Aşksız olma ki ölmeyesin,

Aşkla öl ki diri kalasın

Mevlana

2019 yılı bahar mevsiminin güzelliklerini görmeye başladığımız ilk günlerdi. Ağaçlar, çiçekler, kuşlar ve tüm mevcudat bir ağızdan “her şey çok güzel olacak” diyordu. Gelincikler her yeri bezemeye başlamış, onu güller ve karanfiller takip ediyordu. Fakat ben bunları daha görememiş/okuyamamıştım. Sıkıntı içerisinde geçirdiğim 3 yıl geride kalmıştı. Birçok konuda umudum vardı. Fakat hayatımın anlamı saydığım “yazmayı” bırakmış, bu konuda aşk ve şevkimi kaybetmiştim. Derken “Cennet gibi Nimet gibi güzel” bir resme; gelincikler içerisinde Aydın Tralles tarihi kalıntılarına bakakaldım. Ne olduysa o zaman oldu.

Aziz Augustinus’un dediği gibi; İnsan bir şeyi ancak sevdiği kadar anlayabilir. (Res tantum cogniscitur quantum diligitur)

Resmi analiz ettim, içim yanmaya başladı. Yaşayanlar bilir içim “cız” etti. Geçmişi, şimdiyi, tarihi süreçte burayı güzelleştiren her şeyi düşündüm. Resmi öğelerine ayırdım. Dahası fotoğrafik hafızaya sahip olduğumdan resim zihnimde sürekli canlanıyor ve ortamı, sesleri, hatta gelinciklerin kokusunu duymaya çalışıyordum. Resmin beni benden alan güzelliği bir yana bu resmi kim çekmişti? bu güzelliği benden başka kim görmüştü? Bu güzelliğe sahip olma ihtimali var mıydı? Resmi güzelleştiren öğeleri ya bir daha göremeyeceksem? Nihayetinde ölüm var.

Anlayacağınız bir yıldan uzun süre yazamadığım içimde sakladığım kelimeler biraz da kıskançlıktan, tarih sevgimden ortaya çıktı. O günden sonra içimdeki kıvılcım bendini aşacak, tekrar yazmaya başlayacak, söyleyemediğim ateşten kelimelerden mısralar onlardan da (yarım kalan) kitabım oluşacaktı. İşte 40 konudan oluşmasını planladığım kitabımın 22. başlığı “Aşk” böyle ortaya çıktı. Stefan Zweig “Acı insanı bilge yapıyor” der. Evet duygu yoğunlukları; büyük mutluluklar, büyük acılar insanı harekete geçirir. Birçok eser bu duyguların ürünüdür. Nilüfer’in Kavak Yelleri şarkısı, Sezai Karakoç’un Mona Rosa ve Sürgün Ülkeden Başkentler Başketine şiirleri, böyle bir yaşanmışlığın söze vurumu olsa gerektir.

***Kitabımda “aşk” konusu altında; “beşeri” ve “ilahi” olmak üzere 2 temel alt başlık olacak. Bu iki başlığı ise “imkansız aşk” tarifi birbirine bağlayacak. İmkansız aşk konusu bir başka kitap çalışmamın da temelini oluşturuyor. Her iki kitabımdan bu satırlar sizin beğeninize sunulmuştur.***

………………………………………

Not: Metinde geçen tüm karakterler, kurumlar ve olaylar hayal ürünüdür. Bu satırların her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılması, paylaşılması yasaktır.

Ana Karakterler

İnsan bazı hislerin adını koyamaz/bilemez. Başkalarının tanımlamaları ile örtüştüğü ölçüde isimlendirme yapılır. Özlem gibi, Aşk gibi… “Özlerim ben seni seninle bile/ Vuslat mı Hasret mi adını sen koy”. (Müslüm Gürses)

Bazen adı bilinmesin istersiniz ve siz bir isim verirsiniz. Mihriban gibi, Lavinia gibi… “Sana gitme demeyeceğim/ Ama gitme, Lavinia./ Adını gizleyeceğim/ Sen de bilme, Lavinia.” (Özdemir Asaf)

Bu çerçevede eserde geçen isimlendirmelerin de birer hikayesi var. Mesela;

Roesia Ressort” adı böyle iki bilinmezlik içerisinde ortaya çıkmış bir isimdir. Hem var, hem yoktur. Hem bilinir hem bilinmez. O, bahar mevsiminde açan, gelinciklerin haberini verdiği, benzersiz rengi ve kokusu ile tarifsiz bir “GÜL” dür. Kendine özgü güzelliklerini görmek marifet gözleri ister. Aşina çehresi gönülü yakar da yakar… Ona duyulan his “özlem” dir. Çünkü çok kısa bir zaman diliminde var olur ve hemen kaybolur. Onu görmek rüyalara kalır. Tâ ki diğer bahar mevsimi gelene kadar. Roesia, hikâyede Hıristiyan göçmen bir kızdır. 22-23 yaşlarındadır.

Doktor Garip Bey“i herkes kendi gönül penceresi izin verdiği ölçüde tanır. Adı farklı farklıdır. Kimi onu Doktor Garip diye bilir. Kimi Elçi bey, kimi Moşeh. Kimi adını hiç bilmez, akademisyen olduğundan “hoca” olarak tanır. O, dertlidir. Hayatı kendisi için değil başkaları için yaşamıştır. Yüzü hep güler ama içi kan ağlar. Garip Bey, 38 yaşında, Müslüman tarihçidir.

Ak Saçlı , Kızıl Elma sevdasını hayata geçirmeye çalışan ekibin fikir babalarından birisidir.

Miralay Aydın Bey, Doktor Garip Bey’in yoldaşı, arkadaşı, dert ortağıdır.

Ahmed Efendi, faziletlerinden habersiz bir pir-i fanidir.

Kara Vasfi, The Hidden Masonic Templar’ın Anadolu’da yapılanmasını sağlayan, Atatürk’e suikast düzenleyen hain topluluğun lideridir.

The Hidden Masonic Templar, yeni bir dünya düzeni inşa etmeye çalışan küresel gizli yapılanmadır.

Zaman ve Mekan

1910 ile 1923 yılları arası… Paris, İstanbul,

180-200 Sayfa

ADI: AŞK’TI

GİRİŞ

Her insan bir gün ölür ancak çok az insan gerçek manada yaşar. Hayat bir ideale bağlandığı ölçüde değer kazanır.

Arapça ġrb kökünden gelen ġurbat غربة  “vatandan ayrı ve uzak olma, yabancı ülkede olma, sürgün” sözcüğünden alıntıdır. Onun hikayesi gurbette başladı. Hayatı gurbette sürdü. Memur bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası ona Hz. Muhammed’in (SAV): “Bu din garip olarak başladı, sonu da garip olur. Halkın bozduğu sünnetimi düzelten gariplere selam olsun. (Tirmizi)hadisinden maada “Garip” ismini verdi.

Sonbahar mevsiminin başladığı Eylül ayının son günlerinde gün batımında dünyaya geldi. Ülkesi sıkı bir vesayet içerisinde kardeşin kardeşe kıydığı bir dönemi yeni atlatıyordu.

3 sayfa Çocukluğu…

5 sayfa Gençliği…..

Varsa yoksa vatanım. Bu sevdası onu Garip Bey yaptı.

Garip Bey, tarih alanındaki doktora eğitimini ülkesinde 1910 yılında tamamladı ve “doktor” unvanını aldı. O artık Doktor Garip Bey‘di. Akademik dünyanın, öğrenmenin ve öğretmenin tadını alınca, onun yerinde durması, keyif çatması beklenemezdi. O artık ilim yolunda her gün yeni bir başlangıç yapacaktı. Çok geçmeden doktora sonrası araştırma yapmak için Fransa’nın Paris şehrine, ilkbaharın en güzel günlerinde yolculuğa çıktı. Dr. Garip Bey Sorbonne Üniversitesi’nde (Université Paris-Sorbonn) Beşeri Bilimler fakültesinde Tarih bölümünde misafir öğretim üyesi olarak çalışacaktı.

Onun hayatı Fransız Roesia Ressort ile kesişecek ve hiç beklemediği şekilde değişecekti. Roesia, aynı üniversitede Eğitim Fakültesinde öğrenciydi. Kader onları bir şekilde karşılaştırıp tanıştıracaktı.

*Karşılaştıkları ilk andan itibaren Roesia’ya karşı elinde olmayan duygular besleyen Dr. Garip Bey ne kadar çabalasa da gönlüne söz geçiremedi. Evli, yaşça büyük olması dahası teşkilat-ı mahsusa danışmanlığı, ülkesine ve dini değerlerine sadakatle bağlı Dr. Garip Bey’i içinden çıkılmaz bir duruma sokacaktı. Ya sevdiği için her şeyi bırakacak ya da sevgisini istemese de kalbine gömecekti. Üçüncü bir yol mümkün müydü? Onu da okuyup göreceğiz.

I. BÖLÜM: İLK KARŞILAŞMA

O günün ilk ışıkları diğer günlerinkinden farklı doğmadı. Ancak ilerleyen saatler Dr. Garip bey’in hayatında bir dönüm noktası olacaktı.

Öğleden sonra Dr. Garip bey, yan binalarına bir aracın sessiz bir şekilde yanaştığını gördü. Bu varoş bataklığa bir GÜLün geleceği aklının ucundan geçmezdi. Sebepsiz dikkat kesildi. Biraz kilolu şoförden sonra iki genç kız araçtan indi ve eşya taşımaya başladılar. Kızlardan ilki kısa boylu, siyah saçlı, çakır gözlüydü. İkincisine bakması ile kalbinde bir ritim değişikliği oldu. Zira aşina bir çehreye sahipti. Dr. Garip bey, ona dikkatli bakınca hayretler içerisinde kaldı. Derin bir nefes alıp tekrar baktı. Olmaz, olamaz diye söylenmeye başladı. O ilk an ‘kurumaya yüz tutan ekinlere can veren Nisan Yağmurları’ gibiydi. Ilık, topuklara kadar ıslatan ve hızlı…

Derken Dr. Garip bey, derin düşüncelere daldı. Yıllar öncesine gitmişti. Hep nasıl biri hayatımda olmalı diye düşündüğünde çizdiği o resmin karşısındaydı. Resmine baktı. Saçları, gözleri, dudakları, yanakları, siması… Aman Allah’ım bu oydu. Gençliğinde şiirler yazdığı, gönlünün sahibi “meçhul güzel”. Şaşkınlığı üzerinden atması zaman aldı. Teşkilat-ı Mahsusa’da aktif görev aldığı ilk günlerdi. İnsanların hayatları boyunca peşinden koştuğu makama, paraya, dünya saadetini temin edecek güzelliklere gençliğinin baharında sahipti. O dönemde kızlar ona mektup yazar, bir kaç kelam edebilmek için can atarlardı. Yakın arkadaşları sınıfta kendisi için;”o farklı” dendiğini kulağına fısıldamışlardı. Evet farklıydı. Zira yaşıtlarının peşinden koştuğu hiçbir şeye heves etmemişti. Ancak hayal ettiği, resmini çizdiği, şiirler yazdığı, kalbinin sahibi meçhul bir güzel vardı.

Saçlarının her bir telini özenle çizmişti. Kömür karası saçlarını alnının ortasından ayırınca yüzünde bir kalp olarak birleşirdi. Gözleri uçsuz bucaksız denizler gibiydi. Dudakları kızıl goncaya benziyordu. Sözcükler dudaklarında alev alev çıkardı. Yanakları latif bir tatlılığa sahipti. İki yanağında kulağının yanında ve sağ kolunda dikkat çeken ‘benleri” vardı. Nazlı nazlı yürür, gülünce yüzünde güller açardı. O, Dr. Garip Bey’in öteki yarısıydı.

Şimdi hayallerinde sevdiği “meçhul güzel” ete kemiğe bürünmüş karşısına çıkmıştı. Kalbinin şiddetle ezildiğini hissetti. Bir güvercin kalbi gibi titrek: Geçmişte ona seslendiği isimler ile seslenerek “Gül’üm, Nergis’im, Özlem’im, Züleyha’m, Nurefşan’ım, Sevdiğim” diyebildi.

*Derler ki ruhlar ilk yaratıldığında dünyada karşılaşacakları kimseler ile tanıştırılırmış. Hani bir insanı ilk gördüğümüzde sevmez veya kanımız ısınır ya, bunun sebebi budur. Onlar ruhlar aleminde tanışmışlar ve o günden bu güne ona bir sevda ile bağlıydı Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Onu hiç görmeden nasıl olup da resmini çizmişti? Onu görür görmez yıllardır tanıdığı aşina bir çehre ile karşılaşır gibi olmasının nedeni neydi? Kalbindeki yangının korları ne zaman tutuşturulmuştu?

O an kalbi ile aklının mücadelesi başladı. Kalbi: “O benim sadece benim, o yıllarca hayal ettiğim, sevdiğim hasılı o benden canımdan bir parça” dedi. Aklı “haklısın ancak çok geç, ona bunu nasıl anlatacaksın?” diye sordu. Kalbi: “Hiçbir şey için geç değildir. Onu buldum ya…

AKIL ve KALBİN MÜCADELESİ: AŞKIN NEŞVÜ NEMA BULMASI

-İnsan aklı ile kalbi, hayalleri ile gerçeklik arasında bir sandal misali süreklenip durur. Dr. Garip bey, kalbini dinlediğinde, Roesia’dan hiç ayrılmak istemezken, aklı galip geldiği zamanlarda uzaktan sevmenin acısını iliklerine kadar yaşıyordu.

I. HAFTA

Günlerden Pazartesiydi. Dr. Garip bey, erken saatteki “Tarih, kültür ve din” dersi için sınıfa girdi. Ders seçmeli olduğundan Üniversitenin farklı bölümlerinden öğrenciler vardı. Tahtaya “Culture, Society, Religion, Custom, Time” kelimelerini yazdı. Birbiri ile kesişen ve ayrık bir kaç daire çizerek konuya dikkati çekti. Mesleğe başladığı ilk günkü heyecanla öğrencilerini göz ucu ile süzdü. Sonra “toplumların anlayış farklılıklarının sebepleri hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorarak derse giriş yaptı. Öğrenciler tanışma ile ilk dersin kaynatılacağını düşünürken biraz farklı bir hoca profili ile karşılaştılar.

Dünyanın farklı ülkelerinden, farklı kültürlerden ve farklı dinlerden derse katılan öğrenciler için harika bir tartışma ortamı oluşmuştu. Asyalı, Amerikalı, Avrupalı ve Afrikalı… Dr. Garip bey, farklılıkların zenginlik olduğunu öğretmek istiyordu. Düşündüğü gibi de oldu. Ancak dersin en can alıcı anında sınıf kapısı münasebetsiz bir şekilde açıldı.

İçeri bir kız öğrenci girdi. Bu kız “meçhul güzeldi”. Dr. Garip beyin nutku tutuldu. Bir kaç saniyelik sessizlikten sonra adınız diye sordu.

-Roesia Ressort…,

Demek Roesia, lütfen boş bir yere oturun. Dr. Garip bey, kalbinin hararetini; “Yeri gelmişken sınıf kurallarını hatırlatayım” diyerek bastırmaya çalıştı. Tüm dikkati dağılmıştı. Arkadaşlar ben dersin bölünmesi konusunda hassasım. Lütfen dersimi bölmeyin burası ilkokul değil ancak dersimizin verimli olması açısından gecikirseniz sonraki dersi bekleyin. Ben ara veriyorum. Sonraki dersimize katılırsınız. Dersimde içecek içilmesine izin veriyorum ancak kahvehaneye çevirmemek kaydıyla diye ekledi. Herkesin görüşlerini açıkça ifade edebildiği, farklılıklara saygı duyulan bir ortam oluşturmak istiyorum.

Roesia, bu sözlere kulak asmaz bir şekilde yanına oturduğu arkadaşına kim bu? mahiyetinde kaş göz işareti yaptı. Arkadaşı Edda küçük bir kağıda “bu yıl gelmiş Asyalı Müslüman bir hoca” yazdı. Roesia; bir bu eksikti. Hem Asyalı, hem Müslüman, hem kuralcı… Bana uymaz bir baş ağrısı daha diye düşündü. İlk dersin süresi dolmuştu. Ara verildi. Roesia başını sıraya koyarak biraz kestirmeye başladı. Dr. Garip bey, çay almak için kantine doğru hareket etti. Zihni dersinin bölünmesinde, Roesia’da, kalbinin pervasız atışındaydı. Açık limonlu bir çay rica etti. Kurumuş boğazını birazcık olsun rahatlatmak için gelen çaydan bir yudum aldı. Ancak bu seferde sıcak çay ağzını yaktı. Hem gönlünün hem ağzının yanması pek hayra alamet değildi. Dikkatini topladı. Bu ders ona hiç bakmayacaktı. Sınıfa doğru kararlı adımlar ile ilerledi.

İkinci derse girince gözleri ilk Roesia’yı aradı. Kendine şaştı. O, bölünen uykusunu tamamlamakla meşguldü. Yavaşça yanına yaklaştı. Kömür karası saçlarından okşamak ve onu uyandırmak içinden geçti. Derken derste olduğunu anımsadı. Sesini biraz yükselterek onu kendine getirmek istese de başarılı olamadı. İlk defa bir dersinde öğrencisi uyuyordu. Bu kız benim kalbimin belası olmaz inşallah diye düşündü.

Adem: ilk insan ve ilk peygamber, konu hakkında ne biliyorsunuz? İnsan deyince aklınıza ne geliyor? İnsanı diğer varlıklardan ayıran mümeyyiz vasıfları nelerdir?…

II. HAFTA

Kendine itiraf etmemiş olsa da Dr. Garip bey, Roesia’nın aldığı dersi iple çekmişti. Zira onun yanında olmayı, aynı zaman dilimini paylaşmayı, onun gözlerine bakmayı seviyordu.

Ders saati geldiğinde kalbi duracak gibi olmuştu. Avuç içleri terliyor, güç bela nefes alıp veriyordu. Bu durumu kontrol etmem lazım diye düşündü. Sınıfa girdi. Sınıfın neredeyse tümü dersteydi. Ancak onun gözleri Roesia’yı aradı. O gelmemişti. Üzülse de ‘her şeyin hayırlısı’ ne yapalım diye içinden geçirdi.

Kıymetli öğrencilerim geçen dersimizde; toplumsal farklılıkların yanı sıra insanı diğer canlılardan ayıran, yüce yaratıcı katında değerli kılan; “öğrenmek, öğrenmeyi öğrenmek” konusuna giriş yapmıştım. İnsanı insan yapan değerlerden de kısmen bahsetmiştik. Bu dersimizde insan öğrenmeyince, düşünmeyince, üretmeyince, hasılı insan olmayınca sonuçları neler olur? bu konuları konuşacağız.

Tarihte düşünmenin yasaklandığı, farklılıkların zenginlik kabul edilmediği, despotluk dönemleri vardır. Şüphesiz söz konusu dönemlerin baş aktörleri; zulümleri ile tarihe geçmiş diktatörlerdir. Firavun, Nemrut, Ortaçağ’da Kilise, Hitler, Pol Pot, II. Nicholas, Leopold II, …. örnekleri çoğaltmak mümkün. Hepsinin ortak noktası, saplantısı “kontrol” olmuştur. İnsanları kontrol etmek, düşünmelerini engellemek için türlü yollara başvurmuşlardır.

Mesela eski Roma’da insanlar, gladyatör dövüşlerinde ve sirk gösterilerinde eğlence ile meşgul edilmiştir. Burada ödül olarak yiyecek (bir ekmek) verilmiş ve buna nankörlük etmeden şükretmeleri istenmiştir. Dahası halkı cahil bırakarak, kültürü kısıtlama ile, onları boş işlerle meşgul edip fikir üretmeyi engelleme ile başarı elde etmişlerdir. Propaganda ile hamaset ile uyutmuşlardır. Baskıları ile bunaltıp, aslında insan olmaktan çıkartmışlardır. Köleleştirmişlerdir. Düşünmek yasaktı. Bir fikir üretmek yasaktı. Sanat yasaktı. Halka düşen kusursuz itaat etmekti.

*Bu tarih boyunca böyle oldu. Unutmayın tarih boyunca… Ders bitti, ara verildi.

Dr. Garip bey, çayını alıp, güzel geçen dersi üzerinde düşünmeye başladı. İkinci ders öğrencilerine söz hakkı vererek, daha çok düşünmelerini, fikir üretmelerini, gelecekte yaşadıkları ülkelerde bu denli bir düzene karşı koymalarını istiyordu.

İkinci ders sınıfa girerken kapıda bir öğrenci ile çarpıştı. Bu kişi Roesia’ydı. Gelmişti ve dersi bölmemek için beklemişti… Göz göze geldiler. Çocukluğu, gençliği, hayalleri onun gözlerindeydi. Bakışları karşısında sanki bir mum gibi eridi. Bir insanın başka birine içi böyle gitmemeliydi. Bir kaç saniyesi bir ömre bedeldi.

Pardon hocam.

Önemli değil. Buyur yerine geç.

Mutluluğu bir kat daha artmıştı. O gelmişti…

Arkadaşlar, ülkelerinizdeki yönetim biçimleri üzerine konuşmak isteyen var mı?

-Alex,

-Elizabeth,

III. HAFTA

Üçüncü hafta sınıf eksiksiz dersteydi. Dahası dersi almayan öğrenciler, duydukları güzel meseller sebebiyle bu derse iştirak etmişti.

“Bir toplum gerçekten ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.” (George Orwell) Dahası ahlaktan ne kadar uzaklaşırsa ahlaklı insanlara öfkeleri dinmez. Kendileri gibi ahlaksız, yolsuz insanları peygamberlere yeğlerler. Mesela; Barabbas ve Hz. İsa örneğini ele alalım.

Romalıların gelenek haline getirdiği uygulama gereği Fısıh Bayramında zindandaki önde gelen bir suçlu affedilmekteydi. Kimin affedileceğine halk karar veriyordu. Yahudiye valisi Pontius Platus, o yıl halka Barabbas var İsa var kimi affedeyim? diye sordu. Bana göre İsa suçsuz onu affedelim dese de halk, katil, kan içici, haydut, ırz düşmanı Barabbas’ın affedilmesini istedi.

Barabbas serbest kalır kalmaz bir kişiyi öldürdü. Başka birinin ırzına geçti ve tekrar hapse atıldı. Hz. İsa ise cezalandırılarak; çarmıha gerildi. Ertesi yıl Fısıh bayramında halk tarafından yine affedilmesi istenen kişi Barabbas’tı. Barabbas’ları yeğleyen toplumlar; “kötülük toplumu”dur. Allah onların iki yakasını bir araya getirmez. Allah’ın laneti onların üzerinedir. Bu toplum kendini hizaya getirmezse başlarından belalar sağanak sağanak yağacaktır. Allah onlara rahmetle muamele etmeyecektir.

Bu konuyu Hıristiyan olan Roesia can kulağı ile dinledi. Artık Müslüman olmasından dolayı ön yargılı olduğu hocasına da saygı duymaya başladı. Zira İsa-Mesih’ten bahsediyor, öğrencilerine değer veriyor ve (sebebini anlamasa da) kendisine çok iyi davranıyordu. Hatta göz göze geldiklerinde bakışlarını hemen kaçırıyordu.

*Arkadaşlar bundan sonraki derslerimizin ikinci kısımlarında hayatınızı derinden etkileyen sorular/sorunlar üzerine konuşacağız. Konularımızı birinci dersimizde işleyeceğiz. Sizler seçkin öğrencilersiniz. Bilgi her yerde var, bir şekilde ona ulaşırsınız. Önemli olan öğrenmeyi öğrenmek, insanlığa faydalı olmak, yeni bir şeyler ortaya koymaktır. Düşüneceğiz, tartışacağız, konuşacağız…

IV. HAFTA

II. Ders: Roesia: Hocam ilk soruyu ben sormak istiyorum.

-Sor “Canımın içi/parçası”, Fransızca bir kelimeyi yanlış kullanmıştı. Belkide kullanmamıştı. Sınıfta bir kaç saniye sessizlik oldu. Bu sefer Roesia’nın yanakları kızardı.

Roesia: “Ortadoğu/Doğu neden cani ve medeniyetsiz? Bunun sebebi dinleri değil mi?”

V. HAFTA

II. Ders: Gürcü, Mariam Guguadzade: “Hocam küçüklüğümden beri zihnimi kurcalayan bir şey var. Onu size sormak istiyorum. Küçük bir kız tecavüze uğruyor Tanrı/Allah onu neden kurtarmıyor?”

VI. HAFTA

II. Ders: Polonyalı, Weronika Figaru: “Hocam, bir insanın Tanrıya/Allah’a küsmeye hakkı var mıdır?”

VII. HAFTA

II. Ders Hindistan, Akki Tadvi: “İnsanlar 30-40 yıl günah işliyor ama karşılığı ebedi cehennem oluyor. Bu adalet mi?”

Ara Sınav

VIII. HAFTA

II. Ders Rusya, Alesia Semeronko: “

IX. HAFTA

X. HAFTA

XI. HAFTA

XII. HAFTA

XIII. HAFTA

Final Sınavı

…….

Miralay Aydın Bey ile GÖRÜŞME

Bu görüşme her zamankilerden farklı olacaktı. Vatan millet aşkı ile sözler başlamayacak. Kızıl Elma ideali konuşulmayacaktı. Dr. Garip bey her zamanki haline muhalif olarak sessizce gözleri güler bir şekilde oturuyordu. Miralay Aydın bey, yanına yaklaşırken yüz ifadesi ciddileşse de hemen eski halini takındı. İki “Cafe Au Lait” söylendi. Miralay, dostundaki bu garipliği hemen anladı. “Onlar gene ülkemizi, sevdamızı ifsad etmekle meşguller. Son olarak dini inançlar üzerinden iç savaş çıkarmak için çalışıyorlar” dedi. Dr. Garip bey sessizliğini korudu. Kahvesinden bir yudum alıp, hayallere daldı. Liseli talebelerin halet-i ruhuyesini taşıyordu. Miralay: “Dostum sen kendinde misin? İyi misin? diye sordu.

-Yok iyiyim, iyiyim.

-İyisin de.. Sevdamızı bölmek istiyorlar diyorum ses vermiyorsun. Celallenmiyorsun? beni bölsünler ülkeme kıymasınlar demiyorsun. Sen sen değilsin sanki.

-Aziz dostum, aslında paylaşmaktan biraz çekiniyorum. Ama bir mevzu var. Roesia var.

-Roesia kim?

-Bir öğrencim. Ondan fazlası. Son zamanlarda aklım ve kalbim behemehal onunla meşgul.

-Azizim, seni anlıyorum. Bir sevda kalpte yer etti mi? Ona bir şey demek mümkün değil, ancak verdiğimiz sözleri unutmazsın, unutmamışsındır. Sevdiğimiz her şeyden geçmemiş miydik? Vatanımızın selameti için şahsi arzularımızı unutmamış mıydık?

-Unutmuştuk.

-O zaman sana ne demeliyim?

-Haklısın onu unutmalıyım, gönle söz geçmese de en azından unutmak için çabalamalıyım, onu kalbime gömmeliyim. Vatan sevdamız gönlümüzden önce gelir.

Böylece Dr. Garip bey, ona açılmamaya karar verdi. Hatta onu gördüğü her yerde bir çocuk gibi kaçıyordu.

Belkide hayat, içimizde kalan uhdelerdi. Gerçekleşebilecekken kursakta kalan keşkeler…

ATATÜRK’ÜN Dr. GARİP BEY’İ GÖREVLENDİRMESİ

Ak Saçlı, ilk kez Fransa’ya Dr. Garip beyi ziyarete gelmişti. Önemli bir husus olmalıydı. Zira Ak Saçlı ile görüşmek pek mümkün bir hadise değildi. Elinde Ata tarafından hazırlanmış kripto görev emri vardı. Dr. Garip bey kendisi için hazırlanmış bu özel emri heyecanla açtı. The Hidden Masonic Templar’ı araştırmak için görevlendirilmişti. Yalnızca Ata, Ak Saçlı ve Dr. Garip bey bunu bilecekti.

Bu süreç sonrası ilginç bilgilere ulaşan Dr. Garip Bey, ATA’yı uyaran mektubunu kaleme aldı. Ata, kendisi adına hareket eden (Kara Vasfi ve arkadaşlarının) gizli yapılanmasından ve emellerinden bu surette haberdar oldu. Dahası kendisine bir suikast düzenleneceğini öğrenerek tedbirler aldı.

Böylece Dr. Garip bey, gizli komitenin başkanı Kara Vasfi tarafından hedef tahtasına oturtuldu.

MAHALLEDE KARŞILAŞMALARI

Dr. Garip Bey, dersten çıktığı bir akşam üstü Roesia’ya ile mahallede karşılaştı, bu sefer kaçamamıştı. Sokağın başında onu görür görmez her zamanki gibi kalp atışları hızlandı, avuçları terlemeye başladı, nefes alıp vermesi güçleşti. Roesia’nın kömür karası saçlarından yüz hatlarına gözleri kayarken, “Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek ” mısrası aklında karşısında eridiği sevdiğinin gözlerine bakamadı. Roesia ise aynı mahallede oturduklarından habersizdi. Biraz şaşırdı.

Merhaba hocam, siz burada mı yaşıyorsunuz?

-Evet sana yakınım. Bu cevap biraz garip olmuştu. Yanakları kızardı ve iyi akşamlar diyerek acelesi varmış gibi yaptı.

Mahallede birçok kez karşılaştılar. Alelade konular üzerine konuşmalarına rağmen Dr. Garip bey tarifsiz bir mutluluk yaşıyordu. Lafı uzattıkça uzattığı oluyordu. Roesia’nın yanında olmak, aynı havayı teneffüs etmek, ara ara gözlerine bakmak, zorlansa da aşkını saklamak onun için tarifsiz mutluluktu.

El ve Yüzündeki Kader Çizgilerini Okuması

Roesia evden çıkıp arkadaşına doğru yol alırken, Dr. Garip bey ile karşılaştı.

Merhaba hocam, yeri değil ama müsaitseniz zihnimi kurcalayan bir kaç şeyi sormak istiyorum. Kan ter içinde kalan Dr. Garip bey, tabii ki neden olmasın. Ancak ayak üstü değil şurada yakın bir yerde oturalım öyle sor istersen dedi. Zira onun yanında başı döndüğü oluyor ve kalbinin normale dönmesi zaman alıyordu.

Convergence adlı küçük bir kafeteryada oturdular. Roesia orta şekerli, Dr. Garip bey şekerli bir kahve istedi. Ardından Müslümanlık, Hıristiyanlık, toplumsal sorunlar üzerine koyu bir sohbet başladı. Dahası o gün her zamankinden muhalif olarak Dr. Garip bey, ilk defa Roesia’nın kader çizgilerini okudu. Ancak okuduklarını ona doğrudan söyleyemedi. Kafasından bir hikaye tasarlayıp;

“Peki insan bu kadar sevdiği birini hayatının mahvolacağını bile bile yalnız bırakır mı? Hayırsızın birinin hayatını mahvedeceğini bile bile… Hele 39 yaşında güzelliği solmuş, ciddi sağlık sorunları ile boğuşurken psikolojisinin bozulacağını yapa yalnız kalacağını bilirken (bunun olmaması için dua edeceğim)… ” diye sordu.

Roesia: Anlamadım, neden bana böyle bir soru sordunuz?

Yine kendine hakim olamamıştı. Konuyu değiştirmeye çalışarak, Chirology, Palmistry, İlm-i Sima İlm-i Kıyafe… vb adlarla anılan bir bilim dalı var. Sümerlerden kadim Mısırlılara kadar yeni tecrübelerle günümüze ulaşmış bir ilim. Ben biraz bununla ilgilendim. İstersen seninle ilgi olan bir kaç tanesini söyleyeyim.

Roesia, elini uzattı. Dr. Garip bey, elini tutmaktan çekindi. Göz ucuyla kader çizgilerini okumaya başladı. Eline bakılırsa, maddiyattan çok maneviyata önem veren (yaratılışın böyle ama bunda değişiklikler var), biraz vesveselisin, ortalama zekânın üzerindesin. Dünyadan nasibin diğer insanlara göre fazla olacak. Dahası sağ ve sol yanağında kulağına yakın birbiriyle neredeyse aynı konumda iki benin var. Sağdaki zeki ve âdil olduğunu, soldaki ihtiraslı, ideallerin için savaşacak histe olduğunu ifade ediyor. Kızıl goncaya benzeyen dudakların; sanatçı ruha sahip olduğunu, derinden ise oldukça romantik olduğunu gösteriyor. (Böyle birisini sevmek ayrı, sevilmek ise apayrıdır). Gerisi bende saklı kalsın.

Roesia ilk defa kendisine duyulan hisleri anlar gibi oldu. Ancak bunun mümkün olamayacağını ısrarla kendine söyledi. Konu ne ara buraya geldi diye düşündü. Bu arada kafede bir şarkının sözleri duyulmaya başladı.

“Bu devran hep böyle sürüp gitmez ki
Sen de solacaksın günün birinde 
Aklına gelecek ayrılığımız 
Pişman olacaksın günün birinde 
Senin de saçına karlar yağacak 
Senin de gözüne yaşlar dolacak 
Elbette hayatını hayırsızın biri yakacak
Beni anacaksın günün birinde

Ne geri dönecek yolun olacak
Ne de tutunacak dalın kalacak 
Korkarım pişmanlık sonun olacak 
Yalnız kalacaksın günün birinde”

…… Konuşma biraz daha devam etti. (Dr. Garip Bey bu sohbet sonsuza kadar sürsün, Ne olur Allah’ım diye kalbinden dua ediyordu.). Sohbetleri öğrenci hoca sınırları içerisinde kaldı. Dr. Garip bey, onu evine bırakmayı teklif etti ve ilk kez beraber Roesia’nın evine kadar yürüdüler.

Dr. Garip bey, Roesia’nın bu hayatta bir kaç yüz metreyi bile yalnız yürümesine razı değildi. O gün sevgisinin anlaşılmasını çok istedi.

Roesia’nın Tiyatroya İlgisi

Roesia’yı tiyatro sahnesinde görmesi, Siyah bir elbise giymişti. Mutlu olduğu zamanlar gözleri gülerdi. O günlerden biriydi. Onunla göz göze gelmeyecek bir yere oturdu.

Roesia’nın Tuvali

Bir kadın resmi çizmişti. Dr. Garip bey resmine bakıp; “emeğine sağlık çok güzel olmuş yalnız kadının dudakları için bir kaç dokunuşa ihtiyaç var” dedi. İçindense kendi kızıl gonca dudaklarını örnek almalısın… Roesia teşekkür etmekle yetindi.

Ona Çiçekler Toplaması

Gelincikler ve Güller toplaması, Her gelincik onu hatırlatır. Roesia elinde bir kucak gelincikle göründü. Dr. Garip beyin başından sıcak sular döküldü. Çok kıskandı. Bu güzelliği başka biri görmüş olamazdı. Daha ne kadar aşkını saklayacaktı. Kadere müdahale edemezdi. Ama kalbinde olanları da söylemeliydi. Ancak bunu nasıl yapmalıydı? Daha önceden böyle bir şey yapmamıştı.

Roesia’nın Ümitsizliği-Şanssızlığı

Şanssız olduğunu hayallerinin önüne tuğlalar örüldüğünü söyleyen Roesia’ya, Dr. Garip bey

Roesia’nın Ayağının Kırılması

Roesia sömestir tatili için Paristen ayrıldı. Dr. Garip bey hasretine dayanamayıp sınav kağıtları ile ilgili bir durumu bahane ederek bir mektup yazdı. Gelen cevapta ayağını kırdığını, bundan dolayı tüm tatili evinde geçirdiğini yazmıştı. Yaşadığı sarp dağlarla çevrili, eşsiz doğası ile köyünde… Dr. Garip bey bunu öğrenince acısını kalbinde hissetti.

*Sevmek bir anlamıyla muhatapta fani olmak demektir. Onun mutluluğu ile mutlu olmak, üzüntüsünü yaşamaktır. Ancak bu sevginin boyutu maddi sınırları aşarsa artık ruhsal alanda imkansızlar mümkün olur. Mesela sevdiğiniz kilometrelerce uzakta da olsa onun yaşadığı bir acıyı siz hissedebilirsiniz. …. (Annelerin evlat acısını hissetmesi, Hz. Yakup’un Yusuf’un gömleği)

UZAKTAN SEVMEK

Sömestir tatili çalışma için bir fırsattı. Akademik çalışmalarının yanı sıra Dr. Garip bey, The Hidden Masonic Templar’ın Fransadaki yapılanmasını araştırdı. Derin yapılanmanın sömürgelerinde nasıl bir oluşum içerisinde olduklarını öğrendi.

Akşamları uyumadan önce mutlaka Roesia’nın resmine uzunca bakardı. Onun bu hayattaki en uzun yolculuğu Roesia’nın yüzünde geçmişti. Saçlarından tenine, kulağından, benlerine, yanağına, burnundan, dudaklarına, kaşlarına, kirpiklerine oradan ahu gözlerine bakması hiç bitmesini istemediği bir kitabın sayfalarını okumak gibiydi. Bazen tüm gece ona bakar, sabah gün ağarırken uyurdu.

Öyle uzaktan seviyorum seni
elini tutmadan
yüreğine dokunmadan
gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
şu üç günlük sevdalara inat
serserice değil adam gibi seviyorum

Dr. Garip bey, Roesia’nın daha en az 1 yıl daha Fransa’da kalacağını zannediyordu. Hatta akademik çalışma yapmak için bir grup seçkin öğrenci ile çalışma başlatmıştı. Onlarla yaptığı derslere Roesia’yı davet etmek istiyordu. Bu sebeple bir ders çıkışı yarın kahve içmeye gelir misin? Seninle bir konuyu konuşmak istiyorum dedi. Roesia tabi, neden olmasın hocam dedi. Ancak içine bir kurt düşmüştü. Neden böyle özel bir davet almıştı. Yoksa pek ihtimal vermek istemediği, görmezden geldiği kendine karşı duyulan hisler gerçekten var mıydı?

Sonraki gün bir türlü bir araya gelemediler. Hediye olarak ona aldığı kitabı veremedi. Daha da kötüsü bir kaç gün geçince talihsiz bir olay yaşandı. Bir arkadaşı, Roesia’ya ihtimal vermek istemediği şeylerin gerçek olduğunu söyledi.

TALİHSİZ OLAY VE AYRILIK

Lüksemburg Bahçesi

İkili Lüksemburg Bahçesinde/Parkında buluştular. Roesia her şeye değen nazlı edası ile bankta oturmaktaydı. İki yana örmeyi sevdiği saçları bu kez hafif meltem esintisinde bukle bukle dalgalanıyordu. Saç örgüsünün her bir ilmeği Doktor Garip Bey’in kalbine atılmış aşkın kördüğümü gibiydi.
Roesia’nın doğal güzelliğine gölge düşüren makyajı yüzünde, yine ojelerini özenle sürmüştü. Neredeyse hiç çıkarmadığı 4 yapraklı yonca kolyesi boynunda, kulağında çiçekli küpeleri ışıldıyordu. Kendisine çok yakışan naif tenini belli eden kırmızı renkli bir elbise giymişti. Dr. Garip Bey bunu onun kızgın ruh haline bağlayacaktı. Ancak o hocasına kırgındı.

Dr. Garip Bey kendini tanımladığı; güven, sorumluluk ve dürüstlüğün simgesi mavi renkli kıyafetleri tercih etmişti. Ancak görüşme için gençlik yıllarında olduğu gibi uzun uzadıya hazırlanamamıştı. Gözlerinde mahcup bir eda vardı. Güleç yüzü solgundu. Elmacık kemikleri çıkık yanakları Roesia’yı görünce hemen kızardı. Mahzun bir çocuk edasıyla kelimeler boğazına düğümlendi. Nereden başlayacağını düşündü. Hayatında hiç bu kadar çaresiz kaldığını hissetmemişti. Sevgisini nasıl anlatacaktı. Üstelik aksi bir hadise ile bu aşk ortaya çıkmıştı.


İkili derin sessizlik içerisinde biraz otururlar. (Dr. Garip Bey, içinden -Ne bu hâl konuşsana demektedir.)

Neden sonra Dr. Garip Bey cesaretini topladı ve biraz yürüyelim mi? dedi. Roesia bir şey demeden ayağa kalktı, biraz şaşkın biraz asabi bir tavır takındı. Çünkü o, Dr. Garip Bey’in gerçek bir sevgi değil, gönül eğlencesi içinde olduğunu zannetmekteydi. İkili Seine Nehri’nin kenarında mavinin ve yeşilin her tonu içerisinde yürümeye başladı.

Seine Nehri

Bastile Meydanı’ndan Grand Palais’ye kadar aralarında şu diyalog geçti;

Roesia: Sizden hiç beklemezdim. Bunu nasıl yaparsınız? Ben gönül eğlencesi miyim?

Dr. Garip Bey: Hayır asla… Ne demek gönül eğlencesi. Sen benim için kelimelere dökülememiş en değerli eserimin mısraları gibisin. Rüyalarımın süsüsün. Hayallerimin gerçeğisin… Ben arkadaş kurbanıyım.

Roesia: Arkadaş kurbanıyım ne demek?

Dr. Garip Bey: İnan bana haberim yoktu. Arkadaşıma derdimi açtım, açmaz olaydım… Eğitimini tamamlayıp Paristen ayrılacağını zannediyordum. Belki de ben gidecektim. (Yüce yaratıcı bile kendini bildirmek için insanoğlunu yarattı. Bu masum sevgi de gizli kalmamalıydı.) Evet bilmeni çok istedim, seni bir daha göremem ve pişman olurum diye söylemek istiyordum. Ama böyle olsun kim isterdi ki… Bakmaya bile kıyamadığın birisini kim üzmek ister ki… Kazanmak isterken kim kaybetmek ister ki…

Roesia: Zaten benim kabul edemediğim de bu… Duyunca kulaklarıma inanamadım.

Dr. Garip Bey: Sen de takdir edersin ki bu istemle elde edilmemektedir. Elimde değil, ben bu hissin faili değil esiriyim… İnan bana zorla bir şey yapmış değilim, ilk andan beri içimde yanan hatta bastırmaya çalıştığım bir kor ateşti. Bir histi; fiziksel tesirleri ile ılık ılık içime akan, kalp atışlarımı hızlandıran, bedenimi terleten ruhsal olarak gönlümü okşayan, aklımı devre dışı bırakan… (Kimini Mecnun edip çöllere düşüren kimini Ferhat edip dağları deldiren, o histi işte, Aşktı)

Roesia: Yani elimde değil diyorsunuz. Diyelim ki öyle neden ben? Siz benim hocamsınız. Güzel bir diyaloğumuz vardı.

Dr. Garip Bey: Senden öğrendiğim bu hayatta insan kendine benzettiklerini/kendini bulduklarını seviyormuş; (aynı acıları yaşadığı, aynı şeylere gözyaşı döktüğü, aynı mutlulukları paylaştıklarını…). Sen benim ilk defa bir başkasında kendime rastlayışımsın. Yıllarca zihnimizde, kalbimizde bir portre çizeriz, bu portrenin (ona tam uyan) eksik kalan en değerli parçası sendin. İlk gördüğüm anda yaşadım bu duyguyu sende. Daha sonra baktım bana o kadar benziyorsun ki şaşırmamak elde değil. Sende kendimi buldum. Gönül kendine benzeyen gönüle akar ya

Üstelik bir hayatta kaç kişiye bu his hissedilir ki… Benim için yarım milyonda bir ihtimal… Fani dünyada gerçek bir aşka gönül vermekten daha önemli ne olabilir?

Roesia: (Kaşlarını çatarak) aramızda kaç yaş fark var biliyor musunuz? dedi.

Dr. Garip Bey: Bilmiyorum. Hiç de düşünmedim. İnsan aşık olunca yaşa bakar mı? Muhtemelen sen 20 ben 35, belki sen 35 ben 51 bilemiyorum. Bundan sonraki yıllarımızı bilemediğimiz bir dünyadayız. Ölümün olduğu, belki sen 3-5 yıl sonra yok olacaksın belki ben… böyle olunca ne önemi var ki. (Bu arada bu kadar zaman geçmiş mi? Ben o yılları kaybolan yıllar olarak saymaya hazırım. Zira bu vefasız insanlar (dünya) için feda ettiğim gençliğime; ‘değer miydi’ diyorum)

Roesia: Sadece bu mu? Biliyorsunuz bu his karşılıklı değil, ben sizin için hiç böyle düşünmedim.

Dr. Garip Bey: Evet her aşk karşılıklı değil, takılıp kaldığımız, bakmaya kıyamadığımız, sevmeye doyamadığımız kişiler başkalarının oyuncağı olmayı tercih edebiliyor. Realite bu kabul etmek gerekiyor. Ama sevgi emek ister. Bu sevgi de emek harcamayı sonuna kadar hak ediyor. Emek harcarız ama olmaz. Belki iki tanıdık olarak kalırız. Ama her zorlukta sonsuza kadar birbirimizin yanında oluruz/olalım. Ben bunu yapacağım.

Roesia: Sizin engelleriniz bununla sınırlı değil… Sizce ahlâki mi?

Dr. Garip Bey: Engelleri kendimiz oluştururuz… Kendimi 40 kez engizisyonda yargılamadım mı sanıyorsun? 4 kitabın hiçbirinde günah değil bu. Sadece masum bir Aşk… Peki sen söyle; yüzünde başka birinin göz izi yok zannederken, 50. adres olmak mı daha ahlâki? İnan ben böyle bir şeye asla razı ol(a)mam. Sevdiğimi kendimden kıskanırım. Bana kalsa bu acıyı yaşar mıyım? Her gün bir kez daha ölür müyüm? Ama gel gör ki gönle söz geçmiyor, aşka sınır çizilmiyor.

Roesia: Vazgeçin benden

Dr. Garip Bey: Ben sevdiğim hiçbir şeyden vazgeçmedim. (Ancak “bana düşen güzel bir sabırdır (Yusuf Suresi 83)” diyebilirim).

Roesia: Unutuyorsunuz yani

Dr. Garip Bey: Yarından tezi yok… Ben sana ne anlatıyorum nicedir. Unutmuyorum, unutamam ki sadece (hakkın hatırına) sabrediyorum, bekliyorum/bekleyeceğim…

Roesia sana söyleyemedim ama sen benim meçhul güzelimsin. Ben seni belki yaşın kadar sevdim. Seni görmeden yıllar önce resmini çizdim. Kömür karası saçlarını, ahu gözlerini, kızıl gonca dudaklarını, hatta mesleğini hayal ettim. Gençliğimde sana şiirler yazdım. Nice uykusuz gecelerimin sebebi sendin. Seni bulmak için aramadık şehir bırakmadım. Biliyorum inanması güç ama gerçek bu…

Bu sözler karşılığında Roesia, ne diyeceğini bilemedi. Kızmalı mıydı? Gülüp geçmeli miydi? Anlamaya çalışmalı mıydı? Beraber olmaları mümkün müydü? Biraz duraksadı. Yok öyle şey mi olur. Ne der el alem, ne der arkadaşlarım, ne der ailem… diye düşünüp, “gidiyorum” dedi. Dr. Garip bey arkasından bakakaldı. Zaman o an için durmuştu.

O gece hiç bitmek bilmedi. Dr. Garip beyin gözüne uyku girmedi. Üzgündü. Tüm gece konuştuklarını ve Roesia’yı düşündü.

Sonraki gün Dr. Garip bey, Roesia’nın evine bir erkeği girerken gördü. Roesia’nın kapıda yüzü gülüyordu. O an yaşadığı acının tarifi yoktu. Sırtından kalbine doğru bir hançer saplanmış gibiydi. Gözleri buğulandı. İlk an “Ne bekliyordum ki…. bu da geçer ya hu…” dese de o günden sonra üç gün hasta yattı. Sanki kendine ait en değerli bir şeyi kaybetmiş gibiydi. Canından can gitmişti. Doktor arkadaşı ziyaretine geldi. Kalp krizi geçirmiş olabilirsin, kendine dikkat et. Yıpratma kendini bu günler de geçer diyerek bir kaç ilaç yazdı.

Şehirden ayrılırken Roesia hüzünlüydü. Güzel anılar, dostlar ve zamanlar biriktirmişti. Artık sevdiği mesleği yapacak ve güzel günler görecekti. Dr. Garip beyi herhalde unutacaktı. Hem ona ne hissetmişti ki…

*İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de… Yollar ayrılsa da kalpler ayrılmamıştı.

II. BÖLÜM: SAVAŞ YILLARI, BÜYÜK SALGIN (1918-1920) VE ÖZLEM

Zorlu zamanlar zorlu görevler üstlenir insan. Açlık çeker, sıcak çarpar, nice ölümcül yaraları iyileşir… bir yere kadar bunların üstesinden gelir. Ancak özlem duygusunun acısı tarifsizdir.

Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı?

Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı? (Fuzuli)

*I. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan ancak İspanya’dan yayılmayıp ismi İspanyol Gribi kalan hastalık 20 milyon insanı hayattan aldı. O dönem ki insan nüfusunun %5’ine tekabül ediyordu. Hastalık baş gösterince Doktor Garip bey, o sıralar uzaklarda olan Roesia’ya bir mektup yazdı.
Başlangıçta bu özleme dayanabileceğimi zannetmiştim ancak olmadı, olmuyor… Sevdiğine özlem duymak ölümden de zormuş. Aramızda hasretlik acısı vardı. Savaş çıktı şimdi bir de hastalık girdi. Ne olur Roesia’m, kendine dikkat et… Sen benim Canımsın, Canımdan bir parçasın.
Sağlığına önem verirsin ancak herkes öyle mi (!). Biliyorsun incinirsen incinirim. Mutlu olursan mutlu olurum. Saçının bir teline zarar gelsin istemem. Beni ne zaman ararsan gelirim, nerede olursam gelirim, senin için gelirim.

Tarihin en hızlı yayılan hastalığı bu. Özellikle temiz olmayan çevrelerde ortaya çıkıyor, insandan insana salgın şeklinde geçiyor. 20-40 yaşındaki insanlarda ölüme sebep oluyor. Eğer boğazında yanma, solunum güçlüğü çekersen, yüzün kızıl kahve bir renk alırsa hemen hastaneye git.

Senin canın sağ olsun da (hiç istemesem de) ben sensizlik özlemini çekmeye razı olurum. Sevdiğim, Özlemim, Roesia’m…

***

III. BÖLÜM: VUSLAT

Vuslat olunca ayrılıktan korkmak gerek.

Vuslat! Ah! Ne efsunkâr bir kelime ne kutlu bir an!

Zaman! Ah zaman! Hem dost hem düşman… (Fuzuli)

Beni unutmadınız. Hep düşündünüz. Yıllar geçse de kalbinizdeydim. Üzgün olduğum zamanlar dualarınız imdadıma yetişti. Özür dilerim sevginizi hafife aldım. Siz beni gerçekten sevdiniz.

Dr. Garip Bey: Evet, hem de başka hiçbir kimsenin sevmediği, sevemiyeceği kadar. Ben seni yüce yaratıcıdan bir hediye… bir Nimet gibi sevdim…

Roesia: O zaman düşünmek istiyorum. (Bu sözü ettiğinde hafif bir tebessüm etti gamzesi çıkarken Dr. Garip Bey, “bir gülüşün ölmem için yetecek” diyemese de bunu derinden hissetti. O tebessüme Paris sokakları eşlik etti.)

Dr. Garip Bey: Düşün bence, ben hep düşünüyorum zira belki bu senin için bir fırsattır… Tut elimi hiç bırakma. Yüzünden nurun kalbinden merhametin daha fazla alınmasın. Bu bataklıkta kaybolup gitme, 4 yıl önceki halinde değilsin, bunu sen de biliyorsun… Kaybolma, her şeyini kaybetme… Başta söylediğim gibi emek harcayalım (belki olmaz) ama birbirimizi kaybetmeyelim, birbirimizi bulalım…

Hafif bir yağmur çiselemeye başlamıştı. Şemsiyesini açtı.

Vuslat (Kavuşma)

Dr. Garip Bey çantasından son kitabını: “Adı Aşktı” çıkardı. Bu kitap ‘senin için’ diyerek hediye etti. Onun için “Milyonlarca göz eserimi okuyacak na âlâ, ben bir tek senin ahu gözlerini ararım” yazmıştı.. Roesia’nın kalbindeki buzlar erimişti. En kısa zamanda okuyacağım dedi gözleri gülerek…

Sarılarak vedalaştılar. Bu bir veda değil Vuslattı…

Dr. Garip bey, Roesia’nın nazlı nazlı yürüyüşüne aşkla bakarken, Roesia içinden; “bana ne kadar içten sarıldı, kalbini kalbimde hissettim. Kaybolan yıllarımıza yazık…” dedi.

Piknik

Dr. Garip bey bir kucak dolusu gelincik ve gül ile belirdi.

İlk önce kulağının arkasına bir gül takıp, dizlerine başını koydu. Saçlarına dokunarak: “bir ömür seni sevmeye yetmez ki… Böyle 1000 yıl ahu gözlerine bakmalı, gülüşünde kaybolmalıyım Sevdiğim, Özlemim, Roesia’m.

Birbirimizi Bulalım

Sırat’tan incedir sevda köprüsü 
Beraber geçelim tut ellerimden. 
Niyet ak güvercin, vuslat gökyüzü 
Beraber uçalım tut ellerimden.

Gönüldeki birlik kalkandır dışa 
Aldırma ayaza, yele, yağışa 
Giden ilkbahara, gelecek kışa 
Beraber göçelim tut ellerimden.

Birleşmek üzredir şafakla gurûp 
Korku beklenilmez kapıda durup 
İster zehir olsun, isterse şurup
Beraber içelim tut ellerimden.

Çağır hayallerin en ötesini 
Yakından duyarsın aşkın sesini 
Sonsuz mutluluğun penceresini 
Beraber açalım tut ellerimden.

Hatırla kaybolan hatıraları 
Elmastan ışıklı, altundan sarı 
Zaman tortusundan işte onları 
Beraber seçelim tut ellerimden.

Şüphe “başlangıç”tır, karar “nihayet”
Zamanı zamana etme şikayet 
Kaçmak kurtuluştur diyorsan şayet 
Beraber kaçalım tut ellerimden. (Abdurrahim Karakoç)

***

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır. (Sezai karakoç)

***

Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım

O mücella çehreni izleseydim ebedi,

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım. (Nurullah Genç)

İlahi Aşk

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma dermân kim helâkim zehri dermandadır.

«Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidâdı var.
Aşık-ı sadık benem, mecnunun ancak adı var.»

İlm kesbiyle pâye-i rif’at, arzû-yı muhâl imiş ancak.
Aşk imiş her ne var âlemde; ilm bir kıyl ü kâl imiş ancak.

«Ger derse Fuzûlî ki “güzellerde vefâ var”
Aldanma ki şâir sözü elbette yalandır»
.

Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl aşina beni.
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüda beni.(Fuzuli)