardır…
Dinleyince yüreğim ürperdi, bu olay ruhuma dokundu…
https://www.youtube.com/watch?v=8ly3R4PpM6g
Nurullah Genç’in Babası ile Hatırası Baba baba olunca oğul oğul olur…
Babalarımıza dair pek bir şey yazılmış değildir. Zira onları zor günler gelmeden tanımak/anlamak zordur. Her baba evladına karşı görevini gerektiği şekilde yapmıyor elbet ancak Baba olan yapıyor. Onlar hayatta iken güzel bir bağ kurmak kimi zaman zor oluyor.
Kim zaman şiirlerde;
Hayatta ben en çok babamı sevdim. Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk (Can Yücel)
….
“Baba! her yılbaşında sana söyleyecek bir tek sözüm var: ‘Seni ne kadar çok seversem o kadar çok olsun ömründen geçen yıllar…’
Baba! Babam, ağabeyim, kardeşim, arkadaşım! Ne zulüm, ne ölüm, ne korku başımı eğemez! Yalnız senin elini öpmek için eğilir başım.” (Nazım Hikmet)
……
“Allahım! .. İşte bugün, Şu zavallı ömrümün En matemli bir günü.
Elim böğrümde kaldım, Ben bugün haber aldım: Babamın öldüğünü.
Bitti hayatın tadı, Bu haber bırakmadı, Dudağımda tebessüm.
Kalbim oyuldu yer yer, Aman Yarabbi, meğer Ne acıklı imiş ölüm” (Sabahattin Ali)
……
Kimi zaman şarkılarda;
Ağlama benim babam Ağlama naçar babam Kara gün geçer babam hey! Bir kapıyı kapayan Gene açar babam Ağlama benim babam hey! (Fatih Kısaparmak)
Kimi zaman hikayelerde;
Bir Babanın Evladına Sunduğu En Güzel Şov
Charlie Chaplin bir röportajında şunları söyler; “Küçük bir çocukken, babamla bir sirk şovunu izlemeye gittik. Bilet sırasında uzun bir kuyruk vardı ve önümüzde anne-baba ve altı çocuklu bir aile vardı.
Fakirlik hallerinden belliydi, elbiseleri eski ama temizdi. Çocuklar sirkten bahsederken çok mutlu görünüyordu. Onların bilet sıraları gelince, çocukların babası gişeye geçti ve bilet fiyatını sordu…
Gişe çalışanı ona fiyatı söylediğinde adam kekelemeye başladı ve dönüp karısının kulağına bir şeyler fısıldadı. Mahcubiyet yüzünden kolayca okunuyordu. Bir anda babam cebinden 20 sterlin çıkardı ve yere attı, sonra da eğilip yerden aldı ve elini adamın omuzuna koyarak şöyle dedi:
“Paranız düştü beyefendi!” Adam babama baktı ve gözleri dolarak: “Teşekkür ederim efendim.” dedi. Onlar içeri girdikten sonra babam beni elimden çekti ve kuyruktan çıktı, çünkü babamın adama verdiği 20 sterlinden başka parası yoktu…
O günden beri babamla gurur duyuyorum ve o yaşanan 2 dakika benim hayatımda izlediğim en güzel şovdu. O gün izleyemediğim sirk şovundan bile eminim daha güzeldi…
Benim babama gelince;
Karşılıklı iki kelam ettiğimiz pek olmadı. İki yabancı gibiydik, yıllarca. Ta ki ben 35 yaşımda düşene dek, işte o zaman tanıdım Babamı…
*** Kadim dostlarımdan birinin hastaneye yatırıldığı haberini aldığımda kalbime gelen mısralardır.
Hayattan çok şey mi öğrendim…
Bu kadar da olmaz denen hadiseler yaşadık. Belki bu ülke hep böyleydi. Belki hayat…
Ama biz böyle bir dönemin şahidi olduk. Bir gün baş üstünde bir gün ayaklar altında…
Ağzımızdan 5 dişi götüren, olan saçımızı ve sakalımızı ağartan süreçler yaşadık. Yine de isyan etmemeye gayret ettik. Devletin üst düzey yetkililerinin bizimle görüşmek için randevu aldıkları günlerden kapıcılığa, ameleliğe (terfi ettik), temsil ettiğimiz değerler için, Allah için bunlara bile vız gelir dedik. Allah Rasulünün “kardeşlerim” iltifatına mazhar olmak için bu ezalara dayandık. Olur olmaz bilemiyorum ama biz bu gayreti gösterdik. Tüm hatalarımıza tüm eksiklerimize rağmen vaz geçmedik.
Bu nağmeyi yazanlar ilk bizler değiliz elbet…
İbrahim’in (a.s), İsmail’in (a.s), Yakup’un (a.s) Yusuf’un (a.s), , Eyüp’ün (a.s), Musa’n (a.s) Meryem’in (a.s), İsa’n (a.s) bu süreçlerin baş yazıcılarıydı. Biz bu nağmeyi tekrar ettik.
Tükendim Allah’ım ne olursun Nemrut’un karşısında şehadeti ile tevhidi inşa eden genç gibi şehadetimiz/ölümümüz ile bir medeniyet inşa etme dönemi bitsin.
Hayat ile doğumlar ile ifade edelim. Düşerek değil kalkarak, göz yaşları ile değil tebessümler ile… (Allah yar yar Allah yar).
“Tuttular da Süleyman mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeyin ardına düştüler. Halbuki Süleyman inkâr edip kâfir olmadı, lakin o şeytanlar kâfirlik ettiler; insanlara sihir öğretiyorlar ve Bâbil’de Harut ve Marut’a, bu iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi «biz ancak ve ancak sizi denemek için gönderildik, sakın sihir yapıp da kâfir olmayın!» demeden kimseye birşey öğretmezlerdi. İşte bunlardan karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah’ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verebilecek değillerdi. Kendi kendilerine zarar verecek ve bir fayda sağlamayacak bir şey öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu her kim satın alırsa, onu alanın ahirette bir nasibi olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. Hakkiyle bilselerdi, uğruna canlarını sattıkları şey ne çirkin bir şeydi. Şayet onlar iman edip de korunmuş olsalardı, elbette Allah tarafından verilecek mükafat çok hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi.(Bakara Suresi 102-103.ayet)”
Nasreddin Hoca’ya bir gün Timur:’Hoca Efendi’ demiş.
-‘Bilirsin ki Abbasi halifelerinin her birinin isimlerinin sonunda Allah lafzı var. Muvaffak Billah, Mütevekkil Aliullah, Mutasım Billah gibi… Ben de Abbasi halifesi olsaydım adım ne olurdu? diye sorması üzerine
Hoca bir an düşünüp:
‘Ey dünyalar sultanı. Hiç kuşku etmeyin ki adınız Neuzubillah (Allah’a sığınırız) olurdu” demiştir.
***
Onuncu yüzyılın büyük alimlerinden Edülüslü İbn Rüşd’ün, ömrü boyunca kitap okumadan geçen sadece iki gecesi olmuştur. Bunlardan biri evlendiği gece, diğeri ise babasının vefat ettiği gecedir.
***
Hazreti Mevlana’nın müridi Sicareddin’in evinde misafir kaldığı gün sabaha kadar namaz kılıp Rabbine niyazda bulunması üzerine,
Müridi: “Sultanım, sabah oldu. Bir nefes dinlenseniz” diye ricada bulunmuş, bunun üzerine Hz. Mevlana: “İyi ama, eğer biz de uyursak, bunca uyuyana kim imdat edecek?” demiştir.
***
Bursa’yı Yunanlılar işgal ettiğinde Piremir Sultan (k.s) türbesine bakan türbedar, mezarı bastonla dürtüp.
“Ya pir Bursa’yı Yunanlılar işgal etti, kalk kurtar demiştir.” Türbedara rüyasında Piremir:
“Behey ahmak, vatanı düşmandan kurtarmak ölülerin değil dirilerin hakkıdır!” diyerek hışımla bir tokat atmıştır.
***
Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un yakın dostu olan Mithat Cemal Kuntay’ın, Akif’le olan arkadaşlık münasebetini anlatırken yıllarca onun kusurlarını ve falsolarını araştırdığını ve 35 yıl sonra onun karakterini kağıda dökerken, hayranlık hisleri içinde: “İlk tanıdığım zaman ona inanmadım. Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayri tabii bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuzbeş sene bugün gelmedi. Otuzbeş sene onun yanından her çıkışımda kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevazu, kendi kendini inkar edercesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan seciyesiyle kendisini nasıl kahraman sanmıyordu.? Onu yakından tanıyanlar için, her geçen gün, nasıl onun lehine geçen bir gün oluyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muzdarip olurken , o, kendisinin sizden başka olduğunu nasıl görmüyordu? Onda bütünlük vardı; Kininde de, evlatlık, babalık, kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da, bütünlük… Dostunu, sevmek kelimesinin noksansız mefhumuyla seviyordu: Öldüğü zaman düştüğü zaman, dünya aleyhine döndüğü zaman, yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile’
“Dünyamıza hakikatin değil, iştihalarımızın gözü ile görüyoruz. Bu zavallı dünya herkes için başka dünyadır. Karınca için büyük, güneşe göre küçüktür. Bahtiyarlar için güzel, bedbahtlar için kötüdür. Bir tüccar çok kazanmayı muvaffakiyet ve fazilet sayabilir, fukaranın gözünde ise bu istek, kötü bir iştihadır. ”
“İhtirasların hepsi hakikatlerden uzaklaştırıcıdır.”
“Bilmek seyretmek değildir, bir sırrı çözmektir. ”
“Merhametin olmadığı yerde insan yoktur.”
“Zulmü yaratan, sevgisizliktir. Sevmeyen insan, her zaman canavarlığını yapabilen zalim bir varlıktır. ”
“Yeryüzünün gerçek fatihleri kalpleri kazananlardır. ”
“Oscar Wilde’ın şu sözü herkes için, her zaman yerindedir: ” Alemin bana yaptığı ne kadar müthiş olursa olsun, benim bana yaptığım daha müthiştir. ”
“Hür vatandaş yetiştirmek isteyen, nesilleri sürü haline getirmekten korksun. Her sürü esir sürüsüdür. Ancak fert halinde hür olabiliyoruz. …”
“Hiç kalbi kırılmadan ölen varsa yazık ona, o hiç yaşamamış demektir. ” …
“Bize dünyayı zindan yapan düşman değil , dostlarımızdır. Ne garip cilve ! ”
Iztırabın Mânası
“Musset’nin dediği gibi “insan bir çıraktır, ıztırap onun üstadıdır ve hiç- kimse ıztırap çekmedikçe kendini tanıyamaz.” Böylece ıztırap- ta, bir ölümle bir doğum aynı anda, aynı ruhta birleşiyorlar. Kolay bir ölümle çok ağır bir doğum.
İnsanlığın büyük haraketlerini yaratan ıztıraptır. Dinler ve sanatlar, tarihin kaydettiği parlak medeniyetler ıztırabın şaheserleridir. Peygamberler ümmetlerinin ıztırabını yüklenerek kurtuluş vadini Allah’tan getiren büyük muztariplerdir. Büyük sanatkârlar da dünyamızın bahtiyarları değillerdir. Yunus’tan Akif e, Fuzulî’den Dostoyevski’ye kadar bu insanüstü kafilenin sahip olduğu büyük ve âdeta İlâhî imtiyaz, onların büyük ıztıraplarıdır. Iztırap, hepsinin yaratıcılıklarının dokunulmaz berâtıdır sanki.
Birçokları, kendilerine İlâhî lütuf olan ıztırabı değerlendirmeyip varlıklarından iterek kendisine el uzattıkları fâni hazlarla zehirlendiler. Geçici tatminler onları boğdu, yine de onlar kendi katillerini kendilerinde arayacak yerde dışarıda aradılar. Mutlaktan ve sonsuzluktan yüz çevirmek için cemiyetin süsleyerek insanlar arasında yaşattığı izafi ve itibarî değerlere bağlandılar. Bu yüzden hayadan içten zehirlenmeyi andıran sürekli ve içsel bir vicdan azabından ileri gitmedi. En sevdiği hasretine kavuşunca onunla sarılıp kucaklaşır gibi ıztıraplarına sarınarak onu kutsallaştırabilenler, ebedî hayatlanna dünyada iken başlamış olanlardır. Bu yolda yürüyenlerden Yunus din velisi, Fuzulî aşkın kahramanı, Namık Kemâl ve Mehmet Âkif millet velisi oldular.
Iztıraptan kaçarak hayatının her halinde hazza koşmak isteyen halk bile onlara hayrandır. Çünkü, farkında olsun olmasın, insanın asıl mayası ıztıraptır. Iztırap, telkinini mutlaka damarlarımıza aktaran ahlâk hocamızdır. Gerçekte insan ruhunu en fazla katılaştıran ve zehirleyen hırslarla hasetlerin harabettiklerî kalbi, ıztıraptan başka ne tedavi edebilir? Geçirilen bir hayatın paylaşılmış acılarına dayanmayan dostluk, çürük ve temelsiz olduğu gibi, ıztırapsız yapılan dua şarlatanlıktır. Iztırap, harisiz, sözsüz, sessiz konuşabilen kalbin dilidir. Onun diliyle, canlılarla, cansız varlıklarla, mazi ve mekân ile, sonsuzlukla konuşabilenler vardır ve onun belâgati bizim zâhir dilimizi sonsuz bir şekilde geçmektedir. Iztırap, kabul olunan içsel dualarımızın dilidir; bütün gerçek ibadetlerin üslûbudur. İnsanı insan yapan kahramanca karşılanmış ızdıraplardır. Iztırap insanı, yaratıkların son halkasında ilahi varlığın eşiğine ulaştırarak belki bir gün bu kapıyı da açtırcak olan kutsal kuvvettir.
Yalan
Yalanın sebepleri çoktur. Hepsi de zaaflarımızdan doğmadır. Kuvvetli adam, sağlam ruh sahibi insan yalan söylemez. Yalan söyleyen adam hastadır; sebepsiz yalan söyleyenler psikopatlardır. Onlar yalanı yalan olduğu için severler, kullanırlar ve hazırladıkları yalanın yalan olmadığına kendilerini de inandırmak isterler. Başkalarını ve kendilerini yine kendi uydurdukları yalanın doğruluğuna inandırdıkları nisbette ruhları tatmin bulur, ancak böylelikle yaşayabilirler.
Çocuklar
Biz günahkarız;meyvası nur olacak ruh tarlasını harabe yaptık.Biz çocuklarımıza zulmettik;ezel bezminde yaşanan hayatın rüyasını yeryüzüne indiren yavrularımızın getirdiği ilahi emanete değer vermedik.Onu kendi rüyasının aleminde elinden tutup adım adım yürüterek hakikatın mihrabına ulaştıracaktık.Çocuk dediğimiz melek varlıkta samimiyet,sevgi,ümit,bunların hepsi vardı.Biz onun ruhundaki bu ilahi tohumları,Cennet kapılarını aydınlatacak olan nurları inkişaf ettirecekken,onu kendi dünyasından çekip ayırdık.Kendi zevk,menfaat,riya ve zulüm zindanımıza soktuk.Ondaki ruh cevherinin daldığı rüya içindeki Allah’a götürücü olgunlaşmayı yalanladık.Yerine kaba maddenin dürtmeleriyle kımıldanan kirli iskeletin bütün isteklerini doldurduk.’’
Dünyanın dört bir yanında at koşturduğumuz ve gittiğimiz her yere medeniyet götürdüğümüz dönemlerdi. Devletin başında Kanuni Sultan Süleyman Han bulunuyordu. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti Kanuni devrinde adaletiyle, idaresiyle, iktisadi faaliyetleriyle, ilim, kültür, sanat faaliyetleriyle bütün dünyaya örnek olmuştur. Kanuni harp sanatındaki mahareti yanında, sanatkârlığıyla da tanınır. Aynı zamanda usta bir şairdir. “Muhibbi” mahlasıyla (takma ad) yazdığı şiirlerde sanatının ve fikrinin pırıltılarını görmekteyiz. Bütün hayatı boyunca adımlarını, Allah rızası için atmaya çalışmış olan bu cihangir padişah Tevhid uğruna her fedakârlığı göze almaktan çekinmemiştir. Bir şiirinde şöyle der:
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır
Olmaya baht-u saadet dünyada vahdet gibi”
****
Süleyman’dan hakkın alır karınca
Kanuni, sarayının önündeki bir bahçeye kendisine hediye edilen bir armut ağacını diker. Zaman zaman onun büyüyüp büyümediğini kontrol eder. Her nasılsa karıncalar armut ağacına musallat olmuş, kabuklarını kemirerek ağaca zarar vermekteler. Kudretli Sultan, çok önem verdiği armut fidanının gözünün önünde sararıp solmasına daha fazla razı olmaz ve bir çare aramaya koyulur. Sonunda Şeyhülislam Ebussuud Efendi’den karıncaları bertaraf etmek için yazdığı şu beyitle fetva ister:
“Drahta ger ziyan etse karınca
Zarar var mıdır anı kırınca”
Ebussuud Efendi de bir beyitle Kanuni’ye şu tarihi cevabı verir:
“Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca”
Ebussuud ne yapacak?
Karınca diplomasisinin üzerinden uzun yıllar geçmişti. Kanuni rahat döşeğinde ölümü hazmedememiş, Hakkın emanetini harp meydanında teslim etmek istemiş ve öyle de olmuştur. Son “Sefer-i Hümayun’da” ordu Zigetvar kalesi önlerindeyken top, tüfek sesleri, kılıç şakırtıları arasında teslim-i ruh etmiştir. Vefatının akabinde de kale fethedilmiştir.
Mekân, dostun-düşmanın yüzyıllardan beri hayranlıkla seyretmeye doyamadığı, medeniyetimizin eşsiz sembollerinden Süleymaniye Camii. Muhteşem mabedin ibadete açılışının üzerinden henüz bir ay bile geçmemişken, Süleymaniye Camii’nin banisi Kanuni Sultan Süleyman Han avludaki musalla taşına boylu boyunca uzatılmış ve mübarek gözlerini ebedi âleme çoktan çevirmiştir…
Cenaze namazını doğal olarak Şeyhülislam Ebussuud Efendi kıldıracaktır. Tüm hazırlıklar yapılır. Saf bağlanır. İmam yüksek sesle niyet eder: “Er kişi niyetine!”
Cihana hükmeden Kanuni Sultan Süleyman Han’ının hükümdarlığı oracıkta son bulmuştur! Namaz ve dualar biter. Haklar, hıçkırıklar arasında helal edilir. Ve cenaze, şimdiki mezarının olduğu yere getirilir.
Tam perdeler kapatılmak üzereyken, mezar başına nefes nefese gelen bir saraylı, desturla mezara atlayıp getirdiği kutuyu özenle mezara yerleştirmeye çalışır.
Böyle şey şimdiye kadar ne görülmüş ne duyulmuştur. Müslüman mezarına eşya koymak caiz değildir. Ebussuud Efendi hemen müdahale eder:
“Geri dur bre adam, ne yapıyorsun?”
Saraylı, sımsıkı tuttuğu kutuya bakarak konuşur “ Vasiyeti yerine getiriyorum.”
“Ne vasiyeti?”
“Padişah vasiyeti… Öldüğünde kabrine koymam şartıyla bu kutuyu bana emanet etmişti. Filanla falan da şahittir.”
Gösterdiği şahitler de bunu doğrularlar. Ancak Ebussuud Efendi’yi ikna edemezler. “Olmaz öyle şey, caiz değil!” diye diretir.
Kutu’yu adamın elinden almak için uzanır. Adam da vermek istemeyince hafiften bir çekiştirme yaşanır. O arada kutunun kapağı açılır. Bir sürü kâğıt saçılır etrafa. Ebussuud Efendi kâğıtlardan birini alıp okuyunca kıpkırmızı kesilir. Sultan Süleyman Han’ının mezarına bakarak şöyle mırıldanır:
“Ah Süleyman! Sen kendini kurtardın bakalım Ebussuud ne yapacak?”
Kutu’nun içinde, Sultan Süleyman’ın sağlığında yaptığı icraatlara Ebussuud Efendi’nin verdiği uygunluk fetvaları vardı. Padişah, bütün yaptıklarını “Fetva”ya bağlamış, böylece kendini bir bakıma garantiye almıştı ama fetvayı veren Şeyhülislam Ebussud Efendi ne yapacaktı? Bu yüzden kahırlanıyordu. Evet, bir yanda ağacına zarar veren karıncaları öldürmek için bile fetva isteyen ölmüş, ince ruhlu cihan padişahı. Diğer yanda karıncaların bile öldürülmesine fetva vermeyen adaletli, dirayetli ve şefkatli bir Şeyhülislam… Onlar yine de kendilerinden emin değillerdi. Zira hesap vermek gerçekten de çok çetin bir iş olmalıydı! Çünkü onlar; “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” (**) emri fermanını kendilerine düstur edinmişlerdi.
Osmanlı Adliyesi’nin İngiliz adliye ıslahatına örnek olması, Molla Şemseddin-i Fenari, Molla Hüsrev, Molla Gürani, Zembilli Ali Efendi, İbn Kemal ve Nihayet Ebussuud Efendiler gibi yüksek İslami ilimleri ve hiçbir beşeri kuvvet karşısında sarsılmaz karakterleriyle medeniyet tarihimize şeref veren nurani simalar sayesindedir.
İnsan kainatta gerçekleşen olayların gerçek yüzünü göremez, hikmetlerini bilemez. Zira sadece gözünün önünde gerçekleşen hadiseleri kendince değerlendirerek bir sonuca varmaya kalkar. Bu konuyu örneklendiren meşhur bir temsil vardır;
“Hz. Musa, Allah’ım senin adaletini görmek istiyorum diye dua eder. Cenab-ı Allah ona bir çeşme kenarına gitmesini vahyeder. Hz. Musa çeşmenin kenarına gelir, başlar hikmeti seyretmeye…
Derken bir süvari, çeşmenin yanına gelir, su içer, atına binerken bir keseyi yere düşürür. Süvari uzaklaşır. Az sonra bir başkası gelir. Su içer, bakar ki yerde bir kese var. Keseyi açar bakar altın… Keseyi cebine indirir ve sevinçle oradan ayrılır. Biraz sonra bir başkası çeşmenin yanına gelir. Adam su içerken süvari geri döner.
Süvari su içen adama; Ben burada bir kese düşürmüşüm, sen mi aldın diye çıkışır. Adam olaydan habersizdir, hayır ben almadım dediyse de laf anlatamaz. Süvari adamın üzerine yürür, kavga çıkar, yaşanan arbede sonrasında süvari adamı öldürür.”
Hz. Musa yaşananlara hepimiz gibi bir anlam veremez ve “Allah’ım hikmetinden sual olunmaz ama ben bu işten bir şey anlamadım” der.
Cenab-ı Allah; Süvarinin dedesini, haksız yere öldürenin biraz önce, süvarinin öldürdüğü yaşlı adam olduğunu söyler. Böylece kısas gerçekleşmiş hak yerini bulmuştur. Bir kese altın ise süvarinin dedesinin alan adama borcudur.
Böylece hikmet tecelli etmiştir. Dahası bu durumu Kuran-ı Kerim, “Hz. Musa ve Hızır (a.s)’ın seyahatinde bize enfes bir şekilde açıklamaktadır.
“Musa (a.s.) Beni İsrail’e hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı. Kendisine,
“-İnsanların en bilgini kimdir?” diye soruldu:
“-Benim” diye cevap verdi.
Cenab-ı Hak,
“Allahulalem (yani en iyi bilen Allah’tır)” demediği için Musa’yı uyardı. Ve:
“İki denizin birleştiği yerde bulunan bir kulum senden daha alimdir” diye ona vahyetti.
Hz. Musa (a.s.):
-“Ey Rabbim ben onu nasıl bulabilirim? diye sordu. Kendisine:
-“Bir zenbile bir balık koy, onu sırtına al. Balığı nerede yitirirsen o zat oradadır” dendi.
Dendiği gibi yaparak yola çıktı. Kendisiyle beraber, hizmetçisi olan Yuşa İbnu Nûn da yola çıktı.
Hz. Musa (as) ve genç yardımcısının “iki denizin birleştiği yere” yaptıkları yolculuk.
“Hani Musa genç yardımcısına demişti: İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim.” (Kehf, 18/60)
Balık, buluşma yerinin tam olarak belirlenmesinde bir işaret olmuştur.
“Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu. (Varmaları gereken yere gelip) Geçtiklerinde (Musa) genç-yardımcısına dedi ki: ‘Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız-yolculuktan gerçekten yorulduk.’ (Genç-yardımcısı) Dedi ki: ‘Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu.’ (Musa) Dedi ki: ‘Bizim de aradığımız buydu.’ Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler.”(Kehf, 18/61-64)
Ayetlerden Hz. Musa (as) ve genç yardımcısının yanlarında yemek üzere bir balık getirdikleri anlaşılmaktadır. Ancak henüz yeme vakitleri gelmeden evvel, Allah bu balığı ikisine birden unutturmuş, balık da onların unuttukları bu anda akıntıya doğru gidip, yanlarından uzaklaşmıştır. Ancak bu unutmanın pek çok hikmetleri vardır. Allah bir hayır ve hikmet üzerine ikisine birden yiyeceklerini unutturmuştur. Hz. Musa (as)’ın iki denizin birleştiği yere gelmesinin nedeni, Kehf Suresi’nin devamında hakkında bilgiler verilen önemli ve kutlu bir şahısla görüşmektir. Kaderde belirlenmiş bu yere ulaşmak için Hz. Musa (as) ve genç yardımcısı uzun zaman geçirmişlerdir. Ancak bu buluşmanın tam yerine ulaşabilmek için daha fazla detaya ihtiyaçları vardır. Çünkü iki denizin birleştiği yer olarak ifade edilen mekan geniş bir alanı ifade etmektedir. Böyle geniş bir alanın hangi noktasında buluşacaklarını bilmeden, aradıkları kişiyi bulmaları çok zor olabilir.
İşte bu aşamada balığın kaçışının bir hikmeti ortaya çıkmaktadır. Bu kaçış açık bir işarettir. Çünkü balık, aradığı (Hz. Hızır olduğu tahmin edilen) kutlu şahıs ile Hz. Musa’nın buluşacakları yerin detayının tespitinde bir görev üstlenmiştir.
Hz. Musa’nın üstün merhamet ve ilim sahibi Hz. Hızır ile buluşması
“Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.” (Kehf, 18/65)
Hz. Musa tabi olmak için Hz. Hızır’dan izin istemiştir
“Musa ona dedi ki: Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” (Kehf, 18/66)
Hz. Hızır’ın Hz. Musa’ya verdiği cevap
“Dedi ki: Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin. (Böyleyken) Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?” (Kehf, 18/67-68)
Hz. Musa inşallah diyerek söz vermiştir
“(Musa:) ‘İnşaallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.’ dedi.” (Kehf, 18/69)
Ayette görüldüğü üzere, Hz. Musa, Hz. Hızır’ın söylediği sözler karşısında hemen Müslümanca bir tavır göstermekte ve “İnşallah” -yani “eğer Allah dilerse”– diye cevap vermektedir. Bu kelime müminlerin Allah’a olan teslimiyetlerinin, kaderin her an işlediğini bildiklerinin, Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerinin farkında olduklarının bir ifadesidir.
Hz. Hızır Hz. Musa’dan açıklayıncaya kadar kendisine soru sormamasını istemiştir
“Dedi ki: Eğer bana uyacak olursan, hiçbir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar.”(Kehf, 18/70)
Hz. Hızır bindikleri gemiyi delmiştir
“Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: ‘İçindekilerini batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın.'” (Kehf, 18/71)
Hz. Musa Hz. Hızır’dan aldığı eğitimin devam etmesini talep etmiştir
“Dedi ki: ‘Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?’ (Musa:) ‘Beni, unuttuğumdan dolayı sorgulama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma.’ dedi.“ (Kehf, 18/72-73)
Kehf Suresi’ndeki bu ayetlerde, Hz. Hızır’ın konuşmalarındaki kesinlik dikkati çekmektedir. Hz. Hızır, gerçekleşecek olan olayları bildirirken çok emin bir üslupla konuşmaktadır. Hz. Musa’nın hiçbir şekilde sabredemeyeceğini “kesinlikle” diyerek ifade etmekte, buna gücü yetemeyeceğini dile getirmektedir.
Hz. Hızır’ın çocuğu öldürmesi ve Hz. Musa’nın gösterdiği tepki
“Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: ‘Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın.'” (Kehf, 18/74)
Hz. Musa her ne kadar söz verse de, soru sormama konusunda karar alıp, irade göstermek istese de kaderinin dışına çıkamamakta ve bu soruları sormayı engelleyememektedir. Üstelik Hz. Hızır’ın Allah’ın emriyle hareket eden, ilim sahibi bir kişi olduğunu bildiği, ona tabi olduğunu söylediği halde, Hz. Hızır’ın yaptıkları karşısında bir tepki göstermektedir.
Hz. Hızır’dan aldığı derslerin devamı için Hz. Musa’nın bulduğu çözüm
“Dedi ki: ‘Gerçekte benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?’ (Musa:) ‘Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun.’ dedi.” (Kehf, 18/75-76)
76. ayette ise Hz. Musa’nın, meydana gelen bu durumdan Hz. Hızır’ın rahatsızlık duyduğunun farkında olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Hızır’ın yaptığı hatırlatmalara ve sabır gösteremeyeceği yönünde kesinlik arz eden konuşmalarına rağmen, Hz. Musa ısrarla sabır göstereceğini ifade etmiş, ancak iki olaydan sonra artık bir çözüm yolu bulmaya karar vermiştir. Bunun için de Hz. Hızır’ın bu eğitimden vazgeçmemesine yönelik yeni bir ikna üslubu kullanmıştır.
Kasaba halkının Hz. Musa ve Hz. Hızır’ı konuklamaktan kaçınmaları
“(Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları konuklamaktan kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: ‘Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin.'” (Kehf, 18/77)
Yollarına devam eden Hz. Musa ve Hz. Hızır, girdikleri kasabada güzellikle karşılanmamışlardır. Bu karşılamadan yaptıkları yolculuğun çok zorlu bir yolculuk olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü kasaba halkı onları konuklamaktan, hatta onlara yemek vermekten dahi kaçınmıştır.
Bu ayette Allah, doğruyu ve faydalı ilmi bulmak için her türlü zorluğa talip olunmasının makbuliyetine işaret etmektedir. Hz. Musa da Hz. Hızır ile birlikte olabilmek, onun ilminden istifade edebilmek ve öğütlerinden faydalanabilmek için her türlü zorluğa razıdır. Ayetin devamında Hz. Musa üçüncü ve son kez Hz. Hızır’a bir soru sormaktadır. Oysa Hz. Hızır ücret alıp almaması gerektiğini zaten Allah’ın kendisine verdiği ilimle gayet iyi bilmektedir.
Hz. Musa’nın sorduğu son soru, aralarında ayrılma vaktinin geldiğinin bir işareti olmuştur
“Dedi ki: İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız. Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin bir yorumu haber vereceğim.”(Kehf, 18/78)
1-Hz. Hızır’ın gemiyi delmesinin hikmeti
“Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı.” (Kehf, 18/79)
2-Çocuğun öldürülmesinin hikmeti
“Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü’min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve inkar zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk. Böylece, onlara Rablerinin ondan temiz olmak bakımından daha hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın olanını vermesini diledik.” (Kehf, 18/80-81)
Ayette çocuğun ailesinin mümin kimseler olduğu haber verilmektedir. Bu bilgi ile, o devirde de hak dinin olduğuna işaret edilmektedir. Hz. Hızır’ın çocuğun canını almasıyla ilgili ayetler incelenirken vurgulanması gereken bir diğer konu ise, çocuğun ölümünün Allah’ın bir takdiri olduğudur. O çocuğun ölümünü Allah kaderinde yer ve zaman olarak yazmıştır. Allah, “Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O’dur. Adı konulmuş ecel, O’nun katındadır.” (Enam, 6/2) ayetiyle insanlara bu gerçeği hatırlatmaktadır. Kuran’da bildirildiği gibi her insanın canını melekler alır. Allah, Enfal Suresi’nde bu gerçeği şu şekilde bildirir:
“Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: ‘Yakıcı azabı tadın.’ diye o inkar edenlerin canlarını alırken görmelisin.” (Enfal, 8/50)
Ancak meleklerin canı alması da bir sebeptir, gerçekte ise canı alan ancak Allah’tır. Allah bu çocuğun canının alınmasını Hz. Hızır’ın eliyle takdir etmiştir. Ancak Hz. Hızır olmayıp, başka biri de bu ölüme bir vesile olabilirdi. Bir kaza sonucu, kalbinin durması nedeniyle ya da düşüp başını yaralayarak bir anda hayatını yitirebilirdi. Ayrıca bu olayda Allah, ölüm meleklerini görünmeyen sebep kılmış, görünen yüzünde ise, Hz. Hızır çocuğun canını alıyor gibi göstermiştir. Gerçekte ise Hz. Hızır vahiyle hareket eden bir insandır ve Allah’ın emrinin dışına kesinlikle çıkamaz. Allah dilemedikçe, kendi iradesiyle birşey yapması mümkün değildir. Allah bu çocuğun canını almak için onu vesile etmiştir..
3-Hz. Hızır’ın öksüz çocuklara ait olan duvarı inşa etmesinin hikmeti
“Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu.” (Kehf, 18/82)
Hz. Hızır İslam ahlakının bir gereği olarak yetim çocukların geleceğini düşünmekte ve onlar için çok önemli bir yatırım yapmaktadır. Eğer Hz. Hızır duvarı tamir etmeseydi, duvar yıkılıp yetim çocukların babalarına ait hazine ortaya çıkacak, çocukların malları da zalim kimseler tarafından yağmalanacaktı. İşte bu nedenle Hz. Hızır hazine için, çocuklar ergenliğe erişinceye kadar korunup, gizlenebilecek sağlam bir yer yapmış, onların gelecekleri için önemli bir tedbir almıştır.
Ayette ayrıca Hz. Hızır’ın “Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım” dediğine dikkat çekilmektedir. Bu, daha önce de vurguladığımız gibi, her şeyi yapanın Allah olduğunu, her şeyin kaderde olup bittiğini bildiğini gösteren bir konuşmadır. Hz. Hızır hiçbir kararı kendi dilemesiyle yapmadığını en güzel şekilde ifade etmektedir.
Sonuç olarak;
Hak şerleri hayr eyler, Zan etme ki ğayr eyler, Ârif ânı seyr eyler
17. yüzyılda Ruslarla yaptığı savaşı kaybederek Osmanlı Devleti’ne sığınan İsveç Kralı 12. Charles (Demirbaş Şarl), Türklerden gördüğü alicenaplık karşısında; “Poltava’da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü. Kurtuldum Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi. Önümde su, ardımda düşman, tepemde ateşler püsküren güneş. . . Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu, yine kurtuldum. Fakat bugün esirim. Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar yaptılar, beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok, zindanda da değilim. Hürüm ve istediğimi yapıyorum. Lakin yine esirim asaletin nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli , bu kadar yüksek kalpli, bu kadar asil ve bu kadar nazik milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak bilseniz ne kadar tatlı” demiştir.
Fransa Kralı Fransuva Kanuni’ye yazdığı mektubunda:“Ey yedi iklimin padişahı, dünyanın sığınağı yiğitlik membaı, ey şahım! Benim halimden haberdar ol ve bu gönlü yaralıya lütuf merhametini gönder. Hükümdarlar senin kapında ancak kapıcı olabilirler. Ben kendi halimce Fransa ülkesine Şah olabilirim.” demektedir.
Sadece bu krallar mı? – Tabiki hayır.
Batılıların Gözende TÜRK
*Türkler kahramandırlar, dostlarına zarar vermezler. Yüce Türk milleti tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla el ele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir. Comenius
*İnsanlari yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler. Napoleon Bonaparte
*Bütün milletler arasında en namuslu ve dostluk kurmada tereddüt edilmeyecek olan yalnızca Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kalmamış olan bir köye gidecek olursanız; gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görüp öğrenirsiniz. William Martin
*Türkler muhakkak ki, Avrupa tarihinin ve yakın Asya tarihinin bildiği en halis efendi millettir. Kayzerling
*Türk, asillerin asilidir. yapma olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir. Pierre Loti
*Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır. Lady Mary Wortley Montagu
*Türk dilini incelerken insan zekasının dilde başardığı büyük mucizeyi görürüz. Max Muller
“(Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!… (Furkan 77)”.
“Hem Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret ve sakın gafillerden olma!” (Araf, 205)
İnsanlara her cihette rehber olarak gönderilen peygamberler, duayı hayatlarının her safhasında, vazgeçilmez bir ubudiyet olarak telakki etmişlerdir. Kurân-ı Kerim peygamber kıssalarından bahsederken, onların yaptıkları duaları da zikreder. Bazı peygamberlerin Kurân’da geçen duaları:
Hz. Adem’in (as) duası
Hz. Adem (as) ve Havva validemiz, işledikleri hatalarından dolayı çok gözyaşı döküp:
“Rabbimiz! (Biz) kendimize zulmettik; artık bize mağfiret etmez ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (Araf, 23) diyerek yakarışta bulunmuşlardır.
Hz. Nuh’un (as) duası
Hz. Nuh (as), uzun süre yaptığı tebliğ vazifesine mukabil, çok az kişi tabi olması karşısında:
“Gerçekten ben mağlûbum (bu müşriklere karşı çaresizim); artık (bana) yardım et!” (Kamer, 10) diyerek Allah’a (cc) münacatta bulunur.
Hz. Nuh (as) kendisine tabi olanlarla birlikte gemiye yerleşince Allah (cc), Hz. Nuh’a (as) şöyle dua etmesini emreder:
“O hâlde sen, yanında bulunanlarla beraber gemiye yerleştiğin zaman artık de ki: “Bizi o zalimler topluluğundan kurtaran Allah’a hamd olsun!” Ve (yine) de ki: “Rabbim! Beni mübarek bir menzile indir; çünkü sen, indirenlerin en hayırlısısın!” (Müminûn, 28-29)
Hz. İbrahim’in (as) duası
“Rabbim! Bana hikmet ihsan buyur ve beni salih kimseler arasına kat! Sonraki (ümmet)ler içinde benim için bir lisan-ı sıdk (güzel bir methle anılmayı) nasip eyle! Ve beni Naim Cenneti’nin varislerinden kıl! Babama da mağfiret eyle; çünkü o dalalete düşenlerdendir. Ve (insanların) diriltilecekleri gün, beni utandırma! O gün ki, (onda) ne mal fayda verir, ne de evlat! Ancak Allah’a selim (sağlam) bir kalple gelen müstesna.” (Şuara, 83-89)
Hz. Eyyüb’ün (as) duası
Sabır kahramanı olarak bilinen Eyyüb (as), musibetlere öyle sabretti ki, Allah’tan (cc) hiç şekvada bulunmadı. Ancak kurtlar, zikrin mahalli olan kalbine ve lisanına ilişince:
“Zarar gerçekten bana dokundu; sen merhametlilerin en merhametlisisin” (Enbiya, 83) diyerek nida etmiştir.
Hz. Yusuf’un (as) duası
Hz. Yusuf (as) zindana atılmak ya da Züleyha’nın dediği haram işi yapmakla karşı karşıya kalınca:
“Rabbim! Zindan bana, bunların beni kendisine davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer onların tuzaklarını benden def’ etmezsen, onlara meyleder ve cahillerden olurum” (Yusuf, 33) demiştir.
Nice sıkıntıdan sonra, dünyada istenilebilecek bütün saadetlere mazhar olan Hz. Yusuf (as), bu dünya saadetini istemeyip, gerçek saadetin olduğu beka alemini ister ve şu duayı yapar:
“Rabbim! Bana mülkten (bir nasip) verdin ve bana rüyaların tabirinden (bir ilim) öğrettin. Ey gökleri ve yeri hakkıyla yaratan! Sen, dünyada da âhirette de benim velimsin (gerçek dostumsun). Canımı Müslüman olarak al ve beni salih kimseler arasına kat!” (Yusuf, 101)
Hz. Musa’nın (as) duası
Cenab-ı Hak’tan:
“Firavun’a git! Şüphesiz o iyice azdı” (Taha, 24) emrini alınca şöyle niyaz etmiştir:
“Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver! Ve işimi bana kolaylaştır! Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyice anlasınlar! Ve ailemden kardeşim Harun’u bana yardımcı kıl! Onunla gücümü takviye et ve onu vazifeme ortak yap ki, seni çok tesbih edelim ve seni çok zikredelim! Muhakkak ki sen, bizi hakkıyla görensin.” (Taha, 25-35)
Hz. Süleyman’ın (as) duası
“Dedi ki: Rabbim! Bana mağfiret buyur ve bana, benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak bir saltanat ihsan et! Şüphesiz ki Vehhab (çok ihsan edici) olan ancak sensin!” (Sad, 35)
“Rabbim! Beni ve ana-babamı nimetlendirdiğin nimetine şükretmemi ve razı olacağın salih ameller işlememi bana ilham eyle ve rahmetinle beni salih kullarının arasına kat!” (Neml, 19)
Hz. Yunus’un (as) duası
Yunus (as), balığın karnında karanlıklar içinde kaldığında:
“Senden başka ilah yoktur; seni tenzih ederim! Gerçekten ben (nefsine) zulmedenlerden oldum!” (Enbiya, 87) diye nida etmiştir.
Hz. Zekeriya’nın (as) duası
Zekeriya (as) kendisinden sonra bir varis bulunmamasından endişe ederek:
“Şöyle demişti: Rabbim! Gerçekten ben (o hâldeyim ki) kemik(lerim) benden gevşedi (zayıfladı); (ihtiyarlıktan) baş(ım), beyaz alev aldı (saçlarım ağardı); Rabbim! Sana dua (etmek) ile hiçbir zaman mahrum olmadım.
Ve doğrusu ben, arkamdan (yerime geçecek) yakınlarımdan (din hususunda) endişe ediyorum; hanımım da kısırdır; artık (sen) kendi katından bana bir halef (bir oğul) ihsan eyle!
Ki (ilim ve nübüvvette) hem bana varis olsun, hem de Yakup ailesine varis olsun! Ve onu rızaya mazhar buyur ey Rabbim! (dedi).” (Meryem, 4-6)
Hz. İsa’nın (as) duası
Havariler kalplerinin mutmain olması için İsa’dan (as), gökten bir sofra indirmesini istediler. O (as) da şöyle dua etmiştir:
“Ey Rabbimiz olan Allah! Bize gökten bir maide (bir sofra) indir ki, (o iniş günü) bizim için, hem evvelimiz, hem ahirimiz (sonra gelenlerimiz) için bir bayram ve senden bir mucize olsun! Bizi rızıklandır; çünkü sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.” (Maide, 114)
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (asm) duası
Kurân-ı Kerim’de Peygamberimiz (asm) ile alakalı pek çok dua zikredilmiştir. Bu duaların hemen hepsi “kul” yani “deki” ifadesi ile başlamaktadır.
“(Habibim, ya Muhammed!) De ki: “Ey mülkün (gerçek) sahibi olan Allah! Dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın! Hem dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil kılarsın! (Her) hayır (ancak senin) elindedir! Şüphesiz ki sen, her şeye hakkıyla gücü yetensin! Geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın! Hem ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın! Dilediğini ise hesapsız rızıklandırırsın!” (Al-i İmran, 26-27)
“(Habibim, ya Muhammed!) De ki: Rabbim! Bağışla! Merhamet eyle! Sen, merhamet edenlerin en hayırlısısın!” (Müminün, 118)
Ya Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zatın sarayca menus sedasıyla çalar; ta ona açılsın. Öyle de: Biz çaresizler dahi, senin dergâh-ı rahmetini, sevgili kulların olan peygamberlerin sedasıyla ve münacatıyla çaldık. O dergâhını onlara açtığın gibi, rahmetinle bize de aç! Âmin!
Thomas Edison bir gün eve gelir ve öğretmenin ona verdiği kağıdı annesine uzatır ve sadece annesinin açması gerektiğini söyler. Thomas Edison o kağıdın içinde ne yazıldığını bilmemekteydi çünkü öğretmeni sadece annesinin açması gerektiğini söylemişti.
Thomas Edison’ın annesi kağıdı okuduğu andan itibaren ağlamaya başlar. Edison annesine ne olduğunu sorunca annesi, ‘Oğlunuz bir dahi. Bu okul onun için çok küçük ve onu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz yok. Lütfen onu kendiniz eğitin’ yazısını okur.
Ama aslında gerçek öyle değildir ve bilim insanı bunu aradan uzun zaman geçtikten sonra öğrenir. Edison’un annesi vefat ettiğinde, o artık yüzyılın en büyük bilim insanlarından biriydi ve bir gün eski aile eşyalarını karıştırırken birden çekmecenin köşesinde katlı halde bir kağıt bulmasıyla gerçekleri öğrenir.
OĞLUNUZ AKIL HASTASI…
Kağıtta “Oğlunuz “şaşkın” (akıl hastası) bir çocuktur. Artık kendisinin okulumuza gelmesine izin vermiyoruz…” yazılıydı.
Edison saatlerce ağladıktan sonra günlüğüne şu satırları yazdı: Thomas Alva Edison, kahraman bir anne tarafından, yüzyılın dahisi haline getirilmiş, “şaşkın” bir çocuktu.
Hayatın türlü türlü halleri vardır. Ancak insan ilerleyen yaşlarında ne denli büyük problemlerle karşılaşacağını bilemez.
Cahit Sıtkı Tarancı’ya: “Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış. ” dedirten de işte bu zorluklarla yüzleşme sürecidir.
Doğuştan özürlü olmanın yanı sıra ilerleyen yaşlarda sakat kalma, hayati uzvunu, bedensel ve akıl sağlığını kaybetmeye sebep olacak birçok hadise ile yüzleşiriz.
Kimimiz istediği işe başlayamaz, kimimiz sevdiği ile yuva kuramaz…
Bu süreçlerde insan ya problemlerinin üstesinden gelerek daha da olgunlaşır, ya da Allah’a (Tanrısına) isyan etme, kadere küfretme, hayata küsme noktalarına gelir veya daha zorlu bir sonu tercih ederek en değerli hazinesi olan hayatını sonlandırmaya teşebbüs eder.
Din Kültürü öğretmenliği yaparken (yanılmıyorsam 2006 yılında Ankara’da) bir öğrencim: “Hocam küçük yaşta bir kız çocuğu tecavüze uğruyor, öldürülüyor, onun ne suçu var, Allah bunu neden engellemiyor?” diye sormuştu. Bu soruya kısa bir cevap vermiştim ancak yıllarca bu sual kafamı kurcalayıp durmuştu. Bugün aynı soruyla karşılaşsam; haksız yere nice zulümlere uğrayan insanları da ekler uzun bir cevap veririm.
Bu hallerin ne kadar zor olduğunu yakinen bilen bir kişiyim; ilk önce meslek liselilere yapılan katsayı adaletsizliği, … devam edecek
Biz kuşatıcı rahmeti göremeyip geçici belalardan Allah’a küsen kullarız. Amma…
Unutmamamız Gerekir Ki
1-Allah’tan istediğimiz her şey bizim için hayırlı olmayabilir. (Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.(Bakara 216).
2-Allah’ın dünya üzerine koyduğu hikmetli düzen bizim keyfimizce gerçekleşmez. (Eğer hak onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi (Mü’minun 71).
3-Hiçbir insanın Allah’a isyan hakkı yoktur.
4-Allah bize istediğimizin daha iyisini verecektir.
TEFVİZNAME
Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif onu seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Sen hakk’a tevekkül kıl
Tefviz et ve rahat bul
Sabreyle ve razı ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Kalbin ona berk eyle
Tedbirini terk eyle
Takdirini derk eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Hallak-ı rahim o’dur
Rezzak-ı kerim o’dur
Fa’al-ı hakim o’dur
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Bil kadıy-ı hacatı
Kıl o’na münacatı
Terk eyle muradatı
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Bir işi murad etme
Olduysa inad etme
Haktandır o reddetme
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Hakk’ın olacak işler
Boştur gam-u teşvişler
O hikmetini işler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Hep işleri faiktir
Birbirine layıktır
Neylerse muvafıktır
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Dilden gamı dûr eyle
Rabbinle huzur eyle
Tefviz-i umur eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Sen adli zulüm sanma
Teslim ol oda yanma
Sabret sakın usanma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Deme şu niçin şöyle
Yerincedir ol öyle
Bak sonuna sabreyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Hiç kimseye hor akma
İncitme, gönül yıkma
Sen nefsine yan çıkma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Mü’min işi renk olmaz
Âkil huyu cenk olmaz
Ârif dili tenk olmaz
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Hoş sabr-i cemilimdir
Takdir kefilimdir
Allah ki vekilimdir
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Her dilde o’nun adı
Her canda o’nun yadı
Her kuladır imdadı
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Naçar kalacak yerde
Nagâh açar o perde
Derman eder ol derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Her kuluna her anda
Kâh kahr-u kâh ihsanda
Her anda o bir şanda
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Kâh mu’ti-u kâh mani’
Kâh darr-u kâh nafi’
Kâh hafız-u kâh rafi’
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Kâh abdin eder ârif
Kâh eymen-ü kâh haif
Her kalbi o’dur sarif
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Kâh kalbini boş eyler
Kâh halkini hoş eyler
Kâh aşkina dûş eyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Kâh sade-ü kâh rengîn
Kâh tab’ın eder sengîn
Kâh hırem-ü kâh gamgîn
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Az ye, az uyu, az iç
Ten mezbelesinden geç
Dil gülşenine gel göç
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Bu nas ile yorulma
Nefsinle dahi kalma
Kalbinden ırak olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Geçmişle geri kalma
Müstakbele hem dalma
Hâl ile dahi olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Her daim o’nu zikreyle
Zeyrekliği koy şöyle
Hayran-ı hak ol şöyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Gel hayrete dal bir yol
Kendin unut o’nu bul
Koy gafleti hazır ol
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Her sözde nasihat var
Her nesnede zinet var
Her işte ganimet var
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Hep remz-ü işarettir
Hep gamz-ü beşarettir
Hep ayn-ı inayettir
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Her söyleyeni dinle
Ol söyleteni anla
Hoş eyle kabul canla
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Bil elsine-i halkı
Aklam-ı hak ey hakkı
Öğren edeb ve hulku
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
***
Vallahi güzel etmiş
Billahi güzel etmiş
Tallahi güzel etmiş
Allah görelim netmiş
Netmişse güzel etmiş
İçinde bulunduğumuz medeniyet, Mehmet Akif’in deyimiyle “tek dişi kalmış canavar”[1] bize dünyalık için yaşamayı, makam ve çok para kazanmayı en büyük hedef olarak göstermektedir. Televizyonlardaki dizilerde lüks içerisinde yaşayan ve gününü gün eden insanlar, pahalı spor arabalar bizi dünyaya çağırmaktadır. Ancak böyle bir hayat ne Kuran-ı Kerim’in ne de Peygamber efendimizin (SAV) bize tavsiye ettiği bir hayattır. Zira Peygamber efendimiz: “zevkleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikredin”[2] derken, Kuran-ı Kerim: “dünyayı ahirete tercih etmeyi”[3] en büyük manevi hastalıklarından birisi olarak niteler ve yaratılış gayemizin “Allah’a kulluk yapmak”[4] olduğunu vurgular. Bu mesaj sadece İslamiyet’in değil, daha önceki hak din(ler)in de ortak bir mesajıydı.
İnsanlık tarihinde her yüzyılda doğru bildiği dini için yaşayan ve bu uğurda ölümü göze alan topluluklar var olmuştur. Çalışma alanım “Dinler Tarihi” olduğu için size bu konuda öne çıkan farklı bir Hıristiyan gruptan; yani Amişler’den bahsetmek istiyorum.
Dini İçin Yaşayan Bir Topluluk: AMİŞLER
Televizyonlarda Amişler, arabaya binmeyen, teknoloji ve elektrik kullanmayan bir kültürel grup olarak anlatılır. Ancak teknolojinin beşiği olan Amerika’da neden böyle bir hayatı tercih ettikleri konusu çok sorgulanmaz. Neden böyle bir hayatı tercih ediyorlar? Onları böyle bir hayat yaşamaya sevk eden sebepler nelerdir? Sorularını sorduğumuzda cevap olarak karşımıza “dini inanç” unsuru çıkar. Evet, onları bu türlü zorlu şartlar altında yaşamaya sevk eden sebep; din anlayışlarından başka bir şey değildir.
Kısa Tarihi
İsviçre ve güney Almanya’daki Anabaptist hareket mensupları (Kardeşler) 1693 yılında, fikir ayrılıkları nedeniyle Amişler ve Mennoitler olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Kuruldukları yer İsviçre’nin Alsace şehridir. Amiş ismi kilise lideri Jakob Ammann’dan (1644-1730) türetilmiştir.
Amişler, din ve devletin ayrımını savunmuşlardır. Bu sebeple hem Katolik hem de Protestan hükümetler tarafından yargılanmadan yakılarak, başı kesilerek ya da suda boğdurulmak suretiyle ölüm cezasına çarptırılmışlardır. Ancak kendilerine verilen bu cezalar onları inançlarını yaşamaktan alıkoymamıştır. Geceleri toplumdan uzak mekânlarda gizli bir şekilde, hatta bazen mağaralarda bir araya gelerek ibadetlerini yapmışlardır. Kendilerine yapılan işkence ve zulüm dayanılmaz hal alınca Amişler, 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya göç etmişlerdir. Günümüze Amişler, Amerika’nın yanı sıra Kanada, Karayipler, Orta Amerika ve Meksika’da yaşamaktadır.[5]
Din-Devlet İlişkisi
Amişler’in en temel inancı; dini yaşama konusunda devletin hiçbir söz hakkı olmadığıdır. Bu sebeple sadece dinlerini yaşamaya odaklanmışlardır. Bu inancın bir yansıması olarak devletin tüm kurum ve işlevlerine de katılmazlar. Örneğin devlet memuru olmaz, emeklilik sistemine katılmaz, kamu elektriğini kullanmaz ve devlete vergi vermezler. Aynı zamanda Amişler, öldürmeye karşı çıktıkları için zorunlu askerlik hizmetini yapmaz, onun yerine hastanede çalışmak gibi alternatif hizmetlere katılırlar.
Sosyal Hayat
Amişler deyim yerinde ise “bir lokma bir hırka” anlayışı ile yaşarlar. Bu sebeple onlarda gösterişli hayat yaşamak, moda kıyafetler giymek ve mücevher takmak günahtır. Hatta bazıları, küpe, bilezik ve evlilik yüzüğünü uygun karşılamazlar. Giyimlerinde sadelik ve basitliği benimserler. Kadınlar makyaj yapmaz, süslü olmayan tek renk kıyafetler giyer ve başörtüsü takarlar. Erkekler resimde görüldüğü üzere basit giyinir, hasır şapka takar, sakal bırakır ancak bıyık bırakmazlar. Amişler’in evlerinde televizyon, internet, cep telefonu ve çamaşır makinesi yoktur. Fotoğraf çektirmeyi uygun karşılamazlar. Araba yerine resimdeki buggy denen “at arabasına” binerler.
Amişler çocuklarını ilköğretime gönderirler. 8 yıllık eğitimden sonra çocukların lise ve üniversite eğitimi alması yasaklanmıştır. Çünkü onlara göre bir insanı Tanrı’nın yanında değerli kılacak şey; çok okumak, diploma ve makam sahibi olmak değil, Tanrı’nın razı olacağı bir hayat yaşamaktır.
Amişler’de ahlâklı ve erdemli yaşamak çok önemlidir. Bu sebeple yalan söylemek, anne-babaya itaatsizlik, hırsızlık ve zina büyük günahtır. Ayrıca onların çoğunluğu içki içmez ve sigara da kullanmazlar. Amişler aileye çok önem verirler. Boşanma hoş karşılanmaz. Çocuklar, Tanrı’nın bir hediyesi kabul edildiğinden, kürtaj ve doğum kontrolü yasaktır. Çocuk sayıları 5 ile 10 arasındadır.
Ülkemizden çok uzakta olan ve dini yaşamak uğruna birçok zulme maruz kalan böyle bir dini grup, biz Müslümanlara dini yaşamanın her toplum için hayati derecede önemli olduğunu hatırlatmaktadır.
Türkiye’de yaşayan bir misyonere dinini anlatman ve bu uğurda her türlü hakarete maruz kalman karşılığında Tanrı’dan beklentin nedir? diye sorulduğunda şu çarpıcı cevabı vermiştir: “Tanrı’nın bana verdikleri karşısında benim yaptıklarımın hiçbir değeri yok ki”. Onun insanı derinden etkileyen bu cevabına karşılık ben de soruyorum: Allah’ın bize verdiği; akıl, kalp, göz, beden, hayat ve aile nimetleri karşısında onun için veya ebedi hayatımız için gerçekten ne yapıyoruz?
[1] “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar? (Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı).
[3] “Onlar ki, dünya hayatını (severek) âhirete tercih ederler; (insanları) Allah yolundan çevirirler ve onun eğrilmesini isterler. İşte bunlar, çok büyük bir sapıklık içindedirler” (İbrahim Suresi 3. ayet).
[4] “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat Suresi, 56. ayet).
Asıl adı Osman Zeki Yüksel’dir. Mayıs 1917’de Akseki’de doğar. Eğitim hayatının ilk yıllarını burada tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine girer. Buradaki öğrenciliği sırasında, karıştığı bir olay dolayısıyla Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş ile birlikte bir süre hapis yatar. Hapisten sonra aynı fakülteye devam etmek için yaptığı başvuru reddedilince dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’e “yüksek makamın alçak vekiline” diye başlayan o meşhur yazısını yazar ve yeniden hapse girer.
1965’de Adalet Partisi’nde bir dönem maceralı bir şekilde Antalya milletvekilliği yapar. Akrabası sayılan İsmet Hanım ile evlenir bu süreçte. Bir erkek çocukları olur. Fakat 2 yaşında iken vefat eder. “Bu dünyada iki İsmet’ten çok çektim, biri siyasi anlamda bize kan kusturan İsmet İnönü, diğeri eşim İsmet” diyerek latife yapar. Devrine eserleri ve çalışmalarıyla yön verir ve etkisi halen sürmektedir. Hayatı hep mücadele ile geçer, kimseden ve hiçbir şeyden korkmaz.
Tek sayı çıkarabildiği Bağrıyanık isimli mizah dergisi yasak yayın kapsamına alınarak yasaklanır. Ardından 33 sayı çıkacak olan meşhur Serdengeçti Mecmuası’nı yayımlar. Her bir sayısı binlerce basılır, fazlaca talep görür, ciddi tesir bırakır. Neredeyse her yazısı için ayrı bir dava açılır. Çünkü Serdengeçti lafını hiç esirgemez. Bir defasında dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel için, “evet, ağzının sağ yanıyla Kur’an okuyan, sol yanıyla kızıl ıslıklar çalan bakan sensin” demiştir. Milletvekilliği sırasında kravat takmaması ile meşhurdur. Uyarı cezası alır, uyarıları dikkate almayınca genel kurula girişi yasaklanır. Bu kez beline bağladığı kravat ile içeri girer. Yakasına takması gerektiğini söyleyenlere ise “kanunda nereye takılacağı belli değil, istediğim gibi takarım” der.
Bir yazısında şöyle diyecektir: “Çünkü bizim davamız, Allah davası, millet davası, vatan davasıdır. Bu mukaddes dava karşısında biz, nefsimizi sildik, kendimizi bildik… Sinmedik, yılmadık, ölmedik. Çünkü O’na güveniyoruz. Hiç ölmeyene, hiç solmayana, eşi nazir olmayana gönül verdik… Kim ne derse desin, önümüze hangi engel çıkarsa çıksın, bu ateş sönmeyecek, bu dava ölmeyecek, Serdengeçti yolundan dönmeyecek.” Hapishaneye ‘evim’ diyen bir adamdan bahsediyoruz. Serdengeçti’nin avukatlığını yapan ve dava arkadaşı olan Süleyman Arif Emre (daha sonraları Milli Görüş partilerinde yer alacaktır) şöyle diyor: Osman, yazdığın yazıları neşredilmeden önce bana göster, göster ki zararsız hale getirerek yazalım da başın belaya girmesin, derdim. Ne mümkün, özellikle benden, namahremden kaçınır gibi yazdıklarını gizlerdi. Ben ancak mahkemeden açılan dava için celpname veya tutuklama müzekkeresi geldikten sonra işe vâkıf olabilirdim.
Necip Fazıl, Serdengeçti ve Nazım ayni koğuştadır N.Fazıl dertlidir bir ora bir bura volta atar sigara üstüne sigara yakar durur, Serdengeçti gayet neşeli ve Nazım ise tuttuğuna komünizmi anlatır durur. Bir gün yine Nazım birine komünizmi anlatırken, Serdengeçti yanına yaklaşır derki:
—Üstat bu komünizm nedir? Nazım kendinden gayet emin derki;
—Elini sol cebime at… Bizimkisi hemen atar Nazım der
—Ne buldun
—İki 25 kuruş der
Nazım der birini al Serdengeçti alır. Nazım, gururla
—İste komünizm bu der.
Bizimkisi alışır her gün elini Nazım’ın cebine atar ne çıkarsa yarısını alır. Bir gün Nazım’a 50 lira gelir bizimkisi sormadan hemen elini Nazım’ın cebine atar ve yarısını almak ister. Nazım hemen müdahale eder.
—Hop hop ne oluyor der.
Serdengeçti: Üstat yarısı benim değimliydi der.
Nazım: O kadar da uzun boylu değil der Serdengeçti orada taşı gediğine kor:
—İste! Komünizm dedikleri 25 kuruşluk bir şeymiş…
***
Yazmış olduğu “Ayasofya”. isimli şiiri yüzünden tutuklanarak Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan Osman Yüksel Serdengeçtinin kendini müdafaa ederken:
“Müddei umumi(savcı) tepeden verilen emirlere göre hareket ediyor. Ayasofya’nın tekrar cami haline getirilmesinde benim ne gibi hususi maksadım ve menfaatim olabilir? Ayasofya’yı kiraya mı vereceğim, yoksa imamı mı olacağım? Beni bu yazıdan dolayı Türk savcıları değil, Yunan savcıları itham etsin. Böyle bir yazıyı yazdığımdan dolayı kendimi müdafaa etmekten utanıyorum .” diye hayıflanarak cevap vermiştir.
Bize kâfir demiş müfti efendi
Dutalım ben ana diyem Müselman
Varıldıkta yarın divan-ı Hakk’a
İkimiz de çıkarız anda yalan.
Şair Eşref
Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için
Gelmesin reddeylerim, billahi öz kardeşimi
Gözlerim ebnâ-yi âdemden o kadar yıldı ki
İstemem ben Fatiha, tek çalmasınlar taşımı.
Fatih Sultan Mehmed (Avni)
Kimsesiz bir kimse yok herkesin var kimsesi
Kimsesiz kaldım medet ey kimsesizler kimsesi…
Mehmet Akif
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
– Boğamazsın ki!
– Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
*******
İbret olmaz bize her gün okuruz ezber de
Yoksa hiç mana aranmaz mı bu ayetler de
Lafzı muhkem yalnız anlaşılan kuranın
Çünkü kaydında değil hiç birimiz mananın
Ya açar nazmı celilin bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına
İnmemiştir hele Kuran şunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.
*******
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:
Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!
Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi Nasıl yerlere geçmez insan?
*******
Artık; ey millet-i merhume, sabah oldu uyan !
Sana az geldi ezanlar diye ötsün mü bu çan?
Ne araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü !
Dinle Peygamber-i Zişan’ın İlahi sözünü.
*******
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak…
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
*******
“Çalış!” dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun,
Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!
Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!
Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!(… hizmetçin iken)
Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
Birer birer oku tekmîl edince defterini;
Bütün o işleri Rabbim görür: Vazîfesidir…
Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!
Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…
Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak! (Senin işlerini yapan Allah değil mi…)
Onun hazîne-i in´âmı kendi veznendir!(Onun nimetler hazinesi senin veznendir)
Havâle et ne kadar masrafın olursa… Verir!
Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
Çekip kumandası altında ordu ordu melek;
Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek! (… kâfirleri yerle bir edecek)
Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin:
” Yetiş!” de kendisi gelsin, ya Hızr´ı göndersin!
Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;
Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;
Çoluk çocuk O´na âid: Lalan, bacın, dadın O;
Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdir-i veznen O; (….. veznedarın O)
Alış seninse de, mes´ûl olan verişten O;
Denizde cenk olacakmış… Gemin O, kaptanın O;
Ya ordu lâzım imiş… Askerin, kumandanın O;
Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
Tabîb-i âile, eczâcı… Hepsi hâsılı O. (Aile doktoru, …)
*******
Yâ Nebî, şu hâlime bak!
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;
Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.
“Tahammül et!” dediler… Hangi bir zamana kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;
Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak…
Yıkıldı hepsi… Ben aştım diyâr-ı Sûdân’ı,
Üç ay “Tihâme!” deyip çiğnedim beyabanı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada;
Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!
İrâdem olduğu gündür senin irâdene ram,
Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbıhâl ettim;
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü…
Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir…
Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?
Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikaabını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!
Nedir o meş’ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!…
Fuzuli
Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma dermân kim helâkim zehri dermandadır.
«Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var.
Aşık-ı sadık benem, mecnunun ancak adı var.»
İlm kesbiyle pâye-i rif’at, arzû-yı muhâl imiş ancak.
Aşk imiş her ne var âlemde; ilm bir kıyl ü kâl imiş ancak.
«Ger derse Fuzûlî ki “güzellerde vefâ var”
Aldanma ki şâir sözü elbette yalandır».
Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl aşina beni.
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüda beni.
Kanûnî Sultan Süleyman (Muhibbi)
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi…
Sezai Karakoç
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Nurullah Genç
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım.
Neyzen Tevfik
Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler;
Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler…
Künyeni almak için, partiye ettim telefon:
Bizdeki kayda göre, şimdi o meb’us dediler!..
Râgıb Paşa
«Hârâbât ehlini hor görme zâhid
Hazineye mâlik ne viraneler var»
Abdurrahim Karakoç
Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk değince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban!
Sâbit
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir;
Müptela-yı gâma sor kim geceler kaç vakit!
Cahit Zarifoğlu
Bir duruşu olmalı insanın.
Bir bakışı, bir anlayışı,
Bir aşkı, bir davası…
Zira gökyüzüne bakmayanların kalbi daha çabuk kirlenir…
Dünya diz çöktüğüm yer kadardır dizimin yanında bir diz…
Osman Yüksel Serdengeçti
Artık olan oldu bize
Gelsen de bir gelmesen de
Gelemeyiz biz yüz yüze
Gelsen de bir gelmesen de
Hep kendini çektin naza
Yok bahara yahut yaza
Bıktım gayrı yaza yaza
Gelsen de bir gelmesen de
Bir candır bu bir andır bu Giden gelmez bir handır bu Dağ taş değil insandır bu Gelsen de bir gelmesen de
Göreceğim bir boş kafes Ceset kalmış çıkmış nefes Nerde o can nerde o ses Gelsen de bir gelmesen de
Cemal Süreya
uzaktan seviyorum seni kokunu alamadan, boynuna sarılamadan yüzüne dokunamadan sadece seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni elini tutmadan yüreğine dokunmadan gözlerinde dalıp dalıp gitmeden şu üç günlük sevdalara inat serserice değil adam gibi seviyorum öyle uzaktan seviyorum seni yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden en çılgın kahkahalarına ortak olmadan en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan öyle uzaktan seviyorum seni kırmadan dökmeden parçalamadan üzmeden ağlatmadan uzaktan seviyorum öyle uzaktan seviyorum seni; sana söylemek istediğim her kelimeyi dilimde parçalayarak seviyorum damla damla dökülürken kelimelerim masum beyaz bir kağıtta seviyorum.
Sümbülzade Vehbi Efendi
Bir gün padişah Vehbi Efendi’yi yanına çağırır ve: “Bana öyle bir şiir yaz ki bir mısrasını okuyunca içimden seni öldürmek, bir sonrakini okuyunca ise ödüllendirmek gelsin” der. Ve işte sonuç:
Aklıyla gerçeği, kalbiyle aşkı arayan, mutlak özgürlüğün peşinden ruhunu dolduran isyankarlık ve insan sevgisiyle koşan, gündelik hayatın bozukluklarına, bayağılığına küfreden, hayat dolu nefesiyle neyde can bulmuş, neyde can vermiş sergüzeşt, berduş, sanatkar Neyzen Tevfik…
Mezarında 1880 yılında doğduğu yazar. Doğum yeri olarak da Bodrum geçer. Fakat bazı yerlerde de şu şekildedir: Atatürk, yaverini görevlendirip Neyzen’i Florya Deniz Köşkü’ne getirtir. Konuşurlar. Bir ara Atatürk sorar, “Bir isteğin var mı?” diye… “Paşam, ayıptır söylemesi. Benim bugüne kadar bir kafa kağıdım olmadı. Lütfedin de bana bir nüfus kağıdı versinler” diyerek ricada bulunur Neyzen. Atatürk, özel kalem müdürünü çağırır ve orada bir nüfus kağıdı doldururlar ve doğum tarihi 1879 yazılır.
Edebiyatımızda Nef’i ve Şair Eşref’ten sonra 3. büyük hiciv ustası olarak kabul edilen Neyzen Tevfik’in yayınlanan Hiç ve Azab-ı Mukaddes adlı şiir kitapları, bestelenmiş şiirleri ile plakları vardır.
Neyzen Tevfik, 7 yaşlarındayken şiirle ilgilenmeye başlar. İlk sara nöbetini 14 yaşında geçirir. Kardeşi Şefik Kolaylı, Neyzen Tevfik’in çocukluğunu şöyle anlatır: “Tevfik, henüz çocuk iken pehlivanlığa merak etti. Bu uğurda bir kolu kırıldı, biraz çarpık kaldı. Bu çarpıklığın ney üflemeye çok faydası olduğunu söylerdi. Boş gezenin boş kalfasıydı. Sar’aviyüşşekil bir hastalığa tutuldu. Doktorlara bakdırmak üzere anamla beraber İstanbul’a gönderildi. Hastalığın hangi maddeden ileri geldiği anlaşıldı. Urla’ya gelince doktorun tavsiyesiyle babam onu ferah tuttu. Ama çok yaramaz olduğundan çok dayak yerdi.”
1903 yılında yönetimin baskısına baş kaldırarak Mısır’a kaçtı. Orada gizemlerle dolu bir 7 yıl geçirdi. II. Meşrutiyet’in ilanıyla önce İzmir’e sonra İstanbul’a geldi. Rahat yaşaması için kendisine verilen evlerde yaşayamayan Tevfik, sokakta, kaldırımlarda yatar, arada Bakırköy Akıl Hastanesi’nde, Haydarpaşa, Cerrahpaşa Hastaneleri’nde bulunur, bazen de Pendik’teki kardeşinin evinde kalır. Son yıllarını ise Nuri Demirağ’ın kendisine verdiği ahşap bir evde geçirmiştir.
İçkiyi çok defa bırakmıştır. Bir ara 5-6 ay içki içmemiş, bir kütüphaneye kapanarak mütemadiyen kitap okumuştur. Fakat bir dolaşayım diye evden çıktıktan bir süre sonra sarhoş olarak dönmüştür. Bir ara 4 ay kadar Üsküdar’da Şemsipaşa Medresesi’nde kalmıştır. Bu süre içinde de içki içmemiştir. Bir gün de yine bir gezip geleyim diye ayrılmış, bir hafta sonra sarhoş olarak, yüzü gözü yara bere içinde dönmüştür.
Arada bir dinlenmek ve içkiye ara vermek amacıyla hastaneye getirilir. Bazen de kendisi gelirmiş. Kendisine ayrılan özel odada, yakın bulduğu insanlarla, buradan ayrılıncaya kadar keyfince yaşarmış. İçkiye ara vermek ihtiyacına kendisi tımara ve kalafata çekilmek diye adlandırırmış.
Neyzen’in içkiyi bırakmasıyla ilgili olarak Mehmet Akif Ersoy Safahat adlı eserinde yer alan ve Neyzen Tevfik’in 3400. tövbesinden istifası münasebetiyle “Derviş Ahmed” adlı bir şiir yazmıştır.
Doktor Fahri Celal onun hakkında şunları söyler: “Onun kadar ahbabı çok, olmadık insanlarla tanışan bir kimseyi tanımadım. Sanki mıknatıs gibi idi. Acayip maceralar, tuhaf vakalar, garip hadiseler onun etrafında döner, hadiselere karışır, vakalara dahil olur, seyircilikten ziyade işlerin içinde bulunurdu bütün hüviyetiyle…”
Hayatı boyunca şatafattan kaçınan Tevfik, cenazesine çiçek gönderilmemesini, bunlara harcanacak paraların fakirlere ve hayır cemiyetlerine verilmesini vasiyet etmişti. Kendisine saraydan verilen madalyayı denize atmıştı. V. Mehmet Reşat tarafından verilen paralardan on kuruşu Tepebaşı’nda ayı oynatan birine vermiştir. Kırmızı atlas kesedeki 30 lirayı Galata’daki sokaklarda bulunan Rumeli’den göç etmiş arabacılara dağıtmıştır.
Bir arife günü fakir çocuklarını toplamış ve Mahmutpaşa’ya götürerek hepsini bayramlık elbiselerle giydirmiştir. Talat Paşa’dan aldığı paraların çoğunu yolda rastladığı dilencilere dağıtan Neyzen, bir gün üzerindeki yeni elbiseleri sokakta gördüğü üstü başı çok eskimiş bir adama giydirerek eve dönmüştür. Bir başka gün de kendisine yapılan jübileden sağladığı parayı karısını ameliyat ettirmek isteyen; ancak işten çıkarılan ve ağlayan bir adama vermiş ve şöyle demiştir: “Boş ver, üzülme sen, jübile mübile derler bana yardım ederler, sen bunları al.” Bir gün de ayı oynatan bir kişiye yardımcı olmak amacıyla ayı oynatmış ve kazandığı paraları bu kişiye vermiştir.
Neyzen Tevfik, hiçbir zaman kendisini dinlesinler veya alkışlasınlar diye ney üflememiş, yayınlamak için şiir yazmamıştır. Bu yönünü şu sözleriyle belirtmiştir: “Şimdiye kadar ben, gerek sazımdan, gerek sözümden dünya menfaati temin etmek kahramanlığını gösteremedim.”
Neyzen, Bakırköy Akıl Hastanesi’nde yatarken yanında 6 ay kadar kalan Fikret Mualla, “Biraz edebiyat bilgim ve zevkim varsa onu, Neyzen Tevfik’e borçluyum” demiştir. Mualla, Neyzen’e “Hocam” diye hitap etmiştir.
Hayvanları çok seven Tevfik evinde Sarı adını verdiği bir kedi besliyordu. Mısır’da bulunduğu sırada bir köpekle karşılaşmış ve adını Çakar Almaz koymuştu. Bu köpeği dönünceye kadar yanından hiç ayırmamış. Ayrıca evinde mahallenin kedilerini beslerdi. Evi için “Burası kedilerin kervansarayıdır” derdi. Neyzen’in Mernuş adını verdiği bir köpeği vardı. Bu köpek her yere onunla beraber giderdi. Neyzen, köpeği Mernuş’un ölümü üzerine şu şiiri yazmıştı:
Bu engin ayrılık canıma yetti, Başımdan aşıyor kaderim Mernuş, Bu yolda yazılmış fermanı kaza, Bunu da gösterdi kaderim Mernuş.. Bağlanmıştım bütün kalbimle sana, Şu fani cihanı okuttun bana.. Sen göçtükten sonra ben yan yana, Hicranla gözyaşı dökerim Mernuş
Birçok hastalıkla uğraşmıştır. 1953 yılında müzmin bronşite yakalanan Tevfik, üç ay hasta yattıktan sonra, 28 Ocak 1953 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Cenazesi Kartal Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir.
Anladın Mı
Sevdanın oduna pek güvenilmez, Tutuşursan eğer kolay sönülmez. Bu yolun hükmüdür geri dönülmez, Canına kıymazsan seyahat etme.
İyi bak kabına, olmasın delik, Boşuna taşırsın, gider gündelik. Anında olmalı, ettiğin iyilik, Alem duysun diye, inayet etme
Bi-namaz
Bî-namaz deyip beni Hak’dan uzak gören, Sığmaz senin hayâline mihrâb ü mübrem. Sen sade beş vakitte ararsın Allahını, Ben her zaman onunla emîn ol beraberim
Derd-i Firakın
Derd-i firakın ile düşeli sevdaya mey’e Müptelayım, deliyim, düşmüşüm esrarı-ney’e Feleğin kahpe başında paralansın parası Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye
Felek
Yamansın her zaman aldattın beni, Kâh düşürdün kâhi kaldırdın felek! Mecnun’sun diyerek Leylâ peşinden, Issız vâdilere saldırdın felek!
Rehbersin dedin ben ise kördüm, Elimle başıma çok çorap ördüm. Kendimi bıraktım âlemi gördüm, Hesapsız günahlar aldırdın felek!
Barışmadı gönlüm merd ile zenle, Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle Hicran köşesinde bozuk düzenle, NEYZEN’e her telden çaldırdın felek!
Geçer
Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer, Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer, Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer, Devr-i şadi de geçer, gussa-i matem de geçer, Gece gündüz yok olur, an-ı dem adem de geçer,
Kime Sordumsa Seni
Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler; Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus! dediler… Künyeni almak için, partiye ettim telefon: Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus dediler!.
Koşma
Dudağında yangın varmış dediler, Tâ ezelden yayan koşarak geldim. Alev yanaklara sarmış dediler, Sevdâ seli oldum; taşarak geldim.
Kapılmışım ak oduna bir kere, Katlanırım her bir cefâya, cevre Uğraya uğraya devirden devre Bütün kâinatı aşarak geldim.
Yapmak, yıkmak senin bu gamlı ömrü. Ben gönlümü sana verdim götürü. Sana meftûn olduğumdan ötürü Sarhoş oldum Neyzen, coşarak geldim
Ne Ararsın Tanrı ile Aramda
Ne ararsın tanrı ile aramda Sen kimsin ki orucu mu sorarsın Hakikaten gözün yoksa haramda Başı açığa neden türban sorarsın
Dörtlükler (1949)
Kim demiş bizde bir demokrat idare yoktur. Ne demek olmasa elbet dışarıdan alırız Sırredip karne usulüyle o gümrük malını Karaborsaya verir, biz bize benzer kalırız.
YÖKGünümüzde yurtdışına gitmek için burs imkanları artmıştır. Bunlardan birisi de YÖK’ün Öğretim üyelerine (3-6 aylık) süre ile verdiği burstur. Bu burstan yararlanmak için Yurtdışındaki bir üniversiteden davetiye mektubu almanız yeterlidir. Davetiye mektubu aldıktan sonraki prosedür şöyledir:
1-Bir dilekçe ile fakültenize başvuru yapıyorsunuz (2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 39. maddesi kapsamında davet mektbu aldım ABD’deki şu üniversiteye … tarihlerinde gitmek istiyorum). Fakülte bu dilekçeyi gerekli işlemleri yaptıktan sonra YÖK’e gönderiyor.
2- YÖK Kurulunda dilekçeniz görüşülüyor ve karar olumlu olursa size bir cevap yazısıgeliyor. YÖK tarafından 3 aylık süre için 10.070 dolar hesabınıza yatırılıyor. Bu para uçak biletleri, sağlık sigortası ve tüm masraflarınız için veriliyor. (Ücret, tek kişi için yeterli ancak ailesi ile gidecekler için yeterli değil)
3-YÖK’den gelen destek belgesini, tüm diploma ve transkriptlerinizi (lisans, yüksek lisans, doktora), özgeçmişinizi, çalışma planınızı, pasaportunuzu, işyeri çalışma belgenizi, tavsiye mektubunuzu ve sağlık sigortanızı yaptırıyorsunuz. Ayrıca DS-2019 belgesini dolduruyorsunuz. Bu belgelerin pdflerini Amerika’daki üniversiteye gönderiyorsunuz. Eğer aileniz de gelecekse onların Pasaportlarını da eklemelisiniz. (Belgelerin İngilizcelerini resmi bir makama onaylatmanız veya Noter tasdiği yaptırmanız gerekiyor)
4-Amerika’daki üniversite bu belgeleri inceledikten sonra DS-2019 formunuzu onaylayarak size gönderiyor. Siz de bu belge ile vize işlemlerine başvuru yapıyorsunuz. 180 dolar olan SEVIS ücretini yatırıyorsunuz. DS 160 formunu internetten her kişi için online dolduruyorsunuz. (Anne-babanızın tam doğum tarihi gerekiyor) Vize türü olarak J1seçmelisiniz. Randevu almak için her birey için 160 dolar ödeme yapıyorsunuz. Randevu günü konsolosluğa gidiyorsunuz. Görüşmeye 14 yaşından küçük çocukları götürmeniz gerekmiyor. Vize aldıktan sonra seyahat planınızı yapmaya başlayabilirsiniz.
Not:2014 yılında Amerika’ya gitmek için (4 kişilik bir aile, 1’i bebek olmak kaydıyla daha gitmeden en az 10.000 TL ile 11.000 TL arası para harcamak zorunda kalıyor) Bu da sizin YÖK’den aldığınız 10.070 Dolar’ın yarısına tekabül ediyor. Bu arada resmi işlemler en az 6 ay sürüyor
Pasaport: 250 TL ile 4000 TL arası
Diploma, Transkript… vs belgelerinizin ingilizce çevirileri: 100 TL ile 500 TL arası
ABD’de kalacağınız süre için sigorta ücreti: 600 TL ile 1200 TL arası
(Bu rehber akademisyenlere yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır. Ancak vize koşulları değişebildiği için akademisyenlerin mutlaka ABD Konsolosluğu’nun resmi sayfalarını da incelemeleri tavsiye edilir)
ViZE TİPİ
YÖK Araştırma Destek Bursu kapsamında ABD’ye gidecek akademisyenlerin J1 vizesine başvuruları gerekmektedir.
DS 2019 İŞLEMLERİ
Davetiye aldığınız kuruma başvurarak DS 2019 formu işlemlerinizin başlatılmasını talep etmeniz gerekmektedir. Her üniversitenin bu konudaki prosedürü farklılık göstermektedir. Ancak genel olarak yapılacak işlemler aşağıdaki gibidir:
-Gideceğiniz üniversitenin International Relations Office vb idari birimine bir mail göndererek DS2019 işlemlerinin başlatılmasını talep etmeniz gerekmektedir. Mail örneği için tıklayınız
-E-postanıza aşağıdakileri ekleyiniz :
-İngilizce özgeçmiş
-Finansal Durum Belgesi (Maaş, birikim… vs)
-Pasaportunuzun kopyası
-Davetiye mektubu-Karşı kurum genellikle size bir form gönderir ve bir bölümünü doldurmanızı ister. Eğer eşiniz yada çocuğunuz sizinle gidecekse, bu formun Dependants alanına onların da bilgilerini doldurmanız gerekecektir. Bu işlemler sonunda, karşı kurumdan size hazırlanmış DS 2019 belgesi gelecektir. Sağ üst köşedeki numara önemlidir ve vize başvurusu sırasında kullanmanız gerekecektir. Bu belge vize almanız için en önemli belgedir.
SEVIS ÜCRETİ (Student and Exchange Visitor Information System)
Başvurduğunuz üniversite size yazarak SEVIS FEE ödemenizi isteyebilir. Bu ödeme online olarak yapılmaktadır ve üniversite DS2019 formuyla birlikte ödemenin nasıl yapılacağı hakkında bilgi göndermektedir.
Mutlaka vize randevu tarihinden en az 3 gün yatırılması gerekmektedir.
Sevis Fee’yi ödemek için aşağıdaki adresten I-901 formunu doldurmanız ve ödemeyi kredi kartınız ile online olarak yapmanız gerekmektedir. Adınızın, soyadınızın, doğum tarihinizin mutlaka DS2019 formunda yazıldığı gibi yazılması gerekmektedir. Form ve ödeme sayfası için :
Sevis ücreti gidecek akademisyen için ödenir, eşiniz yada çoçuğunuz için de bu ödemeyi yapmanız gerekmez.
GÖÇMEN OLMAYAN VİZE BAŞVURU FORMU (DS-160)
Göçmen olmayan vize adayları, randevu tarihinden en az iki iş günü önce internet üzerinden elektronik başvuru formu DS-160 doldurmalıdır.
DS-160 formunu doldurduktan sonra, müracaatçıların kişisel bilgilerinin ve barkod onay numarasının olduğu onay sayfasını basmaları gerekmektedir.
Adayların randevu günü konsolosluğa gelirken, onay sayfasının çıktısını yanlarında getirmeleri gerekmektedir.
Elektronik başvuru formunu doldurmak için, dijital fotografyüklemeniz gerekiyor. Fotografınızı yüklemek ve fotograf hakkındaki detaylar için, lütfen kriterleri dikkatlice okuyunuz. Kriterleri için buraya tıklayın. (Kriterlerle ilgili bilgiler İngilizce’dir)
Online olarak doldurulacak olan form, İngilizce olmakla beraber kelimelerin üzerine bilgisayarınızın imleci ile giderek Türkçe karşılıklarını görebilirsiniz.
Online formu göndermeden önce kaydet yapıp tekrar sonra giriş yaparak bilgi ekleyebilir, güncelleme yapabilirsiniz. Ancak ilk girişte verilen Application Number’i not etmeyi unutmayınız, tekrar girişte bu numara sorulacaktır.
Formu doldururken SEVIS No ve Program No sorulmaktadır. Bu numaralar size gelen DS 2019 formunun üstünde bulunmaktadır.
Online olarak gönderme (sign & submit) aşamasından sonra gelen konfirmasyon sayfasının çıktısını almayı unutmayınız. Bu sayfa vize görüşmenizde istenecektir.
I yazmak istediğinizde klavyede I tuşuna basarsanız sistem kabul etmemektedir. Caps Lock kapalıyken, Shift’e basarak I yapınız yada I yazmak istediğinizde İ’ye basınız, I olarak çıkmaktadır.
VİZE BAŞVURU ÜCRETİNİN ÖDENMESİ (MRV) & VİZE RANDEVUSUABD vizesi vize ücreti ve başvuru randevularını üstlenici firma olan CSC aracılığı ile usvisa-info.com adresinden yapılmaktadır.J1 Vizesi için ücret $160’dır.Göçmen Olmayan Vize başvurusu yapacak olanların bu servis aracılığıyla randevu almadan önce Göçmen Olmayan vize başvuru ücretini (MRV) ödemeleri gerekmektedir. Bu ücret, vize alınsın ya da alınmasın, geri ödenemez veya başka bir yere transfer edilemez.
Eğer eşinizi ve çocuğunuz da sizinle gelecek ise onlara da ayrı ayrı vize ücreti ödemeniz gerekir.
Kredi Kartı ile ödeme http://usvisa-info.com/en-TR/selfservice/ss_country_welcome adresine gidiniz ve ekranın sağ üst köşesindeki ”Giriş”i tıklayarak siteye kayıt olunuz.Ödemenizi sorgulayan sayfaya geldiğinizde kredi kartı seçeneğini işaretleyiniz
İşlemi tamamlamak için gerekli tüm alanları doldurunuz.İşlem onaylandığında randevu takvimine yönlendirilmek için “Devam” tuşuna basınız.
Nakit ödeme
Vize Başvuru Ücretini (MRV) nakit olarak herhangi bir Akbank şubesinden ödemek için, aşağıdaki adımları izleyiniz:http://usvisa-info.com/en-TR/selfservice/ss_country_welcome adresine gidiniz ve ekranın sağ üst köşesindeki ”Giriş”i tıklayarak siteye kayıt olunuz.Ödemenizi isteyen sayfaya geldiğinizde, Vize Başvuru Ücreti (MRV) makbuzunu yazdırmak için uygun PDF linkine tıklayınız. Bu belgenin çıktısını alınız. Vize Başvuru Ücreti (MRV) makbuzunu herhangi bir Akbank şubesine götürünüz ve Vize Başvuru Ücreti (MRV)’ni ödeyiniz.Makbuzun dekontunun sizde kalan kısmını ödeme yaptıktan sonra saklayın. Bu dekont işlemleri tamamlamak için gereklidir.Ödemenin işleme alınması için ödemeden sonraki iki iş günü bekleyiniz. 2 iş gününden sonra, http://usvisa-info.com/en-TR/selfservice/ss_country_welcome web sitesine tekrar giriş yapınız,ödeme sayfasına geliniz ve Vize Başvuru Ücreti (MRV) dekont sayfasında sunulan alana Vize Başvuru Ücreti (MRV) dekont numaranızı giriniz ve “Gönder”e tıklayınız.Sonraki sayfa size randevunuzu seçip ayarlayabileceğiniz bir randevu takvimi açacaktır.RANDEVUDA GEREKECEK BELGELER
Pasaport
Randevu tarihinden en az iki iş günü önce internet üzerinden doldurulmuş elektronik başvuru formu DS-160‘ ın barkodlu onay sayfasının çıktısı
Bir adet fotoğraf – elektronik forma yüklenemediği durumlarda
DS 2019 Belgesi
Karşı kurum davet mektubu
Finansal Durum Belgesi (ÇOMÜ Dış İlişkiler Koordinatörlüğü’nden temin edebilirsiniz)
Diğer destekleyici belgeler : Personel/kurum kimlik kartı; maaş bordrosu, banka hesabı, banka cuzdanı gibi gelirinizi gösterir evraklar; şahsınıza veya ailenize ait mal-mülk tapuları da istenebilir.
BAŞVURU SONRASI TAKİP
Başvuru sahiplerinin pasaportları, başvuru sırasında seçmiş oldukları PTT şubesine gönderilecektir. Kurye ile gönderi için ayrıca ücret gerekmeyecek ve pasaport gönderi ücretleri başvuru ücretinin içinde tahsil edilecektir.
Başvuru Sahibi Özet Bilgi sayfasında PTT’den teslim alma/gönderme durumunu görebilirsiniz. Evrak durumu bilgisi, sadece kişisel evraklarınız Konsolosluk Bölümü’nden belirlenen kurye gönderme yöntemine gönderildiğinde görülebilir.
———————————————————————————————–
ABD İSTANBUL KONSOLSOLUĞU
İstinye Mahallesi, Üç Şehitler Sokak No.2
İstinye 34460 – Istanbul / Turkey
Phone: (90) 212-335 90 00
AMERİKAN BÜYÜKELÇİLİĞİ ANKARA
Konsolosluk Bölümü
Atatürk Bulvarı 110
Kavaklıdere, 06100 Ankara – Türkiye
Telefon: 0-312-455-5555 Konsolosluk Hizmetleri için 2’yi tuşlayınız.
Faks: 0-312-466-1586
DİĞER BİLGİLER: Uçakta yada indikten sonra size I-94 formu (beyaz renkte) verilecektir. Bu formun mutlaka doldurulması ve ülke girişindeki görevlilere verilmesi gerekmektedir.
Öğretim Üyeleri İçin Ders Verme Hareketliliği (Erasmus Teaching Mobility Program)
Öğretim Üyelerinin ders vermek için Erasmus Programı Çerçevesinde Yurt Dışına gitmelerinde izlenen prosedür;
1-İlk olarak çalışmakta olduğunuz üniversitenin Erasmus kapsamında anlaşmalı olduğu ülkeleri ve üniversiteleri öğrenmelisiniz. Bu üniversitelerden sizin bölümünüzün olduğu birisine mail atarak ders vermek için gelmek istediğinizi bildirmelisiniz.
2-Vereceğiniz ders ile ilgili konu başlıklarını, üniversitenizden aldığınız form üzerinde doldurarak gideceğiniz üniversiteye göndermelisiniz.
3- Oradan size bir davetiye ve ders programınızı onaylayan bir cevap gelmesi gerekiyor.
4-Bundan sonra resmi tarihler arasında davetiye, ders programınız ve bir dilekçe ile üniversitenizin Erasmus Ofisi’ne başvuru yapıyorsunuz.
5-Üniversite başvurunuzu değerlendiriyor ve başvurunuzun kabul edildiğini ve size bu tarihler arasında izin verildiğini belirten bir yazı gönderiyor. Artık seyahat planınızı yapabilirsiniz.
Not: İyi derecede ingilizce şart değil. Sadece dersinizi ve derdinizi anlatacak kadar İngilizce bilmeniz yeterli.
Yeşil pasaportunuz varsa vize almanıza gerek yok. Yoksa üniversiten görevli pasaportu talep edebilirsiniz.
Yurtdışı çıkış harcınız, 400 Euro’ya kadar (400’ü geçerse geçen miktarın yarısı da veriliyor. Örneğin 600 Euro’ya bilet alırsanız 500’ünü ödüyor) yol paranız ve günlük yevmiyeniz üniversiteniz tarafından karşılanmaktadır.
Örneğin 5 günlüğüne Polonya’ya gidiyorsunuz ve gidiş-dönüş biletini 400 Euro’ya aldınız. Polonya günlük yevmiye miktarı 2014 yılında 91 Euro olduğu için üniversitenizden toplamda 91X5=455 Euro yevmiye + 400 uçak bileti= 855 Euro alabilirsiniz. Gitmeden önce bu paranın % 80’nini alabiliyorsunuz.
Yolculuğa çıkmadan önce gideceğiniz yerle ilgili internetten bilgi toplamanın (hava şartları, gezilecek yerler, namaz vakitleri, yemek yenebilecek yerler… vs) en önemli işiniz olduğunu söylemeliyim. Bunu yapmanız sizi çok rahatlatacaktır. Yanınıza terlik, poğaça ve ayrılamadığınız eşyalarınızı almanız tavsiye olunur.
Polonyalılar, Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyorlar. Havaalanında tanıştığımız polonyalı ailenin çocukları üzerinde ayyıldızlı bayrağımızı ve Atatürk baskılı tişörtleri görünce çok şaşırdım. İnşallah oraya gidenlerimiz kısa sürede bu olumlu bakışı kirletmezler ve bu kredi ile İslam güzelce tanıtılabilir. Türkiye’nin ekonomisinin hızlı bir şekilde ilerlemesi ve gençlerin hükümete karşı eylemlerinin sebepleri burada merak ediliyor. Geçen yıl Moskova’da gezi eylemleri, bu yıl burada “Soma faciası”nın doğal olarak nitelenmesi, ülkemizin yurtdışındaki imajına darbe vuran hadiselerdi. Zannedersem ülkemizin üstünde kara bulutlar hiç eksik olmuyor.
Wroclaw’a Münih üzerinden uçakla 1 saate geçmek mümkün. Şehirde euro kullanılmıyor. Avrupa’ya göre ucuz olan ülkenin para birimi zloty. 1 Euro=4.1 zloty, 1 TL=1.45 zloty (21 Mayıs 2014) değerinde. Şehrin taksicileri ile önceden pazarlık yapmanız gerekiyor. Yoksa bizim ülkemizdeki bazı taksiciler gibi turist olduğunuzu anladıklarında “oğlanın nişanını yapmayı” düşünebilirler. Şehirdeki halk ingilizce bilmiyor. Ancak çok üniversite öğrencisi bulunuyor ve onların hepsi İngilizce konuşuyor. Onlarla kolayca anlaşabilirsiniz. Ayrıca Erasmus programı ile buraya gelmiş Türk öğrenciler de var. Biz orada Bilecik üniversitesinden gelen bir öğrenci ve safranbolu belediyesinde çalışan AB projesi ile gelen kişilerle karşılaştık. Şehrin bir çok yerinde belediye tarafından ücretsiz internet imkanı sunuluyor. Bu arada bu uygulamadan çok memnun kaldığımı söylemeliyim. Umarım en kısa zamanda bizim ülkemizde de olur. Şehrin çok büyük hayvanat bahçesi bulunuyor. Oraya ve karşısındaki Japon bahçesine mutlaka gitmelisiniz. Ayrıca Wroclaw üniversitesinin botanik bahçesine giderek tüm sorunlarınızdan kurtulmalısınız. 18:00’de kapanan botanik bahçesinden çıkmak istemeyeceksiniz. Şehir 21:00’den sonra ıssız oluyor. Aileler için sıkıntılı olabilir. Güvenlik problemi olacağını düşünmüyorum ancak sarhoş birisi ilişebilir. Diğer birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi burada da tuvaletlerde temizlik için su bulunmuyor. Bu durum önemli bir sorun. Apteka rusçada olduğu gibi eczane anlamına geliyor. Şehirde herkes trafik kurallarına uyuyor. Yayalar yeşil ışığı bekliyor. Kaldığım müddetçe herhangi bir kazayla karşılaşmadım. İlginçtir Türkiye’ye döndüğümüzde otobüse bindik ve yarım saat geçmemişti ki neredeyse kaza yapıyorduk. Türkiye ile 1 saatlik zaman farkı var (Türkiye’de 13:00 ise Wroclaw 12:00). Marketlerde meyve ve sebzeler burada da sayı ile alınıyor (1 domates, 1/4 karpuz, 3 muz gibi). Poşetler ise ücretli (diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi). Wroclaw çok yeşildi ve çok beğendim.
Eğer helal kaygınız varsa Avrupa’da Almanya hariç yemek konusunda rahat edebileceğiniz yer yok gibi. Burada da yemek problem olabiliyor. Ancak “Sevi Kebab”ın helal ürün sattığı söyleniyor. Burada çalışanlar arasında Türkler bulunuyor. Yemek lezzetleri fena değil. Buraya gelebilirsiniz. Suriyelilerin restoranının yanı sıra “Kebap King” de var. Ancak ben kebap king’i tavsiye etmiyorum. Bununla beraber meyve, sebze, balık ve vejeteryan yemeği (böyle deyince hayvansal hiç birşey kullanmıyorlar) yiyebilirsiniz.
Ülkenin % 90’ının dini inancı koyu Katolik olarak tanımlanmaktadır. Ancak bizim gittiğimiz Üniversite protestan olan Evangelical School of Theology (EST)’di. Üniversite şehri ikiye ayıran nehir üzerindeki adada bulunuyor. Üniversite’deki Dekan 35 yaşındaydı. Rektör de zannedersem 40’lı yaşlardaydı. Akademik olarak Doktora (PhD) yapanlar dekan olabiliyor. Doktora sonrası 20 makale ve 1 kitap ile Associate Professor olunuyormuş. Hepsi bu kadar. Tanıştığımız hocalardan bazıları aynı zamanda papazdı (ruhban sınıfında yer alıyordu. yani hem Yrd. Doç. hem de Baptist papazı gibi). Görüştüğümüz hocalar, “her din mensubunun kurtulacağı” fikrine sahiptiler. Çalışma yaptıkları kilise babaları ve Jonathan Edwards gibi düşünürlerin bu fikirlerinden bahsettiler. Onlara evanjelik inancı sordum…
Üniversite’de konu olarak; cehennem, ahlak ve dinlerarası diyalog derslerine katıldık. Derslerde “size göre Hıristiyanlar cehennemlik mi?, nasıl bir cehennem inancınız var? İslam’ın ahlak anlayışı nedir? ve dinden dönenin (mürtedin) durumunu sordular”
Burada İslam’ın insana verdiği değer, İslam’ın terör dini olmadığı, İslam’ın hoşgörüsünü anlatmaya çok ihtiyaç var. Ne kadar isterdim burada bir müslüman aile olsun da yaşantısıyla İslam’ı onlara anlatsın yani temsil etsin.
Son olarak şunu ilave etmeliyim. İslam’ın sahabe ruhlu yeni yiğitlere ihtiyacı var…
Yolculuk ve Gezilecek Mekânlar; Arabanızı havaalanının otoparkına bırakacaksanız 2 kere düşünün derim. Çünkü otoparkta yer olmayabiliyor. Ayrıca otoparkta araç bırakmak ateş pahası. Daha önceden rezervasyon yapmanız bir nebze olsun sizi rahatlatabilir.Yolculuk öncesi Yurtdışı çıkış harcını (15 TL) her kişi için (7 yaşından küçükler hariç) yatırmalısınız. Moskova’ya (Vunukova hava limanına) THY’nin Ankara ve İstanbul’dan uçuşları bulunuyor. Yolculuk yaklaşık her iki taraftan da 2 saat 40 dk sürüyor. 1 saat zaman farkı (burada saat 10 ise orada 11) var. Uçakta iki farklı menüde ücretsiz yemek ve tatlı ikramı yapılıyor. Yemekler lezzetli fakat bazen ortalarda oturan yolculara istediği yemek kalmayabiliyor. Bu yüzden 1 gün önce internetten yemek seçimi yapmanız tavsiye ediliyor. THY’nin hizmetleri çok güzel. Pasaport işlemleri çok kolay ve zahmetsiz oluyor. Türkiye’nin bir ilinden diğerine gitmek gibi kolay Moskova’ya gitmek. Türkiye’ye vize uygulayan ülkelere gitmek için çekilen sıkıntıların hiçbiri burada yaşanmıyor. (Diyorum ki keşke Dünya’nın her tarafını insan bu şekilde dolaşabilse, en azından akademisyen, iş adamı ve devlet memurlarına bu imkânlar sağlanabilse). Alfabe değişik olduğu için insan biraz zorlanıyor. Rusçayı görünce İngilizce anadiliniz oluveriyor.
Yurtdışına çıktığınızda karşılaştığınız problemlerden ilki şüphesiz helal et ve damak tadınıza uygun yemek bulmadır. Bu konuda şunları bilmemizde fayda vardır. Müslüman firmalar için sorun zaten yok. Ancak diğerleri problem olabiliyor. Bu noktada da Hıristiyan ve Yahudi olduğunu bildiğimiz firmaların (ehl-i kitap olduklarından dolayı) ürünlerini tüketmede dinen bir beis bulunmuyor. Ayrıca burada bulunan “Kebap Evleri” ve “Lübnan Restoranları” hem yemek probleminize çözüm oluyor hem de damak tadınıza hitap ediyor. Ayrıca İtalyan restoranlarında etsiz pizza ve lezzetli makarna çeşitleri ile Tatarların samsa böreği, düşes ve tarhun içeceklerini tatmanızı tavsiye ediyorum.
Gezilecek Yerler; Kızıl Meydan ve KremlinSarayı başta geliyor. Burada ayrıca St. Vasili Kilisesi, devlet büyüklerinin mezarı ve Lenin Mozolesi, Kazan Katedrali, Tarih müzesi ve manej meydanı bulunuyor. Kurtarıcı İsa Kilisesi; 1888’de yapılan kilise, Stalin tarafından 1931’de yıktırılmış ve yerine yüzme havuzu yaptırılmıştır. 1990 yılında Boris Yeltsin tarafından aslına sadık olarak tekrar inşa edilen kilise, Ortodoks Hıristiyanlığın yaşandığı canlı bir merkez olmuştur. Arbat Sokağı; Her şehrin meşhur bir sokağı vardır; İstanbul’un İstiklal’i, Ankara’nın Karanfili olduğu gibi Moskova’nın da Arbat’ı bulunuyor.Novodevichy Manastırı ve Mezarlığı; 17. yüzyılda inşa edilen manastır gayet güzel. Buranın yanı başındaki mezarlıkta ise Nazım Hikmet, Boris Yeltsin, Tolstoy, Gogol ve Çehov gibi önemli kişilerin büstlerle bezenmiş mezarları bulunuyor. Moskova Devlet Üniversitesi, kilise, cami ve havranın bir arada bulunduğu Zafer Parkı, Tsaritsino ve Kolomenskaya parkları görülmesi gereken diğer mekânların bazılarıdır.
Şehir ve Hayat;Moskova, büyük, son derece güzel planlanmış ve 15-20 milyon nüfusa sahip bir şehir. Yeşilin korunduğu parkları bizdeki şehirler kadar geniş ve güzel. Evler site şeklinde ve çevresinde yine yeşil alan ve parklar bulunuyor. Şehrin merkezinden Moskova Nehri geçiyor. Şehrin caddeleri, parkları ve her tarafı tertemiz, sabah-akşam yıkanıyor. Yerlerde bir çöpe rastlamak mümkün değil. Trafiği İstanbul’dan yoğun. Trafik cezaları net ve ağır. Yayaların geçiş üstünlüğü bulunuyor, yaya yollarında tüm arabalar insanlara yol veriyor. Şehrin her yanına ulaşan metro bulunuyor. Ayrıca tren hatları, otobüs ve troleybüs seferleri yapılıyor. Özel araçlarla da taksicilik yapılabiliyor. Örneğin siz arabanızla bir yere giderken yolda otostop çekmiş birisini aracınıza alabiliyor ve ondan taksiler gibi ücret talep edebiliyorsunuz. Şehrin tamamının ısınma ve sıcak su ihtiyacı 4-5 yere konumlanmış dev merkezler tarafından yaz-kış karşılanıyor. Buralarda doğalgaz kullanılıyor. 4-5 yıl öncesine kadar elektrik, su ve doğalgaz ücretsizken, Rusya yurtdışına enerji satmaya başlayınca bu kalemlere peyderpey ücretlendirme yapılmış. Şimdilerde 100 dolara tüm bu ihtiyaçlar karşılanabiliyormuş. Moskova dünya üzerindeki en pahalı şehirler arasında yer alıyor. Örneğin 3 kişilik bir öğün yemek 2000 rubleyi geçiyor. Yani yaklaşık 110 TL tutuyor, Türkiye’de böyle bir yemek en fazla 50 TL civarında tutar (1 TL 18 Ruble, 1 Dolar 32 Ruble, 20 Haziran 2013). 1+1 40 m2 lik dairenin fiyatı 200-300 bin dolar, kirası 1200-1300 dolar. Oteller de aynı şekilde pahalı, 2 kişilik ailenin kalabileceği sıradan bir otelin geceliği 100-300 dolar arasında değişiyor. 1,5 litrelik su yaklaşık 3 TL. Ancak benzin fiyatları ucuz bizimkinin yarısı veya daha azı kadar. Şehirde ırkçılık olayları da olabiliyormuş; burada yaşayan Türk, Ermeni, Azeri…vb gibi diğer milletler esmerler “kara g.t” olarak adlandırılıyor ve 2.sınıf insan muamelesi görüyormuş. Bu sebeple bu milletler arasında dayanışma da söz konusuymuş. Örneğin kaldığımız otelin sahibi ermeni bir bayandı ve Türk olduğumuzu bildiği halde bize birçok konuda yardımcı oldu. Gittiğimiz dönemde güneş 22:30’da batıyor 4:40’da doğuyordu. Bu geceler, “beyaz geceler” olarak ifade ediliyor ve neredeyse saat 24:00’e kadar karanlık olmuyordu.
Hırsızlık ve dolandırıcılık olayları çok oluyormuş. Buraya iş için gideceklere petshop veyahut kuaför açmalarını tavsiye edebilirim.
Rusların meşhur iki sözü; “Risk almazsan şampanya içemezsin”, “Çirkin kadın yoktur, az votka vardır”.
Aile Hayatı ve Eğitim Aile hayatı bitmiş durumda, özellikle çok içki kullanımı aile hayatına büyük zarar veriyor. Örneğin Akşam bir araya gelen aileler çok fazla içki tükettikten sonra birbirinin eşlerini alıp gidebiliyor veyahut kavga edebiliyorlarmış. Eşinle otururken birisi gelip onu dansa kaldırması olağan şeylerdenmiş. Çocukların tüm sorumluluğu büyük oranda kadınlar üzerinde, Rus erkekleri çocuğun sorumluluğundan kaçıyorlarmış. İnsanlar çocuk dünyaya getirmek yerine köpek sahibi oluyor. Parklarda sabah-akşam köpekle gezinti yapan insanlar dikkat çekiyor. Hatta bazıları; “çocuk büyüyünce ailesini bir kenara atıyor, ama köpekler ölene kadar sadık kalıyor” dedikleri aktarılıyor. Putin, bunun önüne geçmek için 2. çocuğa 10 bin dolarlık çek veriyormuş. Aileler bu parayı, çocuğun ihtiyaçları için veyahut ev ve araba kredileri için kullanabiliyormuş. Çalışan anneler doğuma 3 ay kala doğum iznine ayrılabiliyor ve doğumdan sonra 18 aya kadar tam maaş alıyorlarmış. Hatta doğum öncesi izne ayrıldıklarında 6 aylık maaşları ihtiyaç olabilir diye peşin olarak ödeniyormuş. (Ülkemizde doğum izninin 6 aya çıkarılması tartışılıyor, çocuk başına 30 TL ücret ödeniyor). Putin, aile hayatına zarar veriyor diye kumarhanelerin olduğu büyük bir merkezi tamamen kapatmış ve buraların alış-veriş merkezi yapılmasını sağlamış.
Rus kadını 2 şeyi affetmezmiş; Aldatılmak ve el kaldırmak (dayak).
Çocukların eğitimini çok önem veriliyor. Örneğin 6 yaşına gelmiş bir çocuk kayak, yüzme, karate ve dil kursları gibi birçok etkinliğe katılıyor. Öğretmenler merkezi atama ile değil, okullara giderek idare ile anlaşıp çalışıyorlar. 8:00 ile 13:00 arasında mesai yapan bir öğretmenin maaşı, başarısı ve okuluna göre 1500-2000 dolar arasında değişiyormuş. Devlet, okulların parasını bir yıllık peşin olarak müdüre ödüyor ve merkezi sınavlardaki başarılarına göre değerlendirmeye tabi tutuyormuş.
Devlet ve Din: Putin-Medvedev arasında sıkı bir dostluk bulunuyor. Bunu bozmak için girişimlerde bulunanlar olmuşsa da başarılı olamamışlar. Putin’e destek % 70 civarındaymış. Putin’in içki içmemesi, sağlığına dikkat etmesi ve özellikle Ortodoks Hıristiyanlığı yeniden ihya etmesi ona olan desteği artırmaktaymış.
Moskova’da Müslümanlar küçük bir mescitte ibadet etmek zorundalar. Buranın yanı başında büyük bir caminin inşaatı devam ediyor. Umarım kısa zamanda bu inşaat tamamlanır. Burada yaşayan Müslümanlar, genellikle ağır işlerde çalışan ve 2. sınıf vatandaş olarak görülen Azeri, Kırgız… vb gibi millet mensupları.
Türkiye’nin İmajı; Avrupa gibi burada da “gezi olayları” her gece yayınlanarak Türkiye’nin imajı kirletilmeye çalışılıyor. Türkiye ile ilgili olumsuz olaylar medyada daha fazla yer alıyormuş. Türkiye, Amerika’nın yandaşı olarak algılandığından bilinçli olarak burada halka böyle aktarılıyormuş. Örneğin Justin Bieber’in “Türk kızları kokuyor açıklaması” medyada geniş yer bulmuş.
Olumlu olarak şunları ifade edebilirim; Türkiye ile Rusya arasında ticaret hacmi çok yüksek. Özellikle inşaat ve tekstil alanlarında Türk firmaların büyük yatırımları bulunuyor. Rus turistler de özellikle Antalya’yı (Kemer) iyi biliyor. Türk malları beğeniliyor. Tarkan, burada çok seviliyormuş. Yılda 1 kez Moskova’ya gelip konser veriyormuş. Konserinde de Ruslara birkaç Türkçe kelime öğretiyormuş. Bu durum konseri izleyen Türklerin duygulu anlar yaşamasına vesile oluyormuş.
Son olarak şunu söyleyebilirim ki bir devletin yapacağı en büyük iş insanlara “dilini” öğretmektir. Keşke tüm konsolosluklarımız buraya gelecek kişilere ücretsiz dil kursları düzenlese de birazcık olsun Türkçemiz yaygınlaşsa… Bununla da kalmayıp Müslüman coğrafyadan asker, polis, öğrenci ve akademisyenler Türkiye’ye getirilip eğitim almaları sağlansa…
Almanya, Türklerin ziyaret/gezmek için gittikleri Avrupa ülkelerinin en rahatı olsa gerek. Zira başınız sıkıştığı bir anda karşınıza sizi anlayan birinin çıkıvermesi içten bile değil. Bunu Münih gezimde yakından görmüş oldum.
Münih, Almanya’nın en büyük üçüncü şehriymiş. Aynı zamanda Bavyera eyâletinin en büyük şehri ve başkentiymiş. Münih’in Almanca ismi München eski dilde ‘keşişlerin yeri’ anlamına gelen Munichen’den gelmekteymiş. Bu nedenle Münih’in armasında bir râhip yer almaktaymış. Bundan olsa gerek şehirdeki yapılar, kiliselerden daha yüksek değil. Siyah ve altın sarısı – Kutsal Roma İmparatorluğu rengi – Kral Ludwig zamanından beri şehrin resmî renkleri olarak kullanılmaktaymış. Yüksek yaşam standartları sunan burada en çok Uşak/Eşmeli gurbetçilerimiz yaşıyormuş ancak biz daha çok Konyalılar ile karşılaştık.
Şehirde trafik cezaları çok caydırıcı olduğu için sürücüler kurallara uyuyorlar. Metro ağı çok gelişmiş olduğu için insanlar taksiyi pek kullanmıyorlar. Mercedes marka taksilerde seyahat etmek mümkün. Arabalar 2 yıl geçtikten sonra yarı fiyatına düşüyormuş. Taksi merkezini arayıp taksi istediğinizde sizin için bir taksi gönderiliyor ve başka hiçbir taksi sizi almıyor. Telefonunuzda taksi programı varsa oradan da taksi istemeniz mümkün. Eğer taksiye bebeğinizle binecekseniz, bebek koltuğu olmayan bir araç sizi alamıyor.
Şehir stadyumu Allianz Arena görkemli bir şekilde sizi karşılıyor. Münih, futbola doyacağınız bir şehir olsa gerek. Bizim gittiğimiz (2014 mayıs) dönemde Bayern Münih şampiyon olmuştu ve şehir merkezinde (Marienplatz) kutlamalar vardı.
Yurtdışında yemek büyük bir probleme dönüşebiliyor. Fakat Almanya’da bu durum kısmen aşılmış durumda. Münih’de bir çok Türk lokantası var. Biz yanlış hatırlamıyorsam”Altın Sini” isminde bir lokantada yemek yedik. Yemeklerin lezzetleri fena değildi.
İbadet konusunda da Almanya diğer Avrupa ülkelerine nazaran rahat. En azından gözden uzakta ve yer altında da olsa mescitler var. Gittiğimiz mescit maneviyattan bir köşe olarak nefes almamızı sağladı. Mescitte Soma’da yaşanan facia için mevlit okutuldu. Her renkten müslümanlar burada birlikte göz yaşı döktü.
Almanların İngilizce bilmelerine rağmen ısrarla Almanca konuşmalarını ve burası AB ülkesi (burası almanya demelerini) unutamıyorum.
Lufthansa ile yolculuk yaptık. 4 kez uçaklarına bindik, her seferinde çocuklara farklı oyuncak verildi. Bu dikkatimi çekti. Ancak uçakta verilen yemeklerin lezzetleri Türk damak tadına çok uygun değildi.
Gezilecek Mekanlar
Gezilecek mekanlar arasında BMW Welt ilk sırada yer alıyor. Burada BMW araçlarının yeni çıkanları tanıtılmakta ve BMW’nin eski arabalarının yer aldığı bir müze bulunmaktadır. Ardından buranın hemen yanı başındaki Olympia park’a gidilebilir. Burası 1972 Yaz Olimpiyatları için inşa edilmiş. Buradaki Olimpiyat Kulesi’ne (190 m) çıkarak tüm Münih’i kuş bakışı görmeniz mümkün. Ancak yükseklik korkunuz varsa tavsiye etmem doğrusu. Parkta ailenizle güzel zaman geçirebileceğiniz bir çok aktivite yapılmaktadır. Yeşile hasretseniz İngiliz Bahçesi gezilecek bir başka yer. Marienplatz şehir meydanı da gezilebilir.
Kıymetini Bilmediğimiz İki Nimet: “Sıhhat ve Boş Vakit” Hadis-i Şerifi Çerçevesinde Amerika’da Hayat” konulu sohbette Yrd. Doç. Dr. Resul Çatalbaş, Amerika intibalarını aktardı.
Dinler tarihi alanında çalışan Dr. Çatalbaş, yakın zaman içerisinde uzmanlık alanıyla ilgili araştırma yapmak için ABD’de bulunmuş ve iki ülkeyi mukayese ederek genelde Müslümanların özelde Türklerin esikliklerini tespit etme imkânı elde ettiğini söyledi.
Sohbetine Peygamber Efendimizin yukarıda işaret edilen hadis-i şerifiyle başlayan Çatalbaş, zamanın ve sağlığın neden önemli olduğu üzerinde durdu ve şunları söyledi:
“Değerli arkadaşlar bence günümüzde millet olarak geri kalmamızın sebeplerinde ikisi zamanı yeterince verimli kullanmamak ve sağlığımıza yeterince dikkat etmemektir. Kişi yediği şeyin haram mı helal mi olduğuna dikkat etmezse, aşırı yerse ve sağlıksız şeylerle beslenirse elbette ki bu yedikleri onun imanını olumsuz etkileyecektir. Ayrıca zamanı iyi kullanmaz da boşa geçirirse, işini iyi yapmazsa, ne kendisine ne de ülkesine artı bir değer katamayacaktır.
Yurt dışında bulunduğum süre içersinde şunu gördüm. Amerikalılar ne yiyip ne içtiklerine dikkat ediyorlar. Zamanlarını verimli kullanıyorlar. Mesela akşam 9.30’da yatıp sabah 5.00’te kalkıyorlar ve rızıklarının peşine düşüyorlar. Gereksiz işlerle uğraşmıyorlar. Orada ilme gerektiği gibi değer veriliyor. Çalışana çalıştığı kadar maaş veriliyor. Mesela bir öğretmen en az 3-4 bin dolar para kazanırken bir başka öğretmen 10-12 bin dolar para kazanabiliyor. Bir başka husus insan hayatına çok değer veriyorlar. Kurallar katı ve uygulanabilir. Kanunlar herkes için geçerli.
Yani mülkün temeli olan adalet mekanizması sağlıklı işliyor. İş hayatında dürüstlük geçer akçe, insanlar verdiği sözü yerine getirme konusunda hassas. Bir başka önemli hususta şu, kitap ve kütüphane hayatın merkezinde yer alıyor. Okumaya ve araştırmaya çok değer veriyorlar.
Her mahallede bir kütüphane var. Mahalle sakinleri kütüphanelere üye olarak o mekânları yaşatıyorlar. Kütüphaneler yemekten dinlenmeye kadar bütün ihtiyaçları karşılayacak şekilde tanzim edilmiş. Dolayısıyla insanı içine çeken ortamlar. Değerli dostlar dikkat ederseniz ABD ile ilgili hep müspet şeyler söyledim. Şimdi şunu kendimize soralım. Niçin daha dün kurulan ABD bu şekilde gelişmiş bir toplum haline geldi de yedi iklime medeniyet götüren ataların torunları olarak bizler bu denli geri kalmış bir durumdayız. Her zaman ifade edildiği gibi onların hayatı İslam’ın emrine uygun da niçin bizim hayatımız bu emre muhalif bir görünüm arz ediyor. Bu suallerin cevabını acilen bulmalı ve kendimize, aslımıza dönmek için gayret sarf etmeliyiz.”
Samimi bir ortamda geçen sohbet soru-cevap kısmıyla sona erdi. Sohbetin sonunda Denek Başkanı Aydoğan Bilir, Yrd. Doç. Dr. Resul Çatalbaş’a verimli sohbeti için teşekkür etti.
Yozgat İleri Gazetesi, (http://www.ilerigazetesi.com.tr/m/?id=31362).
Tarih gösteriyor ki Araplardaki aşiretlik ruhunun yerine İslamiyet’in yüksek ilkeleri geldiği devirlerde Araplar, İran içlerine, Afrika çöllerine hatta Endülüs içlerine kadar girmiş, zaferden zafere koşmuş, ilmen ve irfanen yükselmişlerdir. Ne zaman ki Cahiliye’nin aşiretlik ruhu İslamiyet’in birlik ruhuna galebe çaldığında Araplar, maddeten hâkim oldukları İranlılara ruhen mahkûm olmuşlardır. Vaktaki İran milliyetçileri yıkılan Sasani saltanatının canlandırılması için İslamiyet’i hurafelerine boğmak maharetini gösterebildiler. O günden itibaren hakiki Müslümanlığın Araplarda inkişaf ettirdiği seciyeler tedricen sönmeye başladı ve söndü.
İslamiyet, Araplarda inkişaf ettirdiği asil seciyeleri Türklerde de nemalandırmıştır. Türklerin İslamiyet’e sokacakları köhne hurafeleri yoktu. Türklerin ehl-i sünnet mezhebini kabul ve müdafaa etmelerinin sebebi bu noktada (hurafesiz, sade, yüksek seciyelerle donatılmış olmalarında) aranmalıdır.
Türklerin dindar olmasını eksiklik olarak gösterenler dinin toplumun bağlarını kuvvetlendirme özelliğini idrak edememişlerdir. Türklerin dindar olması bir eksiklik değil bir meziyettir. Bu seciyeyi öldürmek değil, inkişaf ettirmek gerekir.
Dindarlık seciyesi acaba Anglo-Sakson ve Cermen ırklarında Türklerden daha az mı kuvvetlidir? İngiliz ve Alman milletlerinin ruhi temayülleri, seciyeleri, üstün itibarları, geleneklerine bağlılıkları, aile hayatları tetkik edilirse dindarlık seciyelerinin, ne kadar kuvvetli olduğu görülebilir.
… Selçuklu, Ihşit, Danişment ve Osmanlı Türklerinin ilk devirlerde gösterdikleri yüksek seciyeler ruhlarına uygun saf Müslümanlığın eseri olduğuna şüphe yoktur. Sonraki devirlerdeki sukutlarının sebebi dini mübine uygun olmayan hurafelerin İslam’a girmesindendir.
Türkün istikbalini kurtarmak için ona bir Tanrı yaratmaya çalışan, yeni bir din bulmayı hedefleyen veyahut dinsizliğe teşvik edenler, Türkü ebedi ölüme ve hüsrana sürüklemiş olurlar.
Türkü öldüren, sükût ettiren İslamiyet değil, din kisvesine bürünmüş olan hurafelerdir. Geçmiş hurafeleri ile övünen ve onları bir türlü unutamayan milletlerle karşılaşması, Türklerin saf akidelerini de karıştırmıştır. Bunlar yaygınlaştıkça bu necip ırk, zulmet içinde kalmıştır. Atalet (tembellik) çamuruna sokulmuş, inkıraz çukuruna yuvarlanmaya başlamıştır. Türklere yeni bir hayat vermek için onu hurafelerden kurtarmak, hakiki manasıyla bir Müslüman yapmaktan başka bir çare yoktur. Fıtraten dindar olan Türk dinsiz yaşayamaz. Türkün katili din değil, dinsizlik olacaktır. Türkün geleceğini düşünen, onun için titreyenler, Türkçü, Kürtçü her gün yeni bir maske ile Türkü de Kürdü de izmihlale sürükleyen telkinlerin mahiyetini pek güzel takdir ederler.
Profesör sınıfa girip karşısında duran dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra “Bugün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız” dedi. Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve “bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.
Öğrenciler hep bir ağızdan “Doldu” diye cevapladılar. Profesör “Öyle mi?” dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mucur çıkarttı. Mucuru kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mucurun taşların arasına yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha “bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.
Bir öğrenci “dolmadı herhalde” diye cevap verdi. “Doğru” dedi Profesör ve gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taşlarla mucurların arasına nüfuz edene kadar döktü. Gene öğrencilerine döndü ve “bu kavanoz doldu mu?” diye sordu.
Tüm sınıf bir ağızdan “Hayır” diye bağırdılar. “Güzel” dedi Profesör ve kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek “bu deneyin amacı neydi” diye sordu.
Uyanık bir öğrenci hemen “Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır” diye atladı. “Hayır” dedi Profesör, bu deneyin esas anlatmak istediği “Eğer büyük taşları baştan yerleştirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiç bir zaman kavanozun içine koyamazsın” gerçeğidir.
Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken Profesör devam etti; “Nedir hayatınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin. Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiç bir zaman bir daha koyamazsınız, o zaman da ne kendinize, ne de alıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu da iyi bir iş adamı, gerçekte de iyi bir adam olamayacağınızı gösterir”.
Not: Bu hikaye Kellog Business School’da (Northwestern Üniversitesi) iş idaresi master öğrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasında gerçekleşmiştir.
İlk şehirler, ilk organize devletler Fırat ve Dicle’nin yanıbaşında kurulmuştur. Nice peygamberler tebliğ vazifesini bu bölgede yerine getirmiş ve insanlık tarihindeki büyük uygarlıklar burada ortaya çıkmıştır.
Tevrat’ta hz. Adem’in yaratıldıktan sonra dünyada Aden bahçesine yerleştirilmesi ve burada Fırat-Dicle nehirlerinin akıyor olmasından bahsedilmektedir: “Tanrı, Aden bahçesini yarattı, Adem’i buraya koydu. Aden’den bir ırmak doğmakta ve dört kola ayrılmaktadır. Üçüncüsünün adı Dicle, dördüncüsünün adı Fırat’tır (Yaratılış 2:8-14)”. Farklı yerlerde yine iki nehirden bahsedilmektedir. “(Daniel) Dicle’nin kıyısındayken başımı kaldırıp bakınca … bir adam gördüm (Daniel 10:4-5)” (Ezra 4:10; 5:3; 6:6; 7:25; Yeşu 24:2; I.Krallar 4:21; Yeremya 46:2). Ayrıca Fırat-Dicle İsrail’in Kutsal Topraklar için kuzey sınırı olarak zikredilmektedir. Bu sebeple yahudilik tarihi için önemlidir.
İncil’de kıyamet alametlerinin anlatıldığı Vahiy Bölümü’nde de Fırat’tan bahsedilmektedir. “Büyük Fırat Irmağı’nın yanında bağlı duran, dört meleği çöz dedi;Altıncı melek tasını büyük Fırat Irmağı’na boşalttı. (Vahiy 9:14; 16:12 )”
Bazı İslami eserlerde, kaynağı Cennet’ten olan nehirler arasında; Nil’in yanı sıra Fırat ve Dicle yer almaktadır. Söz konusu nehirlere önem kazandıran şeyler bunlarla sınırlı değildir. Onlara değer atfedilmesini sağlayan en önemli şey Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in onunla ilgili hadisleridir: “İhtimal, Fırat’ın suları çekilecek, kuruyacak. Ortaya altından bir hazine çıkacak, kim orada bulunursa, hiç bir şey almasın.”(Buhari, Fiten, 24, Müslim, Fiten, 30.) (Sahih-i Buhari Muhtasarı, 12.cilt, 305) “Fırat nehrinin suları çekilerek altından bir dağ ortaya çıkacak, insanlar bunu almak için, vuruşacak ve her yüz kişiden, sadece biri hayatta kalacak. Bu zaman gelinceye kadar kıyamet kopmaz.”(Müslim, Fiten, 29) “Fırat’ın altın bir define üzerinden açılması yakındır. İmdi orada kim bulunursa ondan bir şey almasın.”(Müslim, el-Fiten, 29). “Fırat nehrinin altın bir dağ üzerinden açılması yakındır. İnsanlar bunu işitince ona yürüyecekler ve onun yanında bulunan insanların bundan bir şey almasına müsaade edersek, bunun hepsi götürülür, diyecektir. Müteakiben onun için harb edecekler ve her yüz kişiden doksan dokuzu öldürülecektir” (Müslim, Fiten, 29).
Bu hadisler, Fırat’ın Türkiye’nin Ortadoğu jeopolitiğinde en önemli parametrelerinden ve komşu ülkeleriyle ilişkilerinin belirlenmesinde rol oynayan en önemli unsurlardan biri olacağını vurgulamaktadır. Ayrıca Türkiye’nin sürüklenmek istendiği bazı tehlikelere de işaret etmektedir.
Hazine su olabilir mi?
Özellikle II. Dünya Savaşı esnasında ve savaş sonrasında ülkelerin başlıca amacı petrole ulaşmak ve petrol bölgelerini kontrol etmek olmuştur. Günümüz dünyasında ise mücadele alanı arazi,kömür,petrol gibi tek boyutlu olmaktan çıkmıştır. Daralan tüm kaynaklar insanlığın diğerine karşı silah olarak kullanabileceği bir güç unsuru haline gelmiştir. En hızlı daralan ve insanlığın ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelen doğal kaynak ise “su” dur.
Günümüzde su diğer doğal kaynaklardan farklı olarak dünya gündemine kriz şeklinde girmektedir. Dünya nüfusu artarken, su kaynakları azalmakta ve kendisini yenileyememektedir. Bu durum 1970’lerdeki petrol krizinin yerini su krizinin alacağını göstermektedir. Gerçekten de insan ihtiyaçları, ekolojik denge ve siyasi açıdan son derece önemli olan su, 21. yüzyılın suya sahip olan ülkelerle suyu olmayanlar arasında yoğun mücadele ile geçeceğini göstermektedir.
Güney komşularımızın neredeyse büyük çoğunluğu Fırat ve Dicle’nin sularına göz dikmiş durumdadır. Suriye ve Irak’ın bu nehirden talepleri, İsrail’in bu konuda planlamaları bulunmaktadır.İsrail, bu meseleyi savaş unsuru olarak da görmektedir. Eski Dışişleri Bakanlarından Şimon Perez “Su insanlığın müşterek malıdır” ve “Su için gerekirse savaşırız” demiştir.
Su konusunda İsrail üzerinde durmamızın nedeni bu ülkenin hem Ortadoğu’nun su konusunda sorunlu bölgesindeki en güçlü ülke olması, hem de ABD ve Avrupa ülkeleri üzerinde büyük etkiye sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Diğer taraftan Fırat-Dicle havzasının, kurulması planlanan Kürdistan devletinin sınırları içerisinde yer alması, bununla birlikte bu bölgenin İsrail’in vadedilmiş topraklarına girmesi ve bu kürt devletinin bir garantör devlete duyduğu ihtiyaç; ayrılıkçı kürt hareketine verdiği desteği askeri kaynaklarca dahi bilinen İsrail’le ilgili şüpheleri daha da artırmaktadır.
Hazine petrol olabilir mi?
Fırat ve Dicle’nin su kaynağı olarak günümüzdeki önemi tartışılmaz. Yukarıda naklettiğimiz hadisi şerifler ise bu önemin çok daha değişik boyutlara uzanacağını göstermektedir. Hadiste bahsedilen altından dağın gerçekten altın bir dağ mı olduğu yoksa mecazi olarak mı böyle bir ifadenin kullanıldığı şimdilik meçhul olsa da ilim adamlarının bu konuda çeşitli yorumları bulunmaktadır.
Fırat’ın çevresinde bulunan kıymetli madenlerin ve petrolün çıkarılacağı, bunun, kıyamete yakın bir zamanda vaki olacağı ve o bölgelerde büyük ihtilafların meydana geleceği anlaşılmaktadır. Konuyla ilgili hadislerde geçen farklı ifadelerden kastedilen şey, petrol olabileceği gibi, sudan elde edilen gelir, büyük barajlar ve daha başka şeylerin de kastedilmiş olması kuvvetli bir ihtimaldir.
Hazine yeni bir yeraltı zenginliği olabilir mi?
Bu soruya olumlu cevap vermek şimdiki araştırmalar neticesinde pek de mümkün değildir.
Tüm bu söylenenler ışığında, her nekadar Fırat ve Dicle’nin taşıdığı değerler konusunda tam bir fikir birliği yoksa da, bu gölgenin insanlık tarihini etkileyecek kadar önemli gelişmelere gebe olduğu daha da net anlaşılmaktadır. Bu değer su, sudan elde edilecek gelir, petrol veya yeni bir yer altı zenginliği olabileceği gibi hepsi birden de olabilir.
7. yüzyılın başlarında, Mezhic kabilesinin bir kolu olan Beni Haris b. Ka’b (Belharis) kabilesinin yaşadığı Necran bölgesinde kalabalık bir Hıristiyan topluluk bulunuyordu. Bu topluluğun emirliğini ve halk meclisinin başkanlığını, Akib; dini liderlik ve bilginlerinin başını uskuf, ; ticaret ve seyahat işleri başkanlığını ise seyyid ünvanlı kişiler üstlenmekteydi.
İslam tarihinde heyetler yılı (senetü’l-vüfud) olarak meşhur olan 9. hicri yılda (630-631) Necranlı Hıristiyanlar, Peygamber Efendimizin (SAV) bir mektubunun kendilerine ulaşması üzerine heyet halinde Medine’ye geldiler. Peygamberimiz mektubunda onları İslam’a davet ediyor, kabul etmezlerse cizye vereceklerini, onu da kabul etmezlerse kendileriyle savaşılacağını bildiriyordu. Necran Hıristiyanları, bu mektup üzerine ondördü ileri gelenlerinden ve idarecilerinden olmak üzere 60 kişilik bir heyeti medine’ye gönderdiler. heyet, ikindi vakti Medine’ye gelerek Mescid-i Nebevi’ye girdiler. Peygamberimiz ashabı ile henüz ikindi namazını kılmıştı. Bu sırada ibadet vakitleri gelen hıristiyanlar doğuya yönelerek ibadet etmeye hazırlandılar. Bazı sahabeler buna engel olmak istediyse de Peygamberimiz, onların serbest bırakılmalarını ve ibadetlerini yerine getirmelerine izin verilmesini emretti.
Temsilcilerinden Abdulmesih, Ebu Harise b. Alkame ve El-Eyhem heyet adına peygamberimizle konuştular. Peygamberimiz Ebu harise ve Abdulmesih’i İslam’a davet etti. Onlar “Biz senden önce müslüman olduk” diye cevap verdiler. Peygamberimiz: “Yalan söylüyorsunuz. Sizi İslamiyeti kabulden üç şey; domuz eti yemeniz, haç’a tapmanız, ve Tanrı’nın oğlu bulunduğuna inanmanız alıkoymaktadır” dedi. Necranlılar: “O halde İsa’nın babası kim?” diye sordular.
Peygamberimiz bu soruya cevap vermeyip sustu. Bunun üzerine Hz. İsa’nın şahsiyeti ve hıristiyanlık hakkında bilgilerin yer aldığı Al-i İmran Suresi’nin başından itibaren seksenden fazla ayet nazil oldu. Hz. İsa hakkındaki soruya bu surenin 59. ayetinde Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelişine Hz. Adem’in yaratılışı örnek gösterilerek cevap verilmekteydi. Peygamberimiz, Al-i İmran suresinin 59-61. yetlerini Necran heyetine okuduktan sonra onları Mübahele (karşılıklı lanetleşmeye) davet ederek “Eğer size söylediklerimi inkar ederseniz, geliniz sizinle mübahele edeceğim” dedi.
Bu minvalde Mübahele dini bir konunun karşılıklı konuşmak suretiyle halledilmesi imkansız hale gelince, meseleyi çözümlemek için her iki tarafın haksız olanın Allah’ın lanetine uğraması için Allah’a dua ve niyazda bulunması anlamına gelmektedir. Mübahale ayetinin meali şöyledir:”Artık sana bu ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında münakaşa etmeye kalkarsa de ki: Geliniz oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım sonra can-u gönülden ibtihal ile dua edelim. Allah’ın lanetinin yalancıların boynuna geçirelim (Al-i İmran, 61)”.
Peygamberimiz yanına Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Ali’yi alarak Necranlıların karşısına çıktı ve onları mübaheleye davet etti. Necranlılar durumu aralarında görüşmek üzere izin istediler ve Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu bildiklerinden buna yanaşmadılar. Kendi dinlerinde kalmak istediklerini ve cizye vermeye razı olduklarını bildirdiler. Peygamberimiz bunu kabul etti. Bin tanesi Receb, diğer bini de Safer ayında olmak üzere yılda 2 bin kat elbise vermeleri şartıyla bir anlaşma kaleme alındı. Aralarında mali konularda ihtilafa düştükleri zaman kendilerine hakemlik yapması için Ebu Ubeyde b. Cerrah görevlendirildi.
İslam’da Nikah konusunu işlediğimiz bir derste, lisans öğrencilerimden birisi Mut’a Nikahı’nı ve sahabe efendilerimizin kendilerinden çok küçük yaşta kişilerle evliliği konusunda bana şu soruyu yöneltti.
-Hz. Ömer, kendisinden çok küçük yaştaki Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmiş midir? Böyle bir durum hadislerde, İslam tarihinde geçmekte midir? Mut’a Nikahı İslam’da var mıdır?
Evlilik bir toplumu ayakta tutan en temel yapıtaşıdır. Bu kurum zarar görürse o toplum da zarar görür ve sonuçları çok ağır olur. Günümüzde yoğun bir şekilde gündeme getirilen mut’a nikahı ve küçük yaşta evlilik konusunda birkaç kelam etmek bu sebeplerle zorunluluk olmuştur.
Küçük yaşta evlilik
-İslam buluğ çağına erenin evlenmesine müsaade eder. Fakat bu durum istismar edilirse devlet buna bir sınırlandırma getirebilir. İslam tarihinde küçük yaşta evlilikler ile ilgili örnekler; Peygamber efendimizin (SAV) Hz. Aişe ile evliliği, Hz. ömer’in (r.a) Ümmü Gülsüm ile evliliği ve Hz. Hamza’nın kızı Umame ile Seleme ibn ebi Selemenin evlilikleri örnek verilebilir.
Sorularla ilgili temel olarak şu noktaları bilmekte fayda vardır.
1.Küçük yaşta evlilikle ilgili haberler, hadis kriterleri açısından “haberi vahid” hükmündedir. Kesin bilgi ifade etmez. Mütavatir bir dereceye ulaşmamıştır.
2. Takvimin olmadığı bir dönem ve yerde doğum ve ölüm tarihlerine göre ihtimaller ve varsayımlar üzerine bu hesaplamaların yapıldığı unutulmamalıdır.
3.Peygamber efendimize ve sahabeye karşı çeşitli iftiralarda bulunanlar müsteşriklerdir. Batılı anlayışıyla bu olaya bakmamız doğru olmayacaktır. Nitekim ülkemizde bir akrabamızın veya tanıdığımızın küçük yaştaki çocuğunu kuçağımıza alıp sevmek yanlış karşılanmazken, hatta bu sevgiyi göstermemek garip karşılanırken, Avrupa’da bu davranışı yapmak ahlaksızlık olarak görülebilmektedir.
4.Küçük yaşta evlilikleri o dönemde yaşayan müşrikler, İslam ve Peygamber düşmanları, hiçbir surette gündeme getirmemişlerdir. Eğer dile dolayacak birşey olsaydı bu fırsatı hiç kaçırmazlardı. Demek ki bu surette evlilik o dönemde abes görülmüyordu.
5.Kültürel faktörler de göz önünde bulundurulmalıdır. Geçmişte ülkemizde küçük yaşta evlilikler daha yaygındı. Günümüzde okuyan kişilerin evlilikleri 25-30 yaşlarına çıkmışken okumayanlar arasında evlilik yaşı halen 12-22 arasındadır.
6.Biyolojik ve İklim faktörleri de dikkate alınmalıdır. Sıcak iklimdeki bir kişinin biyolojik gelişimi ile soğuk bir ülkedeki kişinin gelişimi farklı farklıdır. Örneğin sıcak iklimde 10 yaşındaki bir kişinin biyolojik gelişimi, soğuk iklimdeki bir kimsenin 17-18 yaşına tekabül edebilir.
Mut’a Nikahı
-İslam’dan önce cahiliye toplumunda normal nikah haricinde, süreli nikah (nikahı mut’a), eşleri karşılıklı değiştirme (nikah-ı bedel), bir erkekten çocuk sahibi olmak için eşi ona sunma (nikah-ı istibda), büyük oğlun babasının ölümünden sonra üvey anne ile evlenebilmesi (nikah-ı makt), başlık ve mehir vermemek için kızların değiştirilmesi (nikah-ı şiğar) gibi nikah çeşitleri bulunmaktadır.
Gelelim Mut’a nikahına yani süreli nikaha, (belli bir ücret karşılığında belli bir zaman için nikah yapmaya) bu da cahiliye döneminde uygulanan günümüzde fuhşun bir benzeri uygulamadır.
Öncelikle şunu bilmekte fayda vardır. Buhari’de mut’a nikahını peygamber efendimizin yasakladığına dair kesin ifadeler yer almaktadır. (Buhari, Nikah, 32)
İç Anadolu Bölgemizin illerinden birinde milliyetçi, muhafazakar ve ülke dertlisi geçinen bir kesimle beraberdim. Onlara Diyarbakır’da yaşadığımı söyleyince anlatacaklarıma daha da bir dikkat kesildiler. Ben de “kürtleri çok seviyorum” dedim ve bu minvalde Türk-Kürt kardeşliğini ve ortak paydalarımızı anlattım. Neden sonra birisi “Kürtleri seven birini de ilk defa görüyorum” demez mi!
Biz hepimiz bir ve beraberiz. Aynı yöne giden bir geminin içerisinde aynı kaderi paylaşıyoruz. Alt kattakiler akılsızca buradadan çıkacağız diye gemiyi delmeye çalışıyorlar. Aldırmadan geçeyim diyebilirmiyiz. (Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırm. Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…) Onlar gemiyi delerse biz üsttekiler batmayacak mıyız?
Güzel Anadolumun doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneyiyle görme fırsatını elde etmiş biri olarak şunu ifade etmeliyim ki “Muğla’da yaşayan bir CHP’li ile Diyarbakır’da oturan bir BDP’linin, Yozgat’taki MHP’linin ve Konya’daki AKP’linin birbirinden farkı olmadığı gibi Türk’ün Kürtten, Alevi’nin Sünni’den bir farkı ve bir üstünlüğü yoktur.” Aynı coğrafyada aynı acılarla aynı sevinçleri beraber yaşamış, ortak kültürü paylaşan ve temiz ecdadın torunları olan bizler daha ne zaman ve daha ne kadar çok acılar yaşayınca bu gerçeğin farkına varacağız?
Peygamber Efendimiz’e (sas) hakaret eden filmin fragmanının YouTube’dan yayınlanmasının ardından başlayan protesto gösterileri İslam dünyasını olduğu kadar -aynı derecede olmamakla birlikte- Türkiye’deki Müslümanları da sarmış durumda.
Daha önce de Danimarka’da bir karikatür krizi yaşandığını hatırlıyoruz. Demek ki, Batı zihniyetinin İslam’la ve değerleriyle mücadelesi devam ediyor. Mesela ‘Niçin onca Müslüman’ın yaşadığı Çin’de İslam’a hakaret etmek için gayretkeşlik gösterenler çıkmıyor?’ sorusu yeterince anlamlıdır.
Ancak tepkilerimizi illa birilerini öldürerek mi göstermek zorundayız? Bir milyarı aşkın nüfusa malik olan İslam dünyasının dünya siyasetinde, hele ABD yönetimi üzerinde uygulayacağı baskı bu zavallılıklardan mı ibarettir? Kaldırmakla pek bir iftihar ettiğimiz Halife olsaydı böyle mi olurdu?
İslam dünyasının modern zamanlarda gördüğü “tek Halife” olan Abdülhamid-i Sani hazretlerinin Avrupa’daki densizlere derslerini nasıl verdiğini hatırlamanın tam sırasıdır. Fazla tantana etmeden, diplomatik ve siyasî kanalları sonuna kadar zorlayarak iş gören Abdülhamid bakın kendi zamanında çıkan hakaret krizlerini nasıl sessiz sedasız halletmiş.
Yıl: 1890. Fransız oyun yazarı Henri de Bornier, “Muhammed” (1888) adlı bir dram kaleme almış olup sahneye aktarılmak üzeredir. Üstelik sahnede bir aktör Hz. Peygamber’i oynayacaktır! Bu ne cür’ettir! Oyunun Efendimiz’in manevî şahsiyetini, dolayısıyla İslam dinini ve Müslümanları küçük düşüren hakaretamiz bölümler ihtiva ettiği haberleri Abdülhamid’i “Halife-i Müslimîn” sorumluluğuyla derhal harekete geçirecek ve yalnız o tiyatroda değil, bütün Fransa’da sahnelenmesini engelleyecektir.
Nasıl mı? Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot’ya Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa eliyle haber uçurarak. Bu kadarı yetmiştir oyunun yasaklanması için. Bakanlar Kurulu’nun özel kararıyla yasaklanmasından sonra Carnot’ya şahsen teşekkür eden Abdülhamid, “Müslüman tebanızın hislerini yaralamaktan başka bir işe yaramayacak bir oyunla ilgili aldıkları “akıllıca karar”ı kutlamış, hatta Cumhurbaşkanı’nı bir adet İmtiyaz Nişanı’yla ödüllendirmişti. (R.J.Goldstein, The Frightful Stage, Berghahn Books, 2011, s. 107-108.)
Zira “Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam hazretlerinin nâm-ı kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair” başlığıyla gönderdiği mektupta Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi Kont Montbella aracılığıyla Fransa hükümetine sert uyarılarda bulunan Abdülhamid, oyunun sahneye konulması halinde Osmanlı-Fransız ilişkilerinin biteceği ültimatomunu vermişti.
Ancak yazar, pespaye videonun yönetmeninden daha inatçı çıkmıştı; işin peşini bırakmaya niyetli değildi. Bu defa eserini Abdülhamid’in diş geçiremeyeceğini tahmin ettiği İngiltere’de oynatmak için girişimde bulunur. Bir tür devlet tiyatrosu olan Lyceum Kraliyet Tiyatrosu’nda oynanması kararlaştırılmasına rağmen, Abdülhamid bu defa bizzat İngiltere’nin ılımlı Dışişleri Bakanı Lord Salisbury’yi devreye sokarak piyesin yalnız o tiyatroda değil, “bütün İngiltere’de” yasaklanmasını sağlamıştır (Ziyad Ebuzziya, Türk Edebiyatı, Nisan 1986).
3 yıl geçmiş, Lord Salisbury gitmiş, yerine, İslamiyet’e daha mesafeli duran Roserbery oturmuştur. Bu değişiklikten cesaret bulan de Bornier yeniden atağa kalkar ve bir başka Londra tiyatrosuyla anlaşır. Ancak bu defa da eserini sahneye koydurmayı başaramayacak, velhasıl Abdülhamid’in mahir diplomasisi, bu mel’anetin icrasına müsaade etmeyecektir.
Nitekim 1900 yılında Paris’te oynanmak istenen “Muhammed’in Cenneti” adlı bir piyesin ancak ismi ve muhtevası tamamen değiştirilerek sahneye konulur hale getirilmesi de diplomatik girişimlerinin eseridir. Bir başka belgeden, 1894’te Amsterdam’da Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” operasının sahnelenmesine de engel olduğunu öğreniyoruz.
Roma’da oynatılmak istenen Fatih Sultan Mehmed hakkındaki hakaret içeren bir piyes de Abdülhamid’in girişimleriyle yasaklatılmıştır. İşin ilginç yanı, Sultan’ın kendi gücünün yetmediği durumda dostu Alman İmparatoru II. Wilhelm’i devreye sokarak bunu başarmasıdır. Yasaklama olayını haber veren 15 Nisan 1890 tarihli bir İtalyan gazetesinde şu satırlar yer almaktaydı:
“Bu dramın sahneleneceği haberi üzerine, Sultan [Abdülhamid adeta], kendisine, bir Rus filosunun Boğaziçi’ne doğru hareket halinde bulunduğu bildirilmiş gibi, heyecana kapıldı. İmparator Wilhelm de [konuyla] ilgilenmiş göründü.”
Hatta 1893 yılında ABD’de sahneye konulan ve İslam Peygamberi’nin hayatını olduğundan farklı yansıtan “Muhammed” adlı tiyatro oyununu, Elçi Alexander W. Terrell ile yaptığı özel görüşmeden sonra hem de federal hükümetin yetkisi dahilinde olmamasına rağmen, bizzat ABD Başkanı Cleveland’ın girişimleriyle sahneden kaldırtmayı başarmıştır.
Abdülhamid Han’ın sevgili Peygamberine, İslamiyet’e ve ecdâdına yönelik küçük düşürücü tavırlara karşı, güçlü Batılı devletleri karşısına alma pahasına müsamahasız, tavizsiz ve kararlı tutumu kısa sürede etkisini göstermiş ve tiyatrolar artık İslamiyet’le ilgili eserleri repertuarlarına alırken daha bir titizlikle seçer olmuşlardır.
Sonuçta gerek Fransa’da, gerekse İngiltere ve İtalya’da, hatta o sırada İngiliz işgali altında bulunan Hindistan’da Peygamber Efendimiz ve Osmanlı padişahlarına yönelik bu tür hakaretâmiz ifadeler içeren eserlerin sahnelenmemesi yolunda makul bir gelenek oluşmuştur. Nitekim devrin Avrupalı bürokratlarının Osmanlı’nın bu hassasiyetini dikkate almak zorunda kaldıklarını ve basını zaman zaman uyardıklarını görüyoruz. Bu da Abdülhamid’in halifelikten gelen iktidar ve nüfuzunun sadece içeride ve sadece İslam âleminde değil, Avrupa’da da sanılandan daha etkili olduğunu gösteriyor. Bir piyes için koca Alman İmparatoru II. Wilhelm’i bile devreye soktuğuna bakılırsa onun bu işleri ne kadar ciddiye aldığı ve aldırdığı rahatlıkla anlaşılır.
Maalesef II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra ne halifelik silahını ateşlemeden kullanacak “beyaz diplomasi” ortada kalmıştır, ne de Osmanlılık ve halifelikten gelen uluslararası itibar ve nüfuzumuz. Bugün protestolarımızın hal-i pür-melaline bakınca Sultan’ın “Beyaz Diplomasi” tekniğini üniversitelerimizde bir ders olarak okutmak gerektiği ortaya çıkıyor.
“Hamidoloji” başlıyor, üniversitelerimiz hazır mı?
Bu iki kelime ile başlıyorum mektubuma. Çünkü bu iki kelimeden her biri gücünü diğerinden alıyor. Sevgili olunmadan dost, dost olunmadan sevgili olunmuyor. Dost insanın bir ikinci kendisidir.
Sevgili Dost,
Herkesin seviyormuş gibi yaptığı ancak sevginin ne olduğunu pek az kimsenin bildiği bir zamanda yaşıyoruz. Belkide bütün zamanlar böyleydi. İmam Şafii’ye “O kadar insanla dostluk kurdum ki, ellerim dolu sanıyordum. Başıma bir bela geldiğinde, kimseye acımayan zamandan şiddetliydi dostlarımın ihaneti” dedirten hangi duygularsa ondan yüzyıllar önce yaşayan Hesiedos’a “sevme beni sözlerle şuurlu ol, hem de duy içinden. Seversen beni eğer, samimi olmalı duygun, ya sev ta içten, ya tamamen bırak” dedirten aynı duygulardı.
Sevgili Dost,
Sevginin sözden fiile geçmesi midir yoksa dostluk? Gerçek sevgi, bir insanın “ben” sınırlarını aşıp, bir başka insanın hayatından da sorumlu olduğunu düşünmesi midir? “Birbirini sevenler, birbirlerine duydukları sevgi nisbetinde diğerinin iyiliğini isterler” diyen Aristo’dan, “sevmek sevilen kişinin en iyi taraflarını desteklemek, keşfetmek ve teşvik etmektir” diyen Alain’e kadar birçok filozofun sevgiyi, sevilenin gelişiminde duyulan haz olarak algılaması bize yardımcı olabilir mi?
Sevgili Dost,
Aristo’nun tabiriyle “birbirine hoş ve faydalı görünmedikleri gün birbirlerini artık sevmeyen” dostlarla ne işimiz var bizim.
Bizim, Peygamber Efendimizi (SAV) ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekirimiz, suikasti haber alınca peygamberin yatağına yatan Alimiz var. Son yudum suyu birbirine gönderip susuz şehit olan Sahabelerimiz var.
Bizim “iman etmedikçe Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız”, “sizden biriniz kendiniz için sevdiğini müslüman kardeşi için de sevmedikçe gerçek mümin olamaz”, “size aranızdaki sevgiyi artıracak birşey söyleyim mi, selamlaşınız”, “hediyeleşinki aranızdaki sevgi artsın” diyen bir Peygamberimiz var. “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz” diyen Yunusumuz, düşmanın attığı taştan değil dostun attığı gülden incinen Hallac-ı mansurumuz var.
Sevgili Dost,
Dostluk gündüz görünmez; o ateşböceği gibi yalnız ve geceleyin parlar.
Hurrem Sultan, kızı Mihrimah Sultanı, Diyarbakır Valisi Sadrazam Rüstem Paşa ile evlendirmek istiyordu. Bu durum Mihrimah Sultan’a talip nice yiğitleri memnun etmemişti. Bunun üzerine Rüstem Paşa’nın cüzzam hastalığına tutulmuş olduğu söylentisi yayılmış ve bu evliliğin engellenmesi planlanmıştı. Söylentiyi soruşturmak üzere Kanuni, saray başhekimi Mehmet Halife’yi görevlendirdi. Başhekim, Diyarbakır’a giderek Rüstem Paşa’yı muayene edecekti.
Uzun bir yolculuk sonunda Diyarbakır’a varan başhekim, Rüstem Paşa’ya gitti ve yol yorgunu olduğunu, hamama gitmek istediğini söyledi. Derken hamama gidildi ve burada Rüstem Paşa’nın çamaşırında bit olduğu görüldü. Başhekim, cüzzam hastalığına tutulanların vücudunda bit yaşamayacağına inanıldığı için, Rüstem Paşa’nın hasta olmadığına karar verdi. Hamamdan sonra başhekim, İstanbul’a geri döneceğini söyledi. Bu duruma bir anlam veremeyen Rüstem Paşa şaşkınlık içerisinde kaldı. Başhekim gördüklerini Kanuni’ye anlattı ve bu evliliğe bir mani olmadığını söyledi.
Bundan sonra Rüstem Paşa ile Mihrimah Sultan’ın evliliği; talihin yar olmasını anlatan en güzel hikaye olarak zikredilir oldu.
“Olacak bir kişinin bahti kavi, talihi yar, Kehlesi (biti) dahi mahalinde anın işe yarar”…. “Bahtiyarlık, dad-ı haktır, şahsı rahat ettirir,
Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi!
Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.
Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu… Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedası ile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri:
-Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi.
-Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay…
-Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.
-Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?
-Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
-İşte onun çobanından 10 paraya aldım.
Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor?
Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: “Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.” Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.
Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.
Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi be kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.
Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim :
-Ey Allahım! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.
“Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!” Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
…
Allahım!
Güçlülerin yüzüne gerçeği söylemek için ve zayıfların alkışını ve sevgisini kazanmak için ve yalan söylememek için bana yardım et.
Eğer bana para verirsen mutluluğumu alma ve eğer bana güç verirsen muhakeme yeteneğimi alma.
Eğer başarı verirsen alçak gönüllüğümü alma.
Eğer bana alçak gönüllüğü verirsen saygınlığımı alma.
Görünenin diğer yüzünü de görmeme yardım et.
Benim düşüncelerime katılmıyor diye bana karşı olanları hainlikle suçlayarak, onların karşısında suçlu duruma düşmeme izin verme.
Kendimi sever gibi diğerlerini de sevmeyi ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi de yargılamayı öğret bana.
Başarılı olduğum zaman zafer sarhoşu olmama izin verme.
Başarısız olduğum zaman, umutsuzluğa düşmeme izin verme. Daha ziyade, başarısızlığın başarının öncesindeki bir deneme olduğunu hatırlamamı sağla.
Hoşgörünün, güçlerin en büyüğü olduğunu ve intikam arzusunun zayıflığın ilk görünüşü olduğunu hatırlamamı sağla bana.
Eğer paradan yoksun bırakırsan, benden umudu alma.
Ve eğer beni başarıdan yoksun bırakırsan, başarısızlığı yenebilmek için benden irade gücünü alma.
Eğer beni sağlık bağışından yoksun bırakırsan, inancın lütfunu benden esirgeme.
Eğer insanlara zarar verirsem, özür dileme erdemini ve eğer insanlar bana zarar verirse, affetme ve merhamet gücünü ver bana. Allahım! Eğer ben seni unutursam sen beni Unutma.
İttihad-ı İslam düşüncesinin bir yayın organı olan Sırat-ı Müstakim mecmuası, Ebu’l-Ula Zeyne’l-Abidin (Mardin) (1881-1957) ve Eşref Edip Fergan (1882-1971) tarafından 14 Ağustos 1324 (1908) tarihinde yayın hayatına başlamış bir dergidir. Mecmuanın başyazarı Mehmet Akif Ersoy’dur. 24 Şubat 1912 yılına kadar “Sırat-i Müstakim” ismiyle, 183. sayısından itibarense “Sebilürreşad” adıyla yayın hayatına devam etmiştir. Kurtuluş Savaşı süresince önemli hizmetler gören dergi, dikkatleri üzerine çekmiş ve Başkumandan Mustafa Kemal derginin yazarlarını Ankara’ya davet etmiştir. Mehmet Akif ile buraya gelen Eşref Edip, derginin yayınına burada devam etmişlerdir. Sebilürreşad’da yayınlanan yazılar, milli hükümet tarafından çoğaltılarak cephelere gönderilmiş ve bütün askeri kıtalarda okunmuştur. Cephede askerin Anadolu’da da halkın motivasyonunu sağlayan dergi, 5 Mart 1925 yılına kadar haftalık olarak kapak hariç 16 sayfa olmak üzere ve aralıksız yayınlanmıştır. Söz konusu tarihte derginin, yayın hayatına ara verilmek zorunda kalınmıştır. Bundan sonra yeni harflerle ilk basımı Mayıs 1948’de olmuş ve kesintisiz olarak Mart 1965 tarihine kadar yayınlanmıştır.
Sebilürreşad’da “Genç Hıristiyanlar Cemiyet”i diye zikredilen Young Men’s Christian Association (YMCA) ve kadınlar arasında faaliyet gösteren Young Women’s Christian Association (YWCA) adlı teşkilatlar hakkında üçü Mecdüddin adıyla diğer üçü ise haber şeklinde olmak üzere toplamda 6 adet makale bulunmaktadır. Bu makalelerde geçen bilgileri kısaca sizinle paylaşmak istiyorum.
Genç Hıristiyanlar Cemiyeti’nin İstanbul’da bir şube açmasıyla (21 Kanunsani 337 Cuma günü) Muhammed Ali Ayni Bey, bu cemiyetten ve tehlikelerinden bahseden bir yazıyı İkdam Gazetesi’nde yayınlamıştır bilgisi verildikten sonra Cemiyet hakkında bilgi verilmektedir. Buna göre YMCA, 1844 yılında George Williams tarafından Londra’da kurulmuş bir misyoner teşkilattır. Dünya üzerinde 27 ülkede 9065 şubesi, 1.330.532 üyesi ve 120 milyon doları bulunmaktadır. Türkiye’de ayıntep (Gaziantep) ve Maraş Amerikan Kolejleri ile de irtibatlıdır. Cemiyet binasında eğlence programları ve konferanslar düzenlenmektedir. Üzüntü verense Cemiyetin İstanbul’daki erkek şubesine üye olan geçlerden 46’sının Müslüman Türk evladı olmasıdır. Aynı zamanda cemiyetin kadınlar şubesi cağaloğlu’nda (İstanbul) kurulmuştur. Burası erkek şubesine nazaran daha aktiftir. Müslüman Türk kızları ve bilhassa öğretmen bayanlar buraya büyük ilgi göstermektedir. (Mecdüddin, Genç Hıristiyanlar Cemiyeti ve Faaliyetleri-I, C.19, S.493, 1338, ss.265-268)
YMCA’nın kadınlar şubesinin (YWCA) faaliyetlerini ve Amerikan misyonerlerine yardımlarını konu edinen makalede istanbul şube başkanının Mrs. Piyadi adındaki amerikalı bir kız olduğu bilgisi yer almaktadır. Teşkilata üye olanlardan yıllık 150 guruş üyelik aidatı alındığı ve eğer 13-16 yaş gurubunda iseler aidatın 75 guruşa düştüğü belirtilmektedir. Burada jimnastik dersleri, ingilizce ve fransızca kursları ile eğlence programları düzenlenmektedir. 24 Ağustos 337 akşamına kadar cemiyete 183 üye katılmıştır. Fakat yine acı olan birşey vardır ki o da üyelerin çoğunun Müslüman Türk kızları olmasıdır. Bununla beraber İngilizlerin İstanbul’u işgalleri döneminde İngiliz Yüksek Komiserliği tarafından ingilizce (orient news) adında bir gazetenin İstanbul’da yayınlandığı ve bu gazetenin 25 Aralık 337 tarih 158 numaralı nüshasında Genç Hıristiyanlar Cemiyeti hakkında bir beyanname neşredildiği bilgisi yer almaktadır. Bu beyannamede Cemiyet’in istanbul’da 2 şubesinin bulunduğu, mezhepler arası bir teşkilat olduğu, 2,5 yıldır kulüpler,dershaneler ve yaz kampları ile 1200’den fazla üyeye ulaştığı, cemiyette çalışan memurların maaşlarının Amerikadan temin edildiği bilgisinin yanı sıra faaliyetleri ile Hıristiyanlık ve Amerika’nın çıkarlarına katkı sağladığı belirtilmektedir. (Mecdüddin, Genç Hıristiyanlar Cemiyeti-2, C.25, S.495, 1338, ss.7-8)
Cemiyetin kurucusu George Williams’ın hayatı hakkında bilgi verilen bu makalede 1894 yılında Cemiyetin kuruluşunun 50. yıl dönümü kutlamalarında İngiltere Kralı tarafından Williams’a “sir” ünvanının verildiği belirtilmektedir. Williams 1905 yılında ölmüştür. Cemiyetin Türkiye’deki temsilcisi ise hem Amerikan misyoner cemiyetinin hem de Kitab-ı Mukaddes şirketinin reisi olan Victor William Bet’tir. (Mecdüddin, Genç Hıristiyanlar Cemiyeti-3, C.20, S.497, 1338, ss. 43-45)
İslami şeairi yıkmak üzere İstanbul’un farklı semtlerinde şubeler açan muzır cemiyetin, gençleri özellikle de genç kızları baştan çıkarmak, onların hissiyatı diniyelerini ve milliyelerini kökünden sarsmak istemektedir haberi yer almaktadır. Hatta bu teşkilat üyeleri müesseselerinin devamının sağlanması için Lozan Konferansı’na temsilciler de göndermiştir. Cemiyetin yıkıcı faaliyetleri engellenmelidir. (Genç Hıristiyanlar Cemiyet, C.21, S.530, 1339, ss.66-67) Lozan’da Amerikan temsilcisi Mr. Garov: Amerikan genç Hıristiyanlar cemiyetine imtiyazlar verilsin demiştir. (Lozan Konferansında Misyonerlerin Faaliyetleri, C.21, S.528-529, 1339, s.70)
Rumca gazeteler yazıyor “Genç Hıristiyanlar Cemiyeti her sene yapılmakta olan hafta ayinlerine iştirak etmek üzere Rum Patrikhanesi’ne de davetiye göndermişler. Sen sinodun kararıyla Papaz Atinasyad, Genç Hıristiyanlar Cemiyeti’ndeki ayinlerde hazır bulunmaktadır.” Bu hadise göstermektedirki Cemiyet gizli gizli yaptığı faaliyetlerini açığa vurmaya başladı. Tanin Heyet-i Hayriye Müdürü Baha Bey’in Anadolu’nun her köşesine kadar şube açmasını istediği cemiyet budur. Memleketin her yerine papas mekteplerinin açılması onları cüretlendiriyor, haberi yer almaktadır. (Genç Hıristiyanların Faaliyetlerini Açığa Vurmaları, C.25, S.625, 1340, ss.13-14)
MİT Kontrterör Merkezi eski Başkanı Mehmet Eymür’den şok açıklamalar: Yabancı istihbaratçılar Türkiye’de cirit atıyor. 1950’den itibaren 50 yıl Türkiye’yi Türkler yönetmedi. Başta ABD olmak üzere Rusya, İngiltere, İsrail ve diğer ülkeler bizi rahat bırakmıyor.
-Türkiye’de at koşturan yabancı ajanlar, nerelerde var?
Ajanlar, daha çok elçiliklerde olur. Ayrıca hava yollarında, turizm acentalarında, gazetelerde kısaca hayatın her alanında yabancı ajanlar vardır. Bu konuda Rusya’nın kadrosu çok geniştir.
Peki yerli ve yabancı ajanlar, medyaya nasıl sızıyor?
Türk gazeteciler, her zaman yabancı istihbarat örgütlerinin hedefindedir. Çünkü toplumu yönlendirmek yani psikolojik harp için medya önemlidir. Buna en iyi örnek Aydınlık gazetesidir. İnternet medyası da buna dahildir.
İşin maddi boyutu da var mı?
Evet. Yabancı istihbarat örgütleri, medyadaki bazı kişileri, makam, mevki ve parayla satın alıyorlar. Bu kişiler medyada daha etkin konumda gösteriliyor.
MİT ve CIA nasıl ortak çalışıyor mu?
MİT daha çok CIA ve NATO ülkeleriyle ortak çalışır. Ancak düşman bildiğimiz ülkelerin istihbarat örgütleriyle de ortak çalışmalar yapar. Daha çok organize suçlarla mücadale başlığı altında istihbarat toplantıları gerçekleştirilir.Diplomasinin bittiği yerde istihbarat devreye girer.
Yabancı istihbarat elemanları, stratejik kurumlara da girebiliyor mu?
Geçmişte MİT’in içinde bir sürü CIA’ye (ABD Gizli Servisi), MOSSAD’a (İsrail Gizli Servisi) ve BND’ye (Alman Gizli Servisi) çalışan kişiler vardı. Bu kişiler günümüzde de vardır, gelecekte de olacaktır.
Yabancı istihbarat birimlerine çalışan ajanlar, nasıl emir altına alınıyor?
Örneğin CIA maddi olarak büyük bir örgüt. Mesela çocuğunuzu alıp ABD’de okutuyor. Birçok kişi de zaten CIA gibi güçlü bir istihbarat örgütüne sempati duyduğu için gönüllü çalışıyor.
Geçmişte MİT’te böyle bir ajan olayına şahit oldunuz mu?
Evet. Sabahattin Savaşman adlı MİT ajanı ABD’ye çalışıyordu.
Benim içinde bulunduğum ekip, Savaşman’ı belgeleriyle ABD’ye ajanlık yaparken yakaladı.
Sizin CIA’ye çalıştığınız iddia edildi. Ne diyorsunuz?
Eğer ben CIA’ye çalışsaydım, MİT’in başında olurdum. Ayrıca CIA’ye çalışsaydım 9 yıl boyunca Green Card almak için uğraşmazdım.
İstihbarat örgütleri neden Türkiye’yi rahat bırakmıyor?
Türkiye’yi 1950 yılından itibaren Türkler yönetmedi. Bu da 50 yıl sürdü. Dünyanın en kritik yerinde bulunan Türkiye’yi başta ABD olmak üzere Rusya, Almanya, İngiltere, İsrail ve diğer ülkeler rahat bırakmadı, bırakmazlar da… Dolayısıyla Türkiye’yi yöneten kişilere de etkileri oldu. Ve yönetecek kişileri onlar tayin etti.
İran’ın dünya gündemini fazlaca meşgul ettiği ve Türkiye’de ilgi odağı haline geldiği dönemde, konunun uzmanı bir öğretim üyesi arkadaşıma: “hocam bana İran’ı kısaca anlatır mısın?” dedim.
“Türk Lions hareketi, kuruluşunun 50’inci yılını kutluyor” haberini gördüğümde haklarında hiçbir şey bilmediğimi farkedip bu açığımı kapatmak üzere kapılarını çaldım. Kutlama Komitesi Başkanı Timur Erk’le Okmeydanı’ndaki merkez için randevulaşmıştık. Onu beklerken 45 lions klübün genel yönetmeni olan Hamza Kurtay’dan ilk bilgileri aldım. Hedefler ve uygulamalar uluslarası büronun sekretaryasına rapor ediliyordu. Yardım faaliyetleri zengin hayırseverlerden toplanan bağışlarla yürüyor, üyelere liderlik ve benzeri sosyopsikolojik beceri eğitimleri veriliyordu. Kurtay, Lionsların Rotary’lerden tek farkını “Onlar yılda bir programı hedeflerler. Bizde ise yüzlerce hizmet şekli vardır” diye açıklıyor ve “Atatürk ilkelerine sahip olmayan bir insanın aramızda yeri yoktur” sözleriyle sideolojik pozisyonlarının altını çiziyordu. Kurtay aynı zamanda lionslardaki sıkı disiplin ve ritüellerin de korunmasından yanaydı.
Türk Böbrek Vakfı’nın başkanı olan ve kendisini “Kimya sektörünün bir numarasıyım” diye tanımlayan Timur Erk, Lions üye sayısının düşmesini artık sosyal yardım faaliyetlerini belediyelerin üstlenmesine bağladı. STK’lar da çoğalmıştı ve korkunç bir rekabet vardı. Ona göre Lionsların yüzde 10’u masondu. Kendisi devamsızlık sebebiyle 3’üncü derecede kalmıştı. Erk bana Lionsların uluslararası yönetim kuruluna bir Türk kadınının seçildiğini ve biraz sonra bulunduğumuz mekana geleceğini söyleyince, sohbete aynı zamanda Altı Nokta Körler Vakfı’nın da başkanı olan Oya Sebük’le devam etmeye karar verdim. Erk, Oya Hanım’a beni “Zaman Gazetesi’nden ama gördüğün gibi başı kapalı değil, ne kadar çağdaş bir kadın” diyerek tanıştırdı. Ankara Koleji mezunu olan Oya Hanım’la sohbetimiz çok zevkli geçti. Lionsların seçkinci tavrının yumuşatılmasından yanaydı, “Her yere heykellerini dike dike Atatürk’ü putlaştırdık. Oysa hepimiz Atatürk olmalıydık” diyor, başörtülülerin milletvekilliğine karşı çıkmıyordu. Yeter ki Meclise gittiklerinde şeriat yasaları çıkarmasınlardı.
Tebrikler; Lionsların dünya yönetim kuruluna giriyormuşsunuz yakında… Evet bu beni çok gururlandırıyor. Lionsun bütün dünyada mevcut olduğu yerler yedi bölgeye bölünmüş. Avrupa’nın altı temsilci hakkı var. Bu altı temsilciden biriyim ben. 34 kişilik uluslararası yönetim Kurulu’nda Avrupa’yı ve dolayısıyla Türkiye’yi temsil edeceğim.
Ne zamandır Lionssunuz? 78’de önce lioness olarak başladım. Lioness kadınlar için bir programdı. O zamanlar kadınlar lion’a üye olamaz ve karar mekanizmalarına gelemezdi.
O zamanlar mason da olamıyordu kadın; Hala öyle. Masonların başka bir disiplini var. 111’lerde kadınlar olabiliyor. Hakiki masonlar yine kadın almıyor. Amerikalı kadınlar isyanıyla tüzük değişti ve 87’de kadınlar da Lions’a gerçek üye olabildiler. Lioness bitti. Kadınlar seçme seçilme hakkı kazandıktan sonra, 96’da Türkiye’nin ilk kadın yöneticisiyim 99’da ilk kadın konsey başkanı, Türkiye’nin genel başkanıyım. Ve şimdi Avrupa’da da kadın olarak ilkim. Benim babam Türkiye’de lionsun kurucularından. Annem de lionstu.
Babanız mason muydu? Evet. Ama ben değilim. Babamın olduğu disiplinde ben mason olamam zaten. 111’lere olabilirdim. Birçok yere dağılmak istemedim. Ben Çağdaş Yaşam’ın da kurucusuyum. Lionsa kendimi konsantre ettiğim için dünya temsilciliğine seçildim. Dört adaydık. Geçen sene Mayıs ayında yapıldı seçim. Bu yıl 4 Temmuz’da Hamburg’da nihai olarak seçileceğiz.
Bu size ne kazanç getirecek? Çok büyük bir şeref getirecek. Bir kere uluslararası bir kuruluş olarak lions, bana AB mensubu olmayan Türkiye’yi uluslararası boyutta temsil etme şansı verdi. Bundan çok sevinçliyim.
Bunun Türkiye’ye getirisi ne olacak? Dünyadaki 204 ülkede benim ülkemin marşı çalınacak ben gittiğim zaman. Ve Türk kadınının akıllı, düşünebilen, fikirleri olabilen, bir şeyleri yapabilen bir kişi olduğunu ispatlayacağım. Oradaki suyun başında, karar mekanizmasında bir Türk olacak. Uluslararası vakfın fonlarının Türkiye lehine kullanılmasında etkin rol oynayacağım.
Lions olabilmek için başka bir lionsun sizi tavsiye etmesi gerekiyor. Adaydan ne talep ediyorsunuz? Bir kere disiplinli bir şekilde yapılan belirli toplantılara katılmasını, erdemli davranışını talep ediyoruz. İnsanları dolandıran, piyasada kötü şöhretli biriyse lions olamaz, soruştururuz bunları. Mesleğinde ünlü, nispeten sivrilmiş olması lazım. Çünkü bir insan mesleğini iyi yaparsa bu lion üyeliğini de iyi yapar. Ben, yaptığımın en iyisini yapmak gibi bir alışkanlığım olduğu için buraya kadar geldim.
Bayağı elitist bir mekanizma bu; Çünkü bir yerde ne yaparsanız yapın iş paraya dayanıyor. Maddi durumu iyi olacak. Yoksa kendisini geçindirecek hali olmayan adam gelecek de nasıl başkalarına yardım edecek?
Hizmet ille de parayla mı olur? Ne yapılabilir? Ama tabii ki olur. Bir kimse size kitap okumak, bir görmezin koluna girip onu bir yerden bir yere götürmek. Yalnız açıkça söyleyeyim. Bunu ancak birazcık tuzu kuru insanlar yapabilir. Çocuklarını doyurmak için uğraşmak zorunda olan biri başkaları için karşılıksız bir şey yapamaz.
Benim anladığım, siz daha böyle gösterişli, daha sosyetik tipler istiyorsunuz; Haklısınız. Toplantılara giderken daha düzgün kılık kıyafetle gideriz.
Fahrettin Kerim Gökay; Türk Lion’ların kurucu babası “Halk plajlara akın etti. Vatandaş denize giremiyor” diyecek halka tepeden bakan biriydi. Lions seçkinciliğin kaynağı bu anlayış mı? Aslına bakarsanız tabii elitist. Çünkü hukukçular, valiler, belediye başkanları, yok Abdi İpekçisi, yani önemli gazetecileri…Hakikaten Cumhuriyet Türkiyesinin seçkinleri tabii ki. Amerika’da normal insanlardır, lions orta sınıfın bir uğraşısıdır, yukarı sınıfın değil.
Davet edilecek kişilerin siyasi görüşlerine de bakıyorsunuz. Bakıyoruz. O da seçkincilik. Haklısınız. Aynı kimya yapısında olanların daha üretken olabildiğini düşünüyoruz. Düşünceler aşağı yukarı aynı paralelde ise…
Orada çürüme olur! Söylemek istediğiniz Atatürkçülükse, Atatürk’ün şahsı değil, Türkiye cumhuriyeti için düşündüğü ilkeleridir bizim için tabii ki önemli olan.
Ama birinci şartınız Atatürkçülük. Evet haklısınız.
Bu biraz tuhafıma gitti benim. Haklısınız. Bu benim için de geçerli. Türkiye’nin dışında hiçbir yerde lionsa üye olmak için bu kural yok.
Ben de tam size Amerikalılar gülmüyor mı diyecektim. Bilmiyor ki gülsün.
Bilse sizleri tefe koyarlar mı? Yani o kadar da değil. Lions 204 ülkede var ama bunların hepsinde demokrasi var. Mesela Ortadoğu’da yok. Arap ülkelerinde yok. Bizim derdimiz, laiklik, demokrasi ve özgürlük.
İyi ama Atatürkçü olmayanı almam derseniz ben sizin demokrat olduğunuza inanamam ki. Çünkü bu memleketin osu da var, busu da. Mecbur da değil Atatürkçü olmaya. Tabii haklısınız.
Bu açıdan tüzükte bir değişiklik yapılmalı mı? Belki ileride düşünülebilir. Ama Türkiye’nin şu şartlarında değil. Çünkü Türkiye on senelik Ak Parti iktidarında, daha dine meyilli bir yapıya geldi. Dolayısıyla Atatürkçülük şartının durmasında fayda var. Atatürkçülük barajı koymadığınız takdirde islama yakınlık daha radikalleşebilir.
Radikal Atatürkçülerin de bu ülkeye zarar verdiğini düşünür müsünüz? Düşünürüm tabii ki. Ben her türlü sertliğin karşısındayımdır. Her zaman verdiğim liderlik derslerinde söylerim. Aynen kuş tüyü bir yatak gibi olun. Yumuşak bir satıhı kimse kıramaz. Yukarıdan kocaman bir şey attıkları zaman o yatak içe çöker. Ama bir müddet sonra kapanır. Oysaki sert bir cisim yukarıdan bir şey atarsan ikiye bölünür. Ben her zaman radikalliğe karşı bir insanım. Fakat burada ifade edilmek istenen özgür düşünebilen, kafası bağnaz düşüncelerle yoğrulmamış insan.
Üyeliğe girişte yemin ettiriyorsunuz. Atatürkçülüğe bağlı kalacağıma…. Bu çağda böyle bir yemin olur mu? Çok doğrusunuz, haklısınız. Zamanı gelince kaldırılır. Ama şu sıra değil.
Lionslar darbelere karşı nasıl bir sınav verdi? 12 Eylül’de bizim faaliyetlerimizi durdurdular.
Hayır darbeciler herkese dokundu, size dokunmadı. Biz durduk, 80 ihtilalinden sonra bir sene.
Ama siz kendi inisiyatifinizle hizmete ara vermişsiniz; Kanun değişti. Federasyonları kapatmak zorunda kaldık. Haa! Askerin bize bir şey yaptığından değil.
Asker size ne yapsın, darbeyi Atatürkçüler yaptı. Atatürkçü kadro yaptı ama en fazla imam hatip lisesi Evren döneminde açıldı.
O dönemde size ekstra şeyler vermediler mi? Hayır. Hiç öyle bir kayırma olmadı. Yani askerden bir hayır görmedik. Şimdi çok güleceksin ama benim diplomamı asker verdi. 27 Mayıs’ta mezun oldum ben Ankara kolejinden. Askeri cunta vardı o zaman işte. Benim kaç arkadaşımın babası Yassıada’da yattı hapiste. Biz ne ağladık onlarla.
28 Şubat’ta nasıl davrandı lionslar? Siyasetle ilgili en ufak bir şey olmadı.
Çevik Bir’e, Vural Savaş’a ödüller vermediniz mi? Tansu Çiller’e de verildi. Demirel’e de verildi. Vural Savaş’a herhalde iyi bir savcı olduğu için ödül verildi diye düşünmek istiyorum. Demirel cumhurbaşkanıydı. İlk genel kadın yönetmen olarak ona gittim. Ben bugün Sayın cumhurbaşkanımızı da ziyarete gitmekten yanayım.
Abdullah Gül’den söz ediyorsunuz. Tabii ki. Ona da gitmemiz lazım.
Ama sizin istediğiniz gibi bir Atatürkçü değil! Değilse değil. Benim cumhurbaşkanım. Elma ile armut birbirine karıştırılmaz ki. Ben Emine Erdoğan ile kaç kez birlikte oldum. Kaç kere vakfıma davet ettim.
Geldi mi? Gelmedi. Ama Ak Parti iktidarının da lionsa hiç kötü davranışını görmedim. Zaten yaklaşımlarımız çok yakın birbirimize. Biz de sosyal demokrasi için çalışıyoruz, Ak Parti de. Muhteşem bir sosyal demokrasi getirdi Türkiye’ye.
Ak Parti? Aa tabii canım. Ben oy vermem ayrı. Dedem CHP milletvekiliydi. Bizim evde ha bire Cumhuriyet Halk Partisi konuşulurdu. Birilerinin de muhalefet olması lazım zaten.
Bugün, 28 Şubat’taki dolaylı desteğinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Ben genel yönetmen olarak Karadayı’ya da ödül verdim. Karadayıların eşyaları aransa bulunur benim ödülüm. Ve o zaman bir genel yönetmen dedi ki “Oya Hanım neden askerlere bu kadar çok önem veriyorsunuz?” Ay dedim Taylan Bey Türkiye’yi onlar savunuyor dedim. Başımızda genelkurmay başkanı adam, en üst seviyede. Ordumuzu yöneten insanı yüceltiyorum dedim. “Olsun Oya Hanım, demokratik ve laik bir ülkede askerler bu kadar ortaya çıkarılmamalı” dedi. Ben yine de verdim o ödülü.
Bugün darbeden yargılanıyor adam. Sorma!
Peki ne hissediyorsunuz? Ben inanmıyorum, yapmadılar darbeyi. Düşünmüş olabilirler belki. Bakın o kadar önemli ki çocukluk. Devamlı sen askersin, Türkiye’yi savunacaksın. Atatürk ilkelerini sen koruyacaksın diye bozuk bir plak gibi beyin yıkanırsa… Benim eşim hep söylerdi, (hz) Muhammed dünyanın en büyük insanı. Çünkü beş vakit namazla insanların beynini yıkamanın muhteşem bir metodunu keşfetmiş diye. Beş vakit ezan aynı şeyi söylüyor.
Bu sizi rahatsız ediyor mu? Ben çok severim ezanı. Hiç rahatsız etmez. Karadayı’ya veya Çevik Bir’e bir zamanlar ödül verilmiş olmasını lionsların Türk ordusuna olan hürmeti olarak düşünün. Bakın lionsun bir sloganı var: “Özgürlük, anlayış ulusumuzun güvenliğidir”. Kavramlara bak. Ordu güvenliği sağlar.
DAHA ÖNCE KARŞIYIZ DİYE İLAN VERDİK AMA BAŞÖRTÜLÜLER ÜNİVERSİTEYE GİREBİLİR
Evet. LİONS’un açılımı, Liberty İntelligence Our Nation’s Safety. Bu yüzden de 2008’de Türk Lionsları Hürriyet’e bir ilan verdiler. Cumhuriyet bayramı nedeniyle mi?
Hayır. Bir siyasal simge olarak algıladığınız türbanın üniversiteye serbestçe girmesini sağlamaya yönelik çabaları üzüntüyle izlediğinizi bildirmek için. Bugün aynı noktada değiliz, tabii ki yumuşadık. Türban da siyasal bir simge yalnız. Eğer bıraksaydık, üstesine gitmeseydik bu kadar çok yasaklamasaydık böyle olmazdı zaten. Ama çok fazla arttı. Biraz evvel Timur’un (Erk) ben kapıdan girer girmez bana sizin için “Zaman Gazetesi’nden ama başı açık” ifadesi oldu ya hiç sevmiyorum o ifadeleri. Bu önyargılar çok kötü.
Yani başörtülülere üniversite özgürlüğü verecek kadar anlayışlı mısınız artık? Onlar da girsinler tabii üniversiteye. Kısıtlamamak lazım. Biz yedi bin lionsuz. Her ağız, her gönül, her beyin aynı gelişmişlikte değil. Kemal Alemdaroğlu benim en yakın sınıf arkadaşımla evli. Benim oğlum ona faşist Kemal diye isim takmıştı. Bana sorsan çok duygulu, şefkatli bir adamdır. İnsanların sosyal hayattaki davranışlarıyla bireysel davranışları çok farklı.
O günlerde darbe hazırlığı yapılıyormuş Ak Parti’yi indirmek için. Siz de değirmene su taşımış oldunuz mu o ilanlarla, ödüllerle? Biz bunu yaparken sizin dediğiniz kadar ileriyi düşünmemişizdir. Darbeyi yapanı destekleyelim, biz de darbenin parçası olalım diye düşünecek kadar politik bir davranış olarak nitelendiremem bunları. Özgürlük ve laiklik kavramının bozulacağından korkmuşuzdur. Ak Parti gelecek, İran gibi olacağız. Kafamızı kapattıracak. Müthiş bir korkuydu o sıralar. Şimdi artık böyle bir korku ben hissetmiyorum.
Ne kadar cahilmişiz diyor musunuz? Yanlış düşünmüşüz. Gayet tabii.
Lionslar Cumhuriyet mitinglerine katıldılar mı? Katıldılar. Ama lionslar olarak bayrak açıp değil de, bireysel olarak. Benim o sırada katılacak durumum yoktu. Eşim ameliyatlıydı. Bakın, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğini kurduk 89’da. İstesem ben de Türkan Saylan kadar yanında yürürdüm.
Niye yürümediniz? Çünkü ben bu kadar atipik şeylerden hoşlanmıyorum. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Türkiye’nin bir sorununu çözüyor. Bana bu yetmiyor. Ben dünya insanıyla birleşmek ve Türkiye’yi de dünyaya taşımak istiyorum.
Amerika’daki lionsların başı kapalılar üniversitelere girmesin diye ilan verdiğini düşünebilir misiniz? Hayır. Düşünemem.
O zaman Türk lionsları onlardan geri midir? Geri değil de, Türkiye’nin icapları Amerika’dan farklı. Türk toplumu geçmişte şeriatla yönetilmiş. Bir çırpıda demokratik kurallara geçebilmesi kolay değil. Dolayısıyla bir şeylerin daha vurgulanması gerekiyor.
İlanın parasını kim verdi? Federasyondan verilmiştir.
Onlar nereden alıyorlar parayı? Aidatlardan.
Yıllık ödenen 350 liralardan mı? Evet, çok fazla bir şey vermiyoruz. Ama yedi bin kişininki birikince ona göre bir bütçesi oluyor tabii.
Üye sayınız 80’li yıllarda 12 binmiş. Şimdi 7 bine inmiş. Seçkinciliğiniz yüzünden mi taraftar kaybettiniz? Bu seçmecilikten bir, ikincisi de Atatürkçü olacak gibi gözükenlerin içinde de lionsa girmek istemeyenler var. Biz birazcık daha bu hudutları, kuralları gevşetsek belki daha çok üyemiz olur.
Ama istemiyorsunuz. Az olalım, öz olalım diyorsunuz. E işte birbirimizle olalım, birbirine benzeyenler birlikte olsun diyoruz. Beni korkutan dinle yönetilen bir devlet nizamı. Bakın kıyafeti serbest bıraktılar. Buna şiddetle karşıyım. Yavaş yavaş çocukların örtülü kafalarıyla okula gitmesinden kokruyorum.
Başörtülülerin milletvekilliğine nasıl bakarsınız? Kendini öyle rahat hissediyorsa milletvekili de olabilir. Ama çocukluktan itibaren kapanmaya kesin karşıyım. Bırakın çocukları yukarıya doğru kendi kendilerine gelsinler. Eğer o örtüyü kendileri seçecekse başlarına, o zaman koysunlar, milletvekili de olsunlar. Bana ne. Yeter ki laiklikten sapacak kanunları getirmekte etkin rol oynamasınlar. Siz çocukluktan itibaren buna meyil açarsanız farklı bir yapıya gideriz. Siz de böyle gezemezsiniz. Şeriatla yönetilen bir ülkede yaşamak istemem.
Lionsluk masonluğa atılan ilk adım mıdır? Yok. Masonluk daha felsefi bir gelişme. Lions ise ruhsal gelişmesini tamamlamış insanın toplumsal davranışı.
İnsanlar önce masonlukta ruhsal gelişmesini tamamlasın sonra mı lions olsun? Böyle bir kural yok. Ama daha kolay olur. Çünkü insanın vericiliği geç gelişiyor. Yeter ki gönüllü hizmet etmeye hazır bir insan olsun.
İlhami Soysal, 86’da verdiği bir röportajda Lions kulüplerin masonluğun bir nevi anaokulu olduğunu söylüyor. Tamamen lionsların masonluk ilkelerine göre çalıştığını, tören, sembol ve renklerini de masonlardan aldıklarını… Katiyen aynı kanıda değilim. Belki şekilsel bazı simgeler ve ritüeller olabilir. Ama onlar beni çok da fazla ilgilendirmiyorı. Zaman içerisinde iki taraf da birbirinden etkilenmiş belki.
Başta Fahrettin Gökay olmak üzere kurucuların tamamı mason. Evet o sırada öyle. Demek ki öyle bir rüzgar vardı.
Ayrıca ilk Amerikalı kurucular da mason. Olabilir. Lionsta aksiyon vardır her zaman. Muhakkak bir hizmet vardır. Öyle lions olmak için lions olunmaz.
Bir site var; masonlar.org diye. Özel olarak lionsları tanıtıyor ve övüyor.Diyor ki, bir lionsun en önemli görevi, çevresinden yararlanmaktır. Çevresine yarar sağlamalı demiyor. Çevresinden yararlanmayı yanlış ifade etmişler. Çevresinin imkanlarını alıp topluma akıtılması için kanal olmaktır lionsluk. Lionslar şuradaki birikmiş bir şeyi alıp, açıp, deşip, bulup topluma akıtırlar.
Sizler Amerika’daki genel merkeze hesaplarınızı sunmak zorunda mısınız? Hayır. Böyle bir zorunluluğumuz yok. Proje bazında oradan buraya bağış getirtebiliyoruz. Onun için benim oraya gitmemin faydası olabilir. Bağış türlerine bakarım. Bakın burada lions göz bankasını öyle kurduk. Bayrampaşa Hastanesini öyle kurduk. Katarakt Hastanesini Eskişehir’de öyle kurduk. Daha yeni 75 bin dolar geldi. Bayrampaşa’ya bir alet alındı. Depremde çok büyük yardım yaptılar. 1 milyon dolar anında geldi. (not: Oya Hanım’dan önce konuştuğum Hamza Kurtay 2,5 milyon dolar geldiğini belirtmişti. )
Ne şekilde dağıttınız onu? Önce büyük çadırkentler kuruldu. Temel ihtiyaçların giderilmesi için. Sonra Adapazarı’nda okul kampüsünde bir talebe yurdu yapıldı. Üsküdar’da bir ilköğretim okulu yapıldı. Avcılarda da bir çocuk yuvası yapıldı.
ATATÜRK’Ü PUT HALİNE GETİRDİK
İsrail Filistin çatışmasına dair Lionsların bir görüşü var mı? Hayır. Hiçbir şekilde yok. Ama şimdi ben direktör olunca Müslüman olduğum için acaba diyorum Irak’ta bir Lions kulubü kurmak için beni görevlendirirler mi?
Irakta mı? Filistin’de mi? Irak’ta. Filistin’de özgürlük yok. Somali’de var. Geçen Sudan konsolosu geldi bizim Altı Nokta’ya. Afrika’da çok yayıyorlar Lions kulüplerini.
Farkına varmadan bir şeylere alet oluyor muyuz gibi bir duygunuz oldu mu?Ben hiç bu hissi duymadım. Çünkü kullanılmayı hiç sevmem. Bilakis Lionsu ben kullandım. Ne yaparak? Projeler yaparak, 5 milyon dolar geldi Türkiye’ye yapılan projelerle. Mesela oralarda çok çalıştım. Sonra Türk kadının gücünü Avrupa’da çok ispatladım. Ben Almanya’ya gittim evlendiğimde. O Türk işçilerinin ne kadar küçümsendiğini gördüm. Benim nasıl Almanca öğrendiğime şaşırdılar. Üç ayda Almanca öğrendim ki onları alt edebileyim. Ben onların nasıl insan ezdiğini gördüm. Onun için şimdi ben Hamburg’da Almanların önünde başım açık en önde yürüyeceğim Türk kadını olarak. Ki görsün o küçümsediği, iteleyip kakaladığı Türk insanını. Ben Türk insanının gücüne,Türkiye’nin zenginliklerine inanıyorum. Ve Lions bana bunları satabilme imkanı veriyor. Lions benim neyimi kullanacak ki, Türkiye’nin nesini kullanacak ki?
Bundan sonraki dönem için nasıl bir açılım gerekir Lionslara? Biraz ritüellerden vazgeçmeli. Ritüeller çok sıkı. Sıkıyor insanları. Çok kuralcılık olmamalı. İnsanları sıkıştırmamalı. Bir de daha az seçici olmak ve insanlara fırsatlar vermek lazım. Lionslar elitist görüntülerine rağmen hizmet götürdükleri mahallelerde hiçbir zaman ayrım yapmazlar. Ben uzlaşmadan, insanların birbiri ile kucaklaşmasından yanayım.
Atatürkçülük toplumsal uzlaşmaya yeter mi 2013 Türkiyesinde? Hayır yetmez. Ama Atatürk’ün getirmiş olduğu laik ve demokratik ilkeler yeter. Ben sosyal demokrasi istiyorum. Atatürk olmasaydı sen böyle başın açık gezemezdin. Ama tabii simgeleştirmemek lazım. Puta tapmak gibi bir şey. Söylüyorum bunu hep. Yapmayın diyorum. Adamı biz bu hale getirdik, her yere heykel dike dike. Biz kendimiz Atatürk olmalıyız. İçselleştirmek lazım, putlaştırmak değil.
Zenbilli Ali Efendi, Bayezid-i Veli camisinin açılışında namaz için toplanmış olan cemaate mihraba yakın bir yerden şöyle diyordu:”Cemaat-i Müslimin! İçimizde ilk namazda imamlık yapmaya layık bir çok zat vardır. Hangisini ötekisine tercih edeceğimizi bilemez hale geldik. Bu durumda sizlere şöyle bir teklif sunuyorum. Akıl Baliğ olduğu günden şu ana kadar hiç bir namazını (veya ikindi namazının sünnetini) terk etmemiş kim varsa namazı okıldırsın. Şimdi lütfen böyle olan zat mihraba geçsin, bekliyoruz”.
Cemaat bir anda sessizleşmişti. Kimse yerinden kalkmıyor, mihraba geçmiyordu. Bir kişi Zenbilli’ye doğru yürüdü ve kulağına:”Rabbime şükürler olsun, şehzadeliğimde ve sultanlığımda, hazarda da, seferde de bir vakit namazımı terk etmedim” dedi. Bu sözlerden sonra mihraba geçti. Yüreklerde coşku ve ürperti hasıl eden bir sesle ellerini kaldırdı ve “Allahu Ekber” dedi. İmamlığa geçen Sultan İkinci Bayezid Han’dan başkası değildi.
Bir millet nasılsa öyle idare edilir. Bir şeyin içinde ne varsa üzerindeki onun kaymağıdır…
Her şahsı harîm-i Hakk’a mahrem mi sanırsın? Her tâc giyen çulsuzu Edhem mi sanırsın?
Her dokunulmazlığı olanı Allah’a yakın mı sanıyorsun?
Her taç giyen çulsuzu Edhem mi sanıyorsun?
(Edhem: Tacını tahtını bırakıp evliyadan olan Belh şehri şehzadesi)
Dehri arasan binde bir âdem bulamazsın, Âdem görünen harları âdem mi sanırsın?
Dünyayı arasan binde bir insan bulamazsın,
İnsan görünümündeki eşekleri insan mı sanıyorsun?
Çok mukbili gördüm ki güler, içi kan ağlar, Handân görünen herkesi hurrem mi sanırsın?
Çok mübârek insan gördüm ki güler, içi kan ağlar,
Güler görünen herkesi mutlu mu sanıyorsun?
Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî, Her merhemi her yâreye merhem mi sanırsın?
Önce hastalığın ne olduğunu bil, sonra tedaviye başla,
Her merhemi her yaraya merhem olur mu sanıyorsun?
Kibre ne sebeb? Yoksa vezîrim diye gerçek, Sen kendini düstûr-ı mükerrem mi sanırsın?
Kibire ne gerek var? Yoksa vezirim diye gerçekten
Sen kendini nizamın sahibi mi sanıyorsun?
Ey müftehir-i devlet-i yek-rûze-i dünyâ, Dünyâ sana mahsûs u müsellem mi sanırsın?
Ey dünyanın geçici nimet ve devletiyle iftihâr eden,
Dünyanın sana ayrılmış olduğunu ve teslim edildiğini mi sanıyorsun?
Hâlî ne zaman kaldı cihân ehl-i tama’dan, Sen zâtını bu âleme elzem mi sanırsın?
Bu dünya ne zaman açgözlülerden yoksun kaldı,
Sen kendini bu dünyaya çok gerekl mi sanıyorsun?
En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun, Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?
En ummadığın senin içyüzünü keşfeder,
Sen herkesi kör, halkı sersem mi sanıyorsun?
Bir gün gelecek sen de perîşân olacaksın, Ey gonca bu cem’iyyeti her-dem mi sanırsın?
Bir gün gelecek sen de perişan olacaksın,
Ey gonca bu topluluk hep böyle [yanında] olacak mı sanıyorsun?
Nâ-merd olayım çarha eğer minnet edersem, Cevrinle senin ben keder etsem mi sanırsın?
Korkak olayım eğer bu çarka (döngüye) minnet edersem,
Senin zulmünden kederlendiğimi mi sanıyorsun?
Allah’a tevekkül edenin yâveri Hak’dır, Nâ-şâd gönül bir gün olur şâd olacakdır.
Allah’a güvenenin yardımcısı Allah’tır,
Hüzünlü olan gönül bir gün gelecek bahtiyâr (mutlu) olacaktır.
Ziya Paşa ( 1825 – 1880 )
Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II, sh. 19-20, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları
İzmir’de bir ilahiyat dekanı*** ile görüştüm yıl 2016 idi….
Bana referans sordu. Bir de başka bir ilahiyat profesörünü nasıl tanıdığımı sordu. O hoca ile aram kötüydü. Ama böyle bile olsa aldığım terbiye gereği yanımda olmayan biri hakkında yakışıksız konuşmam olmazdı. Bu yüzden iyi birisi dedim. Cevabım hoşuna gitmedi….
Yeri gelmişken konuyu bir hikaye ile özetleyeyim…
YÜZ YİRMİ DÖRT BİN ŞAHİT
Şeyhin birisi, İkindi namazını kıldırdıktan sonra camideki müritlerine dönmüş ve:
– Hazırlanın, demiş, sultanımız bizi iftara davet etti. Onun ziyafetine gidiyoruz.
Çıkmışlar. Avlunun bir köşesinde, üzeri yamalı bir pir-i fani oturuyormuş.
– Şeyh Osman, demiş adam, benim yemeğimi getir, Öyle git!
“Meczubun birisi herhalde” diye düşünmüş herkes…. “Gariban kiminle konuştuğunu bilmiyor” demişler birbirlerine-.. Şeyh Osman da, “Tamam amca, tamam…” diye geçiştirmiş. Düşünmeden, öylesine söylenen bir söz diye değerlendirmiş.
Müritleri ile Padişahın davetine iştirak etmişler. Hürmet, ikram görmüşler. Padişahın İhsanları ile uğurlanmışlar.
Gece Şeyh Osman bir rüya görmüş. Kıyamet kopmuş, insanlar mahşer meydanında toplanmış. Herkes kendi hesabının derdine düşmüş. Büyük bir kalabalık; yüz yirmi dört bin peygamber Şeyh Osman’ı sıkıştırmaya başlamış. “Şeyh Osman” diyorlarmış,“Padişahın ziyafetine gittin de, niçin bizim bir dostumuzun İhtiyacını görmedin?” ŞeyhOsman’ı sabaha kadar terletmişler.
Şeyh Osman dehşetler İçerisinde uyanmış. Sabah namazından sonra hemen yaşlı adamın yanına gitmiş. Özür dilemiş, af rica etmiş, isteğini sormuş:
– Şeyh Osman, Şeyh Osman! demiş adam. Bir garibanın ihtiyacını görmen için yüz yirmi dört bin peygamberi şahit olarak mı getirmemiz gerek?
Yalan dünya ne yazık ki böyle-imiş. Dosttan vefasızlık, ehl-i kalp olarak gördüklerimizden de gadre uğramak bu hayatın adiyatlarındanmış…
2-Çatalbaş, Resul, “Anabaptist Hareket Perspektifinde İslam ve Müslüman Türkler”,
Radikal reformistler, Hıristiyanlık tarihinde çok uzun süre teolojik ve toplumsal anarşistler olarak görülmüş ve 16. yüzyıldaki dini reformun kötü aşırılıkları kabul edilmişlerdir. Hatta onları reformasyonun deformasyonu olarak isimlendirenler olmuştur. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde onlara daha ılımlı yaklaşılmaya başlanmıştır. Bundan sonra reformun meşru ve tutarlı ifadesi olarak görülmüşlerdir. Çalışmamıza konu edindiğimiz Anabaptist hareket, radikal reformun bir koludur. Bu hareket reform döneminde Avrupa’nın değişik ülkelerinde birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmıştır. Günümüzde varlıklarını devam ettiren Mennoitler, Amişler, Hutterciler ve Kardeşler gruplarının ataları Anabaptist hareket mensuplarıdır.
1-Mennoitler (Mennocular)
Mennoitler Anabaptist hareket içerisindeki en büyük ve karmaşık grup olarak görülürler. İsimlerini Hollanda’da Roma Katolik bir papazken 1536’da Anabaptist harekete katılanMenno Simons’dan (1496-1561) almışlardır. Simons’un takipçileri 1545’in başlarında“Mennists” olarak isimlendirilmiştir. Daha sonra Hollanda’nın dışında bu isimlendirme“Mennonists” ve nihayet “Mennonites” olarak değişmiştir.
(Mennocu Lynford Wenger ile birlikte, Lancaster, 2014)
2-Amişler
Anabaptist hareketin bir grubudur. Hareketin başlamasından 170 yıl sonra 1693 yılında İsviçre ve güney Almanya’daki Kardeşler, Amişler ve Mennoitler olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. İsimleri İsviçre Anabaptist kilisesi önderi olarak öne çıkan Jakob Ammann’dan (1644-1730) türetilmiştir.
3-Hutterciler
Günümüzde Çek Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Moravya’da Türklere karşı yapılacak savaş için vergi verilmesi konusunda yaşanan tartışmalarda vergi vermeyi reddeden ve mukavemetsizlik ilkesini savunan Stäbler grubundan bazı kimseler, Mesih’in dönüşünden önce herhangi bir özel mülk sahibi olmanın yararsız olduğuna inandılar. Bu çerçevede topluluklarında yiyeceklerini, giyeceklerini ve evlerini birbirleriyle paylaşmayı görev kabul ettiler. Onlar için kardeşine karşı sevginin en önemli göstergesi bu ilke oldu. Bununla beraber söz konusu kişiler, komünyon ayininde ekmek ve üzüm suyunun kendi özelliklerini tamamen kaybetmesi gibi kardeşler içerisinde de kişinin tüm benliğini eritmesi gerektiği fikrini türettiler. Bu ilkeler çerçevesinde Tanrı’nın krallığında diğer insanlara sadakatin öncelikli olduğunu gösterecek, Jakob Hutter’in önderliğinde birleşen bu gruba daha sonradan Hutterciler adı verilmiştir. Grup ismini hareketin ilk liderlerinden olan ve 1536’da heretik kabul edilerek yakılan Jakob Hutter’den almıştır.
4-Kardeşler
İlk Kardeşler grubu, Alman Baptist Kardeşler veya Dunkers (Dunkards, Tunkards)’lar olarak bilinir. Çünkü yetişkinleri suya batırarak (dunked) vaftiz etmişlerdi. Grubun ilk lideriAlexander Mack Sr. (1679-1735)’dür. Bu grubun 16. yüzyıl Anabaptist hareketten organik bağı yoktu. Ancak inanç ve uygulamaları Anabaptist hareket ve 17. yüzyıl radikal Pietizm’den etkilenmişti.
Moravyalılar, belirli bir yerde yaşayan etnik bir halk değil, Kont Zinzendorf’un topraklarında bir araya gelen ve daha sonra dünyaya yayılan Evanjelik gruba verilen genel isimdir. Grubun kökeni İngiliz reformist Wyclif’ten esinlenen John Hus’a dayanmaktadır. Onun takipçileri daha sonra Unitas Fratrum’u (Kardeşler Birliği) Bohemya’da kurmuşlardır. Zaman zaman Moravya ve Bohemya’da etkin olmalarına rağmen genel olarak Roma Katolik Kilisesi’nin baskısından kurtulamamışlardır. Kont Zinzendorf, onlara kendi topraklarında yer vermesiyle Morvavya’daki Unitas Fratrum yeniden canlanmıştır. İncil’in öğretilerine tabi olup son derece kutsal bir yaşantı amaçlamışlardır. Özellikle Herrnhut’ta kurulan bu küçük Kilise topluluğu dünyanın her tarafına gönderdiği misyonerler sayesinde çok kısa bir zamanda birçok Protestan grubu etkilemiştir. Bugün sayılar çok fazla olmasa da Hristiyanlığı derinden etkileyen Evanjelik akımının çıkış noktası olmuşlardır.
(Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C: 12, S: 23, 2013 sayısında yayımlanmıştır)
2. Çatalbaş, Resul (2014), “Milaslı Dr. İsmail Hakkı’nın Hayatı, Eserleri ve İslam İle İlgili Görüşleri”, Artuklu Akademi Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, Mardin, ss. 99-129.
Dr. İsmail Hakkı, Muğla’nın Milas İlçesi’nde dünyaya gelmiştir. O, tıp alanında olduğu kadar dini alanda da eserler kaleme almış bir fikir adamıdır.
Milaslı Dr. İsmail Hakkı, “Hıristiyanlık ve Müslümanlık”, Anglikan Kilisesi’ne cevap olarak yazdığı “Hakikat-i İslam” ve “Kuran’a göre Hz. İsa’nın Babası” adlı çalışmaları ile ülkemizde Dinler Tarihi çalışmalarına katkı sağlamıştır.
Başlıca Çalışmaları:
Milaslı, İsmail Hakkı, Dinimizi Bilelim ve Bildirelim, Ankara: Yeni Cezaevi Basımevi, 1946.
_____, Din-i İslam ve Ulum ve Fünun, Dersaadet: Numune-yi Tıbaat, 1909.
_____, Frengi İlleti Hakkında Elzem Olan Malumat, İstanbul: Asır Matbaası, 1901.
______, Hıristiyanlık ve Müslimanlık, İstanbul: Türkiye Matbaası, 1935.
______, İçki Beliyyesi ve Kurtulmanın Çareleri, Dersaadet: Hilal Matbaası, 1915.
______, İslam Dininde Etlerin Tezkiyesi, İstanbul: Ahmet Sait Matbaası, 1933.
______, Kadir Gecesinin Doğru Manası Nedir ve Asıl Sevabı Nereden Geliyor?, İstanbul: Reklam Basımevi, 1936.
______, Kur’an Tercüme Edilebilir mi?: Ve Yeni Vadide Fatiha Tercüme ve Tefsiri, 2. Baskı, İstanbul: Hilal Matbaası, 1924.
______, Kur’ana Göre Hazreti İsanın Babası, İstanbul: Ankara Matbaası,1934.
______, Kur’anın Mucizeleri ve Mütaşabih Ayetlerin Tefsirleri, İstanbul: Türkiye Matbaası, 1935.
_____, Malarya Yani Sıtma Hakkında Kimler Neler Bilmeli, İstanbul: Hilal Matbaası, 1925.
_____, Namazın Tıbben Faydası, İstanbul: Tahir Bey Matbaası, 1898.
______, Tamim-i Maarif ve Islah-ı Huruf, İstanbul: A. Asaduryan Matbaası, 1908.
_____, Yeni Harflerle Elifba, İstanbul: Matbaa-yı Hayriye ve Şürekâsı, 1917.
_____,Yeni Yazı ve Elifbası, İstanbul: A. Asaduryan Matbaası, 1909.
_____,“Ahlak Bahsi (Büyük Millet Meclisinde Fuhşun Men’i Hakkında Musib Tedbirler Düşünülmesi Münasebetiyle)”, Sebilürreşad, C. 23, S. 583.
_____, “Akl-i Salah (Bizde İlm-i Terbiye-i Etfal Ne İçin Olamıyor)”, Sebilürreşad, C. 23, S. 588.
_____, “Aksekili Ahmet Hamdi Efendi’nin ‘Dini Dersler’ Kitabı Mühim Bir Eksiğimizin İtmamına Doğru Büyük Bir Hatve”, Sebilürreşad, C. 17, S. 442.
______, “Başka Milletler Ne İçin Terakki Ediyorlar, Biz Ne İçin Edemiyoruz”, Sebilürreşad, C. 17, S. 427-428.
______, “Din ve Asrilik”, Sebilürreşad, C. 16, S. 408-409.
______, “Düello Şer-i Şerife Muvaffak Olabilir Mi?”, Sebilürreşad, C. 16, S. 393.
______, “Geri Kalmaklığımızın Sebebi Dinimiz midir? Usulsüzlük müdür? Daha Başka Bir şey midir?”, Sebilürreşad, C. 17, S. 429-430.
______, “Hala Eski Yanlış Yollara Gidiyoruz”, Sebilürreşad, C. 16, S. 416.
______, “Hilal-i Ahdar Cemiyeti Doktor Milaslı İsmail Hakkı Bey’in Nutku (İçki İle Mücadele Etmek İçin Yapılan Toplantı Sonrasındaki Konuşmalardır)”, Sebilürreşad, C. 18, S. 462.
_____, “Hukukumuzu Muhafaza İçin Nasıl Çalışmalıyız”, Sebilürreşad, C.16, S. 417-418.
_____, “Huruf-i Munfasıla Numunesi ve Menafi’i Hakkında Birkaç Söz”, Sebilürreşad, C. 17, S. 435-436.
______, “Islah-ı Huruf Meselesi ”, Sebilürreşad, C. 10, S. 250.
_______, “İçkilerin Amerika’da Resmi Memnuiyeti Acaba Hangisi Asrilik”, Sebilürreşad, C. 16, S. 410-411.
______, “İçkilerin Menine Çalışmak Lüzumu”, Sebilürreşad, C. 16, S. 412-413.
______, “İntihar (İlm-i Ahlak ve Din Nazarında)- 1”, Sebilürreşad, C. 23, S. 585.
______, “Lisaniyyat/ Yeni Yazının El Yazısında da Bitişmemesi Büyük Meziyettir”, Sebilürreşad, C. 12, S. 290.
_____, “Milletimiz İçin En Müthiş Tehlike Sıhhatsizlikdir. Teşkilat-ı Sıhhiyemiz Nasıl Olmalı?”, Sebilürreşad, C. 17, S. 437-438.
-İngilizler, güç, iktidar, bilgi ve din anlayışları çerçevesinde reform döneminde/zemininde yeni bir kilise/mezhep olarak Anglikan Kilisesi’ni inşa ettiler.
-Kraliçe Elizabeth döneminde Anglikan Kilisesi’nin kurumsallaşmasının sebebi; bir devlet olma özelliğinin kazanılmasıdır.
-Anglikan Kilisesi bölünecek mi?
-Anglikan Kilisesi örneği Türkiye için din-devlet ilişkilerine model olabilir mi? Türkiye’de Anglikan kiliseleri var mı?
-Anglikan Kilisesi yeni bir mezhep olabilmiş mi? yoksa devlet, iktidarını perçinlemek için mi dini kullanmış?
-Günümüzde İngiltere’de Anglikan Kilisesi’nin/dinin yeri nasıl? insanların hayatında Anglikan inancı oturmuş mu? net mi? yoksa kültürel bir olgu mu? bu inanç insanları tatmin ediyor mu?
-İngilizlerin daha sonradan Katolik inancına geçmelerinin sebebi nedir?
-Kilise’nin sorunları (eşcinsel rahip atama, kadınların kiliseye atanması, yeni dini hareketler….) nelerdir?
-Anglikan Kilisesi’nin köprü kilise olarak adlandırılmasının sebebi nedir?… daha birçok sorunun cevabını bu çalışmalarda bulabilirsiniz.
2-Çatalbaş, Resul, “Anglikan Kilisesi Misyonerliği ve Osmanlı-İngiliz İlişkilerine Etkileri”, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl 16, Sayı 25, Şanlıurfa, ss. 167–180.
Anglikan (İngiliz) Kilisesi’nin Osmanlı coğrafyasında yaptığı misyonerlik faaliyetleri ve bu faaliyetlerin sonuçları üzerine bir analiz.
Ortadoğu, Hıristiyan âlemi için her zaman önem verilen bir bölge olmuştur. Kutsal toprakların bulunduğu bölgede söz sahibi olmak isteyen Hıristiyan gruplar misyoner faaliyetlerle bölgede etkin olmaya çalışmışlardır. Anglikan Kilisesi’nin Ortadoğu’daki faaliyetleri XVI. yüzyılın sonlarına doğru başlamıştır. Bölgede Anglikan misyonerliği için Levant Şirketi önemli görevler üstlenen bir kurum olmuştur. Anglikan misyoner teşkilatlarının başarılı çalışmaları İngiltere’yi bölgede söz sahibi yapmıştır. Anglikan Kilisesi’nin çalışmaları aynı zamanda İngiltere’nin Ortadoğu politikasının karar mekanizmaları üzerinde etkili olmuştur.
3-Çatalbaş, Resul, “Anglikan (İngiliz) Misyoner Teşkilatlar”, Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 2, Sayı 2, Yozgat, ss. 121-138.
Anglikan misyoner teşkilatları Türkiye’de pek tanınmamaktadır. Bazı çalışmalarda bu misyoner teşkilatlardan Protestan misyoner teşkilatlar diye bahsedilse de haklarında ayrıntılı bir çalışma yapılmamıştır. Önde gelenleri;
SPCK (Society for Promoting Christian Knowledge), USPG (United Society for the Propagation of the Gospel), CMS (Church Missionary Society), CMJ (The Church’s Ministry among Jewish People ), CPAS (Church Pastoral Aid Society), CA (Church Army), ICS (Intercontinental Church Society ), MtS (Mission to Seafarers ), MU (Mother’s Union) ve Crosslinks‘dir.
4-Michael Nazir-Ali, “Elçilik, Misafirperverlik ve Diyalog”, Çev. Resul Çatalbaş, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, Cilt 13, Sayı 1, Samsun, Ocak-Nisan 2013, ss. 273-297.
Anglikan Kilisesi’nin diyalog anlayışı ile ilgili Rochester Piskoposu Michael NAZİR-ALİ’nin kaleme aldığı “Elçilik, Misafirperverlik ve Diyalog” adlı makalenin çevirisidir.
5- Çatalbaş, Resul, “Lambeth Konferansları: Tartışma Konuları ve Diyalog”, Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 4, Sayı 4, Yozgat, ss. 23-47.
Lambeth Konferansları Anglikan kiliselerini bir arada tutan önemli bir kuruldur. Konferanslara Canterbury Başpiskoposu başkanlık etmekte ve dünya üzerindeki Anglikan kiliselerinden temsilciler katılmaktadır. Kilisenin karşılaştığı önemli sorunlar konferansta tartışılmaktadır. Dini, siyasi ve ekonomik birçok konuda kilisenin tavrı burada şekillenmektedir. Konferanslarda diğer kiliseler ve dinlerle diyalog konusuna geniş yer ayrılmıştır. Burada diyalog ile ilgili önemli kararlar alınarak Anglikan kiliselerinin mensuplarına tavsiye edilmiştir.
Diyarbakır, tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, farklı din, inanç ve kültürlere sahip toplumları bir arada barındırmıştır. Şehirde peygamber ve sahabe kabirleri yanında tarihi cami, kilise ve havra da önemli yer tutmaktadır.
Diyarbakır merkezdeki dini değerlerin önemli bir kısmı Suriçi Bölgesi’ndedir. Burası çok sayıda medeniyetin izlerini taşıyan, zengin tarihi ve kültürel birikimi ile farklı medeniyetlerin merkezi olmuştur. Bu nedenle birçok tarihi ve dini eseri barındıran kültür mirasına sahiptir. Fakat buradaki çarpık kentleşme turizm faaliyetlerini engellemektedir. Korunması gereken tarihi ve kültürel dokunun kentsel dönüşümle tekrar canlandırılması, Diyarbakır’daki turizm sektörü açısından da oldukça önemlidir. Farklı inançlara ev sahipliği yapmış Suriçi Bölgesi’nin tarihi ve kültürel dokusunun turizme en önemli katkısı inanç turizmi ile gerçekleşecektir.
Türkiye’de en fazla sahabe kabri Diyarbakır’da bulunmaktadır. Bazı kaynaklara göre bu rakam Diyarbakır genelinde 500’e ulaşmaktadır.Şehir’de inanç turizmi açısından önemli 27 Sahabe’nin türbesi, Akkoyunlu ve Osmanlı dönemine ait farklı özellikleri ile öne çıkan mabetler bulunmaktadır. Söz konusu dini değerler Diyarbakır’ı keşfedilmeyi bekleyen saklı bir müze şehir haline getirmektedir.
(“Tarih, Kültür ve İnanç Kenti Diyarbakır, 2013” adlı kitapta yayımlanmıştır).
2-Diyarbakır’da Misyonerlik Faaliyetleri Tarihi
Diyarbakır’da misyonerliğin dünü, bugünü ve yarını üzerine bir analiz.
Osmanlı döneminde Diyarbakır Vilayeti, günümüzün Elazığ, Malatya, Mardin ve Siirt illeri ile Kâhta, Besni, Gerger ilçelerini ve Siverek, Ceylanpınar ile Suriye topraklarında kalan bazı yerleşim yerlerini de içine alan geniş bir coğrafyayı kapsıyordu. Zamanla bu sınırlarda değişiklikler olsa da en son II. Meşrutiyet döneminde Diyarbakır vilayeti biri merkez, diğerleri Siverek, Mardin ve Ergani olmak üzere dört sancağa ayrılmış, günümüzdeki Diyarbakır’dan daha büyük bir coğrafyayı içine almaktaydı. Bu geniş coğrafyada Roma Katolik misyoner teşkilatları; Fransisken, Cizvit ve Dominikenlerin Süryaniler, Ermeniler ve Nesturiler arasında yoğun misyonerlik faaliyetleri olmuştur. Süryaniler ve Ermeniler, Katolik Kilisesi’nin misyonerlik faaliyetlerinden memnuniyetsizlik duymuşlardır. Fakat onlar, bölgeye gelen Protestan misyonerlerine aynı tepkiyi göstermemiş, onları kendilerini cehaletten kurtaracak yeni dünyanın temsilcileri olarak görmüşlerdir.
Diyarbakır bölgesine gelen Protestan misyonerler, İngiliz ve Amerikan kaynaklıydı. Onlar, Protestanlığın yayılması ve Fransızcaya karşı İngilizcenin yerleşmesini sağlamak için ortak çalışmalar yapmışlardır. Ancak daha sonradan her ikisi de İngilizce konuşmalarına ve Protestan olmalarına rağmen İngilizler ve Amerikalılar arasındaki menfaat çatışması birbirlerinin misyonerlik faaliyetlerinden rahatsızlık duymalarına ve çalışma alanlarının ayrılmasına neden olmuştur.
(İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 29, 2013’de yayımlanmıştır.)
Türkiye, imzaladığı uluslararası anlaşmalar çerçevesinde mülteci, sığınmacı kabul etmektedir. Bu çerçevede ABD, Kanada, Avustralya ve Avrupa ülkelerine gitmek isteyen mülteciler için burası geçici ikametgah olmaktadır. Yozgat ilimizdeki misafirhane bu amaçla kurulmuştur.
Yozgat Mülteci Misafirhanesi; 15 Ekim 1984 tarihinde, 100 kişi kapasiteli olarak kurulmuştur. İki katlı bir binadan oluşmaktadır. Alt katta 11 ve üst katta 6 olmak üzere toplam 17 adet lavabolu ve banyolu oda mevcuttur. 1505 m2 kullanılabilir kapalı alana sahip olan misafirhanede sığınmacıların ortak olarak kullanabildikleri televizyon izleme odası, yemekhane, mutfak ve çamaşırhane bulunmaktadır. Misafirhaneye mülteci ve sığınmacı kabulü Bakanlığın onayı ile yapılmakta olup, Misafirhane Amirliği her odaya kaç kişi yerleşeceğini mülteci sayısına, aile cinsiyet, yaş, din, sosyal durum ve oda sayısına göre düzenlemektedir. Küçük çocuğu olanlara her çocuk için bir ek yatak, annenin yakın ilgi ve bakımını gerektirecek çağı aşmış çocukları olan aileler için ayrı bir ek oda verilebilmektedir.
[dropcap]Y[/dropcap]oung Men’s Christian Association (YMCA), 1844 yılında İngiliz George Williams tarafından Londra’da kurulmuştur. İngiltere ve Amerika misyoner teşkilatları sayesinde YMCA, kısa sürede tüm dünya üzerinde teşkilatlanmış ve kadınlar arasında faaliyet göstermek için 1857’de Young Women’s Christian Association (YWCA)’ı kurmuştur.
YMCA, Hıristiyan gençlerini eğlence hayatından kurtararak dine yöneltmeyi, manevi, zihinsel, sosyal ve fiziksel durumlarını iyileştirmeyi hedeflemiştir. Bununla birlikte İncil’in sosyal hayatta yaşanmasını sağlamaya yönelik planlamalar yapmıştır. Bu sebeple YMCA’nın sembolü olarak “beden, akıl ve ruh”un birlikteliği anlamına gelen üçgen seçilmiştir. Sembol, Yasanın Tekrarı 6:5’de geçen: “Tanrınız Rabbi bütün yüreğinizle, bütün canınızla, bütün gücünüzle seveceksiniz” ve Luka 10:27’de geçen “Tanrın Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün gücünle ve bütün aklınla seveceksin” cümlelerinden hareketle üretilmiştir.
Günümüzde yaygın bir şekilde kullanım alanı bulan hayvan sembollerinin Türklerdeki yeri anlatılmaktadır. Özellikle kurt, çift başlı kartal, arslan, at, boğa… vb gibi semboller üzerinde durulmakta ve bu sembollere dinlerin etkisinden bahsedilmektedir.
Partiler (at,arı,güvercin), Futbol Takımları(arslan,kartal,kuş,horoz), Emniyet Genel Müdürlüğü (çiftbaşlı kartal), üniversiteler(dicle,selçuk,atatürk;kartal) ve bazı marka sembollerinin anlamı da yine bu makalede yer almaktadır.
(Turan Stratejik Araştırmalar Merkezi Dergisi Y:3, S:12, Sonbahar 2011 sayısında yayımlanmıştır)